Dün yüzmeyi öğretmeye çalıştım çocuklara...

Haberin Devamı

Yaz ne kadar da acımasız bir sertlikte geçiyor...

Ölümlerden tutuklu dünyalardaki haykırışlara, mitinglere bulaşan kandan evlatlarını uyuşturucu batağında kaybeden dünya ünlüsü babalara kadar, cehennemi bir sıcağın cehennemi bir yaza egemen olmasını izlercesine izliyorum hayatı...

Oysa benim mütevazı hayat planlarımda ne ölümlere kadar gidecek bir “ihtiras”, ne kan dökmeye varacak bir tutku, ne de cehennemi sıcağın cehennemi ihtiraslarına yelken açacak bir halet-i ruhiye var...

Çocuklarıma yüzme öğretmeyi planladım kendime ben...

***


Onlara bir yüzme hocası eşliğinde yüzmeyi öğretmeye çalışırken, kendi yüzme öğrendiğim günler geldi aklıma...

Kendi kendime, ancak biraz da zorlanarak öğrenmiştim yüzmesini...

7-8 yaşlarındaydım...

Daha küçük yaşlarda boğazın derin, akıntılı, dipsiz sularında yüzmekten çekinirdim...

Bir yaz Bandırma civarında bir kampa gitmiştik...

O kumsalda denizle haşır neşir olmuş, yüzmesini öğrenmiştim...

Sonra kendimi Boğaz’ın derin sularına atar olmuştum...

***


Dün çocuklarıma yüzme öğretmeye çalışırken, hayatta “vermenin” ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu anlıyordum...

Sanırım çocukları çok fazla sevmemiz de o yüzden...

Verebileceğimiz ve verdiğimizde mutlu olabileceğimiz çok şey var çocuklarda...

Onlara bir şey öğretirken, yaşamadıkları bir duyguyu hissettirirken, bilmedikleri bir lezzeti hissettirirken, henüz tanışmadıkları bir özgüvene kavuşturuken, “hayata ve evrene katkı yaptığınızı” anlıyorsunuz...

Hayata katkı yapmak, evrenin enerjisini desteklemek ve “bir şeyler vermek”, “almak”tan çok daha mutlu ediyor insanı...

“Verme”nin mutluluk olduğunu bilen insanların çok olmadığını düşünüyorum dünyada...

Sonsuz bir “alma” duygusunun tatminiyle mutlu olmaya çalışıyor insanlık...

“Ego” denilen şey, almak için var, vermek için değil...

Ego ancak ilerde alabileceğin şeyler için vermeyi öngörüyor...

***


Dün iki saat ciyakladıktan sonra, yavaş yavaş yüzmeye başlayan miniklerin, bu yüzme dersi karşılığı bana ilerde ne vereceklerini bilmiyorum...

Muhtemelen hiçbir şey vermeyecekler, çünkü onlardan bir şey almak için vermiyorum bunları...

Sadece “vermek” eyleminin vereceği mutluluğu yaşamak için “veriyorum...”

İlerde “ben size neler yaptım biliyor musunuz” diyeceğimi hiç sanmıyorum...

İlerde neler yaptığımı anlatmak için yapmıyorum ki bunları onlara...

Onlar mutlu olsunlar, hayata hazırlansınlar, yaşamda donanım kazansınlar diye “evrene katkının hazzını” duymak için yapıyorum bunları...

***


Çocuk ilerde bedelini alacağınız bir yatırım projesi değildir...

Çocuk hele kendi çocuğunuz, hayata size “en zevk veren duyguyla yani sevişerek kattığınız” bir varlıktır...

Doğa size, çocuk denilen varlığı, yaşamda alabileceğiniz en keyifli eylemle sevişmeyle sunar ki, evrene kattığınız o değerin kıymetini bilebilin...

Büyürken ona sadece verin...

Verdiğiniz şeylerin ilerde kendisi adına bir karşılık olacağını hiçbir zaman hissettirmeyin...

Öyle bir karşılık talep etmiyor evren çünkü...

Size yeni bir canlıyı yaşatmanız ve korumanız için, “görev veriyor” evren...

Dün yüzme hocasıyla bayağı uğraştık çocuklara yüzme öğretmek için...

Hatırlarlar mı kendi yüzme öğrendikleri günleri?..

O kadar küçükler ki, ihtimal hatırlamayacaklar...

Yüzme dersinden sonra, minik bir canlıya yüzmesini öğretmekten dolayı, kendimin ilginç bir şekilde canlandığını hissettim...

Dün spor yaparken, sanki ben de yeniden yüzmesini öğreniyordum...

*****


EŞİ YÜZÜNDEN PERİŞAN OLAN KADIN...

“Eşi yüzünden perişan olmuş bir kadın, kocası için şunları söylüyordu: ‘Kocam sürekli alkolden kurtulmak için kliniğe yatıp, sonra tedavi bitmeden geri dönüyordu...

Bu tür programlar bazen bir süreliğine işe yarıyordu...

Ancak ayık olduğu zamanlarda bile sefil bir adamdı...

O beladan kendini uzak tutmak için sürekli kendisi ile savaş halindeydi...

Hep tetikte olmak zorunda hissediyordu kendisini...

Alkole yeniden başlamaktan çok korkuyordu...

Ne kadar çok savaşırsa, o kadar çok bitkin düşüyordu...’

Ve sonuç kaçınılmaz oluyor; bağımlı koca geçici zaferini kutlarken, ‘gölge’ onu sinsince takip ediyor, onu yoruyor ve alt etmek için en uygun zamanı kolluyordu...

Bir keresinde bağımlılıktan kurtulma çabaları esnasında, kocası komaya girmiş, gece terlemeleri, sayıklamaları ve sancıları dayanılmaz hale gelmişti...

Eşi hemen doktora koşarak onun bu acılarını dindirebilecek bir ilaç istemişti...

Doktorun cevabı ilginçti:

‘Bırakın dibe vursun... Bu onun tek gerçek kurtuluş ümidi...

Onun bu süreci daha az acıyla atlatmasını sağlamak, ona yardım etmek olmaz...’ demişti...

***


Siz ve ben bu tavsiyeyi acımasızlık olarak niteleyebiliriz...

Aslında dibe vurmak bu tür bağımlılıktan kurtulma süreçlerinde kaçınılmaz bir durumdur...

Bu hayati bir risktir...

Çünkü ‘gölgenizin’ yaptığı blöfü yutarsanız, kendi kendinizi yok etme sürecini de başlatmış olursunuz...

Bağımlı ve ‘gölge’ enerjisinin etkisi altındaki kişi, bir yanılsama sisi içinde hapsolur...

Dibe vuruş, ‘en tehlikeli durumu göstererek’ sis perdesini aralamaya başlar...

Bu sancılı süreçte ‘bağımlı ya da korku duyan kişi’ realist bir şekilde düşünmeye başlar...

‘Ben bağımlılığımdan daha güçlüyüm... Her şeyimi kaybetmek istemiyorum...’ diye...

Korku yenilebilir...

Her şeyin açık ve net görüldüğü bu anlarda iyileşme gücü, temizlenme isteği kendiliğinden gelir...

Kişi kendisini yok eden büyünün etkisinden kurtulmaya başlar...

Bunun ne kadar aptalca olduğunun bilincine varır...

Temizlenme aşamasında, kişilik dağılmış parçalarını toplar...

Yeniden bir bütün olur...”

(Deepak Chopra’nın Gölge Etkisi kitabından)

*****


“HER ŞEY GÖZLERİMİN ÖNÜNDE GERÇEKLEŞTİĞİ HALDE NİYE SİNEYE ÇEKTİM Kİ?..”

“En aptalca hataları kendime rağmen yaptım... Her zararı, her şey apaçık biçimde gözlerimin önünde gerçekleştiği halde sineye çektim... Bütün önemli olaylarda, kendime itaat etme, irademin sözünü dinleme gücüne sahip olsaydım, acaba yaşamımdan kaç talihsizlik, kaç felaket eksik olurdu?..” diyor Alexander Herzen...

Narodnizmin kurucularından, iki kez sürgün yemiş ünlü bir Rus düşünürü ve edebiyatçısıydı Alexander Herzen...

Onun hayatından bir kesiti okurken, Pazar günü sizler için önemli bulduğum şu sözleri dikkatimi çekti;

“Neden daima itilip kakılmama izin verdim ki?..

Uysallığımın nedeni çocukça bir utanç ve çoğu kez karakterimin dostluk ve sevgi düşkünü iyiliğinden kaynaklanan bir tezcanlılıktı...”

***


Yaşadığın çağın en ünlü düşünürlerinden biri olmak, bir küçük burjuva ideolojisi olan Narodnizmin kurucularından sayılmak, Rus çarı tarafından iki kez sürgün cezasına çarptırılacak kadar önemli bir devrimci demokrat olmak, insanın kendisini “itilip kakılan bir uysallığın pençesinde, her şey gözlerinin önünde gerçekleşirken onları sineye çekmekten başka bir şey yapamayan bir aptal gibi” hissetmesinin önüne geçemiyor demek ki...

Alexander Herzen’in itiraflarını kaleme aldığı kitabı, yazarın ne kadar dürüst ve kendine karşı açık bir bilgelikte olduğunu gösteriyorsa da, büyük başarılara imza atmış kişilerin, “temel kişilik problemlerinde ne kadar öksüz olduklarını” da anlatıyor...

Kitapların ve hayatların arasında kaybolmak Pazar gününüzü soluklandırır diye düşündüm...

Ben öyle yapmaya çalışıyorum...

DİĞER YENİ YAZILAR