Mesele İzmir'i almak değil, İzmir'in gönlünü almaktır...

Haberin Devamı

Dünyanın en büyük araştırma şirketlerinden Pew tam 39 ülkede Müslüman araştırması yapıyor...

Dev araştırma şirketinin kamuoyu yoklaması yaptığı ülkelerden biri de Türkiye...

Araştırma sorularının en önemlilerinden biri; “Din sizin için ne kadar önemlidir?..” sorusu...

Buna cevap veren katılımcıların yüzde 67’si “din hayatımda çok önemli” diyor...

Bu cevap Türkiye’deki her üç kişiden ikisi için “dinin hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor...”

Türkiye Müslüman sünni çoğunluğun yaşadığı bir ülke...

Kabaca bir varsayımla “dinin hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu söyleyen 3’te 2’lik kesimin ezici bir çoğunluğunun sünni Müslüman” olduğunu söyleyebiliriz...

***


Araştırmaya katılanların yüzde 84’ü Ramazan’da oruç tuttuğunu, yüzde 72’si zekat verdiğini söylüyor...

Bu rakamların gösterdiği gerçek şu...

Türkiye’de din kimsenin yabana atamayacağı, duyarlılıkları es geçemeyeceği, ‘din’e rağmen politika yapamayacağı bir olgu...

Ancak bu işin görünen yüzü...

Meselenin iktidar partisi olarak AKP açısından taşıdığı çok daha önemli mesajları var...

AKP dini değerlere öncelik veren, muhafazakar bir parti...

Yüzde 67’sinin “dini hayatında çok önemli bir yerde” tuttuğunu söyleyen toplumda, demokrasinin engelsiz ve doğal işlemesi her zaman AKP gibi muhafazakar bir partiyi en avantajlı konuma getirir...

Türkiye’nin sosyolojik yapısı, AKP gibi partileri baştan büyük bir demokratik avantajla 2-0 önde yarışa sokar...

***


Konunun özü tam da burada...

Çoğunluk esasına dayanan demokrasilerde, AKP gibi partilerin yenilgiye uğraması, bir başka parti tarafından geçilmesi, iktidardan düşmesi çok zor gerçekleşir...

Toplumun ezici çoğunluğunun “duyarlılıklarına paralel hareket etmesi” AKP’yi doğal olarak avantajlı kılıyor... Bu durumda AKP’nin önündeki mesele, yüzde 67’ye ne kadar onlardan olduğunu göstermek değil, yüzde 33’e “Siz benim iktidarımda hiçbir sorun olmadan yaşayabilirsiniz” demekte...

Toplumun azınlıkta kalan üçte birlik kısmını rahatlatmakta...

Onların oyunu alıp, daha yükseklerde bir çıta oluşturmak için değil...

Geride kalan üçte birin bütünüyle rahatlamasını sağlayarak, onların varlıklarını, yaşam standartlarını, istikballerini ve güvencelerini her şeyiyle garanti altına aldığını göstererek, “demokrasiyi kesintisiz ve tam oturtabilmek için...”

***


Demokratik açıdan, yıkılmayacak bir doğal oy tabanına sahip olan iktidar partisinin meselesi yüzde 67’ye ne kadar onlardan olduğunu göstemek değil artık...

Geride kalan yüzde 33’e bu demokraside eksiksiz biçimde yaşayabileceğinin güvencesini sunmaktır...

Birkaç gün önce orta yaşın üzerinde, sosyo ekonomik düzeyi orta sınıfın üstünde olan orta yaşlı bir karı koca yanıbaşımda sabah kahvaltısı ediyorlardı...

Kahvaltı ettiklerine göre, Ramazan’da oruç tutmayan yüzde 16’lık küçük azınlığın içindeydiler...

Söz döndü dolaştı bir ara Turgut Özal’a geldi...

Uluslararası şirketlerde genel müdürlük yapmış hanım şöyle dedi:

-”AKP, Turgut Özal gibi davransa, biz zaten ona karşı olmayız...”

***


O hanımın algısının değişmesi Türkiye’nin çağdaş demokrasisinin oturması için gereklidir...

Yüzde 33 kendisini rahat ve yaşanabilir bir ülkede gelecek kaygısı olmadan çoluğuyla çocuğuyla kaygısız yaşayabileceğine inandığı gün, AKP’nin önündeki en önemli bariyer yıkılacaktır...

Sorun İzmir’i almak değil, İzmir’in kalbini kazanmaktır...

Bu olay oy oranıyla ilgili değildir...

Yüzde 67’yle de bir bağlantısı yok...

Yüzde 33’te kalanların, yani azınlıkta olanların, çağdaş bir demokraside eksiksiz ve risksiz yaşadıklarına inanma meselesiyle ilgili...

Demokrasi çoğunluğun hakkıyla temsili...

Azınlığın sorunsuz ve risksiz yaşama hakkının olması meselesidir...

Mesele İzmir’i almak değil, İzmir’in gönlünü almaktır...

*****


FOÇA TERÖRÜNÜN ARKASINA SAKLANIP ELLERİNİ OVUŞTURANLAR MERT DEĞİLLER...

Ülkenin iktidarını ya da tuttuğum kulübün yönetimini beğenmediğim çok oldu...

Hayatımın büyük bölümünde “iktidardaki partilere oy atmadım” ben Türkiye’de...

Keza hayatımın önemli bir bölümünde, kulübüm Beşiktaş’taki yönetimlerin kararlarını ve idare şekillerini de benimsemedim...

Ancak geçmişe baktığımda görüyorum ki;

Ne Türkiye’yi ne de Beşiktaş’ı idare edenler kötü duruma düşsünler diye, Türkiye’nin veya Beşiktaş’ın kötülüğünü istemişim...

Beşiktaş kulübünün yönetimindeydim...

Dört kişi aynı anda ancak ayrı ayrı istifa ettik yönetimden...

İstifa eden yöneticiler, genelde uzun bir süre takımlarının maçlarına gitmezler...

Yönetimi protesto ettiklerini göstermek istediklerinden, tavır aldıklarını anlatmaya çalıştıklarından, kendilerine yönelik bir tribün protestosunda zor duruma düşmek istemediklerinden...

***


Bir kısmı da yönetimden ayrı düştüğü için dipten dibe, takımın başarısız neticeler alıp, yönetimin yolcu olmasını dilerler...

Beşiktaş yönetiminden ayrıldığım günün ertesindeki hafta, tribünde Şeref Tribünü’nün hemen yanıbaşındaki kombine yerimde maçı izliyordum...

Altı ay sonra, hiçbir şey olmamışcasına yeni kombinemi de aynı yerden almak için rezervasyon yaptırdım...

Niye?..

Çünkü beni yönetimler ilgilendirmez...

Kulübüm ilgilendirir...

Keza beni iktidarlar ilgilendirmez...

Türkiye ilgilendirir...

***


Bu çerçevede, Foça’da terör örgütünün silahlı saldırıları iktidarı zayıf düşürmeye çalışmaktan maada “Türkiye’yi zayıf düşürmeye yönelik saldırılardır...”

Kimse kusuruma bakmasın...

Hiç ellerimi falan ovuşturmam...

Ellerini ovuşturanlara da “utançla” bakarım...

Ülkeni veya kulübünü sevmek, iktidarları ve yönetimleri sevmek anlamına gelmez...

Seversin veya sevmezsin...

Ancak terör örgütünden veya yenilgilerden medet ummak ayıptır...

Terör saldırılarının arkasına saklanıp, ellerini ovuşturanlar mert insan

sayılamazlar...

*****


‘ŞU ANDA BİR İLİŞKİYE GİRMEKTEN NEFRET EDİYORUM...’

“Bir keresinde bir kadına ‘Şu anda bir ilişkiniz var mı?’ diye sordum...

O da yanıt olarak; ‘Bir ilişkim olduğunda kendimden nefret ediyorum... Hiç ilişkimin olmamasını tercih ederim’ dedi...

Kendi kendimize ‘Hayatımı sabote eden parçamı bulup iyileşene kadar ben oraya gitmek, kimsenin ilişki anlamında ilgisini çekmek istemiyorum’ deriz...

İçimizin derinliklerine dalmak cesaret isteyen bir iştir...

Bunu başarana dek gerçek özgürlüğü ve huzuru bulamayız...

***


Böyle bir gelişim acı dolu olabilir...

Fakat bu hayati öneme sahip kaçınılmaz bir süreçtir...

Duygusal acılar tıpkı fiziksel acılar kadar önemlidir...

Bir bacağınızı kırıp hiç acı hissetmediyseniz, kırığın yeniden yapılandırılması gerektiğini nereden bileceksiniz?..

Fiziksel acı vücudumuzun konuşma dilidir...‘Buna bak... Bunu önemse... Buna dikkat et...’ demek ister...

Bu duygusal acı için de geçerlidir...

Doktora ‘dizimde kırık var’ dediğinizde, ‘Şu dirseğe bir bakalım’ demez...

Tanrı katında da böyledir...

Hem insan hem de ilahi doktor sizi yargılamak için değil, iyileştirmek için oradadır...

Ancak Tanrı ona bilinçsiz olarak gönderdiğiniz mesajları almayacaktır...”

(Marianne Williamson’un Sadece Işık Karanlığı Dağıtabilir isimli çalışmasından)

DİĞER YENİ YAZILAR