Galatasaraylı dostlara cevabım...

Haberin Devamı

Dünkü yazımdan sonra, bazı Galatasaraylı okuyuculardan dost mailler aldım...

Hepsi de “Bunları söylemekte haklısınız... Fakat Ali Sami Yen yapılırken, İnönü’yü vermeyen ve Olimpiyat Stadı’nın soğuğuna bizi mahkum eden Beşiktaş yönetimine de aynı tepkiyi veriyor musunuz?..” diye soruyorlar...

Alınmasınlar fakat, sordukları soru çok komik bir soru...

Benim hala durumdan vazife çıkartıp “Galatasaray Başkanı’na çakmak için fırsat kolladığımı” zanneden, garip bir bakış açısının tezahürü...

Onlara şöyle söyleyeyim...

O zamanlar gazetede köşe yazmıyordum...

Fakat bulunduğum her ortamda, Galatasaray’a İnönü Stadı’nın tahsis edilmesinin futbol açısından bir zaruret olduğunu söyleye geldim...

***


Başka ne olabilir ki?..

Futbol, kader birliği yaptığımız ortak heyecanın adı...

Siz benim, “Arena Stadı’nı Galatasaray futbolun kardeşliği adına nasıl Beşiktaş’a altın tepside vermez” dediğimi görüp, İnönü Stadı’nda yapılanı tasvip edeceğimi mi düşünüyorsunuz?..

Siz benim gerçekten bu kadar zavallı bir fanatizmin kör kuyusunda mı yeşerdiğimi zannediyorsunuz?..

Yazık böyle düşünmenize, düşünebilmenize...

***


Elbette ki İnönü Stadı zamanında Galatasaray’a verilmeliydi...

Onu vermeyen ve yokuşa süren Beşiktaş yöneticileri tarihi bir ayıp sergilemişlerdir...

Futbol adına...

Onun ruhuna...

Benim üzüldüğüm, Galatasaraylı bazı dostların, benim bundan Beşiktaş-Galatasaray rekabetinden haksız yere Beşiktaş’ı kayıracağımı sanmaları...

Siz beni de şimdiki tavrımı da çok yanlış tanımışsınız arkadaş...

Zamanın Beşiktaş yönetimini futbolun ruhuna aykırı o hareketinden ötürü ayıplıyorum...

Bugünün Galatasaray Başkanı ve bazı yöneticilerini yaptıkları hareketlerden dolayı ise ayıplamıyorum...

“O stada gitmesin” diyorum Beşiktaş, kulübün yönetimine...

Gitmesin ki, Galatasaray’ın bugünkü yönetimi kendi ayıplarıyla baş başa kalsın...

Futbolun ruhunu bilmeyenler, kendi ayıplarıyla kendi vicdanlarının ortasında kalsınlar...

Bende bu konuda herhangi bir kayırma olabileceğini düşünmek bile ayıp ve utanç verici...

*****


30 YIL ÖNCE BERLİN’E GİDERKEN...

Dün hayatımın dönüm noktalarından birinin 30. yıldönümünü yaşadım...

Hayatın kırılma anlarından birinin, makas değiştirdiği bir güzergahın yıldönümü günlerinden biriydi dün...

30 yıl önce, yepyeni bir hayata yelken açıyordu genç bir gazeteci...

Aşıktı...

Aşık olmasına karşın, aşkını memlekette bırakıp, yıllarca hayalini kurduğu gibi Avrupa’nın bir megapolünde gazetecilik eğitimi almaya gidiyordu...

Sevgilisini geride bırakmakla, uluslararası bir merkezde gazetecilik eğitimi almanın albenisi arasında sıkışıp kalmıştı yüreği...

***


22-23 yaşlarındaydı...

Berlin’de Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’nde, gazetecilik eğitimi alacak, döndüğünde Milliyet gazetesinde bu eğitimin semerelerini verecekti...

O günlerde pırıl pırıl bir mesleki kariyer onu bekler gözüküyordu...

Yaşı o uluslararası bursu alabilmek için genç kalmıştı...

24 yaşından küçükleri, 30 yaşından büyükleri almıyorlardı...

Bir iki yaş küçük olmasına rağmen, okula kabul edilmişti...

İstediği eğitimi alacak, Berlin’de keyfince yaşayacaktı...

***


Ne ki hayat insana en istediği şeyi, en istediği zamanda ve biçimde vermez...

En istediğiniz şey olduğunda, en istediğiniz durumda olmadığınızı fark edersiniz aniden...

Berlin’e huzursuz gidecekti genç gazeteci...

Birkaç ay önce görüp de vurulduğu genç kız arkadaşı arkada bırakmayı, bir türlü içine sindiremiyordu...

Aklı geride bırakacağı sevgilisinde kalacaktı...

Yepyeni bir hayat başlıyordu...

Etkileri 30 yıl boyunca sürecek yepyeni bir hayat...

Yepyeni ve ilk büyük aşk, ilk büyük kariyer patlaması, evden kopuş, yeni bir ev, yeni bir dünya, yeni baskılar, yeni kırıklıklar...

Her şey yepyeniydi...

Her şey üzerine gelecek ve bazıları taşıyamayacağı kadar baskılarla doluydu...

Büyük fay kırıklıklarını, o sıralarda yaşadı...

***


Dün denize bakarken, denizin olağanüstü huzursuz ve kıpırtılı olduğunu gördü gazeteci...

30 yıl öncesinin bir Ankara öğleden sonrası gözünün önüne geldi...

Uçak yavaş yavaş hareket ediyordu Esenboğa’dan...

Geride bıraktığı sevgiler, gitmeyi hayal ettiği pırıltılı dünyalar, iç huzursuzluklar ve yaşanan büyük fay kırıklıkları arasında, tıpkı dünkü deniz gibi, kıpırtılı ve huzursuz bir görünümü vardı...

Uçaktaki koltuğa oturduğunda, uzun zaman kimselerle konuşmak istememişti...

Ancak 30 yıl geçti o günlerle mütevazı bir iç hesaplaşma yaşayabilmesi için...

Minik dalgaların hareketi gibi, sessiz ve kıpırtılıydı bu hesaplaşma...

Sakin ve istikbale matuf...

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...

ZAYIFLIKLARINIZIN YOK OLACAĞI AN...

“Farkında olmadığınız bir zayıflığınızı asla ortadan kaldıramazsınız...

Olumsuz bir alışkanlığı ortadan kaldırmanın ilk adımı onun farkında olmaktır...

Değiştirmek istediğiniz bir alışkanlığın farkına vardığınızda, onu daha faydalı bir yenisiyle değiştirme yoluna girmiş olacaksınız...

Tıpkı gölgelerin ışığa çıktığı zaman kaybolması gibi, kişisel farkındalığınızın ışığına çıkmış zayıflıklarınız da yok almaya başlayacaktır...

Robin Sharma”

DİĞER YENİ YAZILAR