Haberin Devamı
Yıllar olmuştu sigarayı bırakalı...
Bir gün yaşam koçu dostlardan biriyle uzun bir çalışma yapıyordum...
Aniden söyledi o sözü bana;
- “Sigara içmenin altında kendini sevmeme ve kendine zarar verme dürtüsü yatar... Zarar verme dürtüsünün verdiği gizli bir haz duygusu vardır sigara eyleminde...”
Dün bir kız arkadaşımı gördüm...
Cumartesi gecesi sigarayı bıraktığını söyledi bana...
Eczaneden, “sigara bıraktıran sigaralardan” alıyordu...
Ona, sigara içmesinin altında yatan esas nedenin “kendisini sevmemek ve kendi vücudundan gizli gizli intikam almak olduğunu” söyleyemedim...
Yeni bırakmıştı sigarayı ve “iradesiyle” çözeceğini düşünüyordu bu meseleyi...
Oysa sigarayı bırakmak “esasen bir irade sorunundan önce, bir kendini sevme sorunudur...”
Sigaradan aldığı beyaz dumanın, ciğerlerine yapacağı katran dolu etkiyi fark edemeyecek herhangi bir insan yoktur...
Ne ki insan, bilinç altında kendisini sevmiyorsa, ailevi genetik, çocuklukta şartlanmalarla insandaki kendine yönelik kişisel sevgiyi geliştirmemiş, tersine tıkamışsa ciğerlerden alınacak intikam psikolojik panzehirdir...
Hayata acı çekmek için geldiğine inanan insanlar da var...
Onlar da bilinçaltında “kendilerini sevmiyorlar ve acı çekmenin kendileri için gerekli olduğuna inanıyorlar...”
Çocukluk çağında bilinç altına şırıngalanan ve “öğrenilmiş çaresizlikler” dediğimiz bu olaylar bilinç altından silinmeden, sigara ya da fiziksel zarar veren eylemlerden kurtulmak mümkün olmaz...
Kendinizi gerçekten sevmeye başlarsanız, içtiğiniz sigara, sizi içerken rahatsız etmeye başlar...
Sigarayı bırakma kararı, bir zorunluluktan değil, kendinize yönelik bir sevgi ve beğeniden kaynaklandığında, kalıcıdır...
Bunu söylediğim ağır tiryaki olan bir dostum “ne demek kendimi sevmemek” diye terslemişti beni...
- “Elbette kendimi seviyorum... Niye sevmeyeyim ki kendimi... Üstelik çok da beğeniyorum kendimi...”
Ona kendini beğenmeyle, kendini üstün görmeyle, kendini bilinç altında sevmenin çok farklı şeyler olduğunu, hatta birbirinin zıttı olduğunu anlatmaya çalışmıştım...
- “Hayatta yaptığın şeyleri beğenirsin... Ne kadar büyük zorluklarla nasıl baş ettiğini düşünür övünürsün... Kendinden ve yaptıklarından gurur duyarsın... Bu kadar zorlukla kimsenin başa çıkamayacağını düşünür, için için mutlu olursun... Ancak bunların hiçbiri senin kendini sevdiğini göstermez... Kendini sevmek, vücudunu sevmekle başlar... Vücudunu sevmeyen kendini sevemez... Çünkü vücut kendinin olduğunu düşündüğün ilk şeydir... İnsan kendini seviyorsa, kendinin olan şeyi sever... Ancak kendini gerçekte yeterince sevmiyorsa, kendinin olan şeyi sevmez, kendinden görmez ve özen göstermez...” demiştim...
Her davranışımızın altında on zeki soruyla geriye gittiğimizde “derinde yatan bir anlam” bulunur...
Mesele zekice sorularla, eylemin altında yatan kişisel nedeninizi bulup çıkartmak...
Sigarayı bırakmak mı istiyorsunuz?..
Hiç o konuyla ilgilenmeyin...
Dönün kendinize ve kendinizi sevmeye bakın...
“Seni seviyorum” deyin kendinize ayna karşısında defalarca...
İlk başlarda bunu kendinize söylerken utanacaksınız...
Söylemeye çekineceksiniz, kendinize “Seni seviyorum” demeye...
Niye çekiniyorsunuz biliyor musunuz?..
Çünkü kendinizi sevmekten utanıyorsunuz...
Çünkü gerçekte kendinizi sevmiyorsunuz...
Kendinizi sevmeyi ‘ayıp’ buluyorsunuz...
Muhtemelen çocuklukta size, büyüklerden birileri “kendinizi sevmenin ve bunu göstermenin pek doğru bir davranış modeli olmadığını” ima etti...
Bu öğrenilmiş çaresizlik sizde yer etti...
Bir ebeveyninizin model aldığınız davranışları, “kendinizi sevmemeyi, bu işleri önemsememeyi öğütlüyordu gizli gizli size...”
Bugün sigara tiryakisi olmanızın altında büyük olasılıkla bu nedenler yatıyor...
Dönün ve kendinizi ne kadar sevdiğinizi haykırın...
Bir gün boyunca değil, haftalarca, aylarca...
Kendinizi sevdikçe, içtiğiniz şeyden nefret ettiğinizi göreceksiniz...
İÇKİ HAYATTA ANLAŞILAMAYACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜN BİR YALNIZLIK DUYGUSUNDAN TETİKLENİR...
İnsan eğer gerçekte nasıl bir bütünün parçası olduğunun farkında değilse yalnızdır...
Çocukluk ve ilk gençlik yılları, yalnızlıklar ve anlaşılmamalarla geçmişse durum tehlikelidir...
Hayatta paylaşarak, karşılıksız ve önyargısız sevgiyle, içten ve samimi dostluklarla sorunlarını aşacağına inanamayan kişiler, “koyu bir yalnızlığın” içine düşerler...
O koyu yalnızlık içki isteğini tetikler...
Yalnızlık, olaylar karşısında ‘tek olma’ hali, kimsenin desteğini ve paylaşımını göremeyeceğini düşünme dürtüsü, insanda kendisine alkol ve uyuşturucu gibi “kendine arkadaş” maddeleri çağırır...
Alkol ve uyuşturucudan kurtulmanın temel dürtüsü “bugünden itibaren içkiyi bırakıyorum” gibi tekerlemeler değil, “hayatta yalnız olmadığını kendine ispatlayacağın ilişkiler ve ağlar kurmaktır...”
Hayatı bu çerçevede, beyninde oturtmaktır...
Hayatta ‘içinizin derinliklerinde yalnız’ olmadığınızı anladığınızda, alkol ve uyuşturucu sorununu çözersiniz...
Elbette önce, psikolojik olarak...
Gerisi bir irade sorunudur ve esasen irade, psikolojinin yanında basit kalır...
Ancak “içinizin derinliklerinde yalnız olmadığınızı çerçevelemek sandığınız kadar kolay bir olay değildir...”
Muhtemelen yalnızlığın altında çocukluk ve ilk gençlik yıllarından gelen, “kronik anlaşılmazlıklar, bir dost elin desteğini bulamamanın verdiği öksüzlükler ve takdir edilmeyen davranışlar” bulunur...
Alkolü ve uyuşturucuyu tetikleyen, “bir haz alma” merkezinden çok, “bir yalnız olmadığını hissetme, sorunları rahatça çözebildiğini görme ve kendini ispat etme” tutkusudur...
Alkol veya uyuşturucu bu duyguları geçici olarak sağladığı için, “bağımlılık” yaratır...
Haz alınan şey de, bu duyguları sağlamasıdır...
Derin yalnızlığı, anlaşılmamışlığı yok etmez, hayatınıza değer katacak şeyleri sokmazsanız, uyuşturucu veya alkol sorununu halledemezsiniz...
Uyuşturucu ve alkol meselesi de ilk aşamada bir irade meselesi değildir...
Önce olayı içinizde tetikleyen duyguyu bulma meselesidir...
Duyguyu bulduktan sonra, ondan aldığınız mazoşist keyif duygusunu yok etmeniz gerekecektir...
Değerli şeyler katarak hayatta yalnız olmadığınızı ve sizi anlayan insanların olacağına inanmalısınız...
O zaman rahatlayacak, uyuşturucu ve alkol bağımlılığının içinizde oluşan psikolojik köprüsünü yıkacaksınız...
OBEZİTENİN ALTINDA ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİKLER YATAR...
Herkes diyet yapıyor... Yaz geldi, bikinilerin, mayoların altında görünecek vücutları düzeltmeye, façayı yerli yerine oturtmaya çalışıyor...
Selülit tartışmaları gırla gidiyor...
Obezite “diyet endüstrisinin bol kazanç getiren hediyesi” olarak, türlü formüllerle zayıflama mucizeleri adı altında pazarlanıyor...
Diyet formüllerinin mutlaka sonuç verdiği alanlar var...
Ne ki hiçbir diyet formülü obezite sorununu çözmez...
Hiçbir obez de diyet yoluyla “obeziteden vazgeçemez...”
Obezitenin temelinde de çocukluk yaşlardan edinilen “öğrenilmiş çaresizlikler” yatar...
Gün içindeki eylemleri “yemek merkezli” şartlanmalarla yaşamaya alışanlar, ilerki yaşlarında da farkında olmadan “yaşamı yemek merkezli” ele alırlar...
“Öğlen yemeğinde akşam ne yiyeceğimi düşünüyorum” diyenlere çok sık rastlarız gündelik hayatımızda...
Obezite felsefesini bundan iyi tarif eden başka bir örnek yoktur...
Yemek merkezli bir yaşam felsefesi obezitenin temel nedenidir...
İkinci neden, değişik olaylar karşısında reaksiyonların yine yeme ve içme merkezli davranış modellerinden oluşmasından kaynaklanır...
Çokça, hayatta sporu yaşam merkezinin içine sokmamış ailelerin çocuklarında görülür...
Baba veya annenin şişman olduğu durumlarda, büyüyen çocuk için obezite yüzde 60-70 ihtimaldir...
Çocuk aile içinde gördüğü davranış biçimini modeller...
Başka bir şansı yoktur, bunu doğru kabul eder ve bunun adına “öğrenilmiş çaresizlik” denir...
Obeziteyi aşmak, kendi kendine “iradi olarak şunları şunları yemeyeceğim” demekle olmaz...
Obeziteyi çözmek, ancak “yemek merkezli olmayan yepyeni bir yaşam biçimi kurmakla mümkündür...”
Bu yaşam biçimi kurulduğunda, istediğinizden istediğiniz kadar yiyebilirsiniz...
Merak etmeyin obez olmazsınız...
Obezler, “her şeyi yiyen insanların nasıl olup da kilo almadığını” bir türlü anlamazlar...
Çok basittir oysa bunun nedeni...
Onların hayatı yeme merkezli değildir...
Her şeyi yerler ve zaman zaman fazla yerler...
Ancak gün gelir yemeyi hiç düşünmezler, hiç yemezler...
Çoğu zaman da çok az yemekle öğünleri geçiştirirler...
Hayatlarının merkezinde yemek sadece keyifli bir eylemdir...
Hayatın amacı değildir...
Yemeği hayatınızın amaçlarından biri olmaktan çıkarmadıkça ve yerine başka alternatifler koymadıkça, “uygulanan hiçbir diyet programı” sizdeki obeziteyi kalıcı olarak yok etmez...

