Ergin Ataman Galatasaray’a gidiyor!..

Haberin Devamı

37 yılın en büyük başarısının altına imza atmıştı Ergin Ataman, yönetici arkadaşı Şeref Yalçın ve basketbolcu oyuncularıyla birlikte...

Ne Avrupa’da ne Türkiye’de kupa bırakmadılar...

Tarih yazdılar...

Başarının resminin üzerindeki görüntü, altındaki imza oldular...

Ergin Ataman’ın şampiyon oldukları saniye Beşiktaş seyircisine dönüp iki eliyle “üç” diye işaret etmesi bir daha unutulmayacak...

***


Yıllar önce Fatih Terim de Galatasaray’da benzer bir başarıyı yaşamıştı...

Dört yıl üst üste şampiyon yaptığı takıma UEFA kupasını kazandırmıştı...

Türkiye yıkılıyordu...

Galatasaray camiası ayağa kalkmıştı...

Dün gibi hatırlıyorum, şampiyonluk kutlamasının yapıldığı kupanın havaya kaldırıldığı Ali Sami Yen’deki muhteşem kutlamayı...

Bütün seyirci ve tribünler ayağa kalkmış şarkılarla mesaj veriyordu Fatih Terim’e:

“Kal bu sene... Kal bu sene... Yaşanacak çok şey var bu sene...”

Çakmak çakmak gözleriyle tribünlere selam verişi gözümün önünde şimdi Fatih Terim’in...

Her nedense, “yapmak istediklerini artık yeterince yapamayacağına inanmıştı Galatasaray’da...”

Onbinlerce Galatasaraylı tribünden bağırıyordu:

“Kal bu sene kal bu sene yaşanacak çok şey var bu sene...”

Kalmadı...

Galatasaray’da, hakkının yeterince verilmediğine inanıyordu...

Başarılıydı...

Zirvedeydi...

Dünya onu izliyordu...

Fiorentina teklif etmişti...

Seri A’ya gidecekti...

Daha sonra ise sıranın Milan’a geleceğinin işaretleri vardı...

Gitti...

***


O sırada Fatih Terim’le Galatasaray’ın Avrupa kupaları maçlarıyla ilgili oradan oraya gidiyordum...

Kendi meslek kariyerimle ilginç bir kader birliği kurmuştum...

Biz de yıllardır televizyonculukta zirvedeydik ve bir türlü inmiyorduk...

Bana ve arkadaşlarıma da diğer televizyonlardan astronomik teklifler geliyordu, fakat benim elim bir türlü SHOW’dan ayrılmaya razı gelmiyordu...

Terim ayrıldığı sırada, çok geldi gitti içim...

“Ben de mi astronomik teklifleri kabul edip başka televizyona gitsem” diye çok düşündüm...

Ben kabul etmedim, o etti ve gitti...

Sonunda hepimizin macerası bir şekilde bitti...

Fakat bir şey var ki “Fatih Terim’in o gidişi, Galatasaray camiasının içinde kaldı...”

Söylenen o şarkıya rağmen Fatih Terim’in gidişi, bütün Galatasaraylılar’ın gönlünde bir yara oldu...

Hiçbir zaman Fatih Terim Galatasaraylılar’ın gözünde o krediyi sağlayamadı...

Bir şeyler kopmuştu...

O sökük 12 yıl dikiş tutmadı...

Fatih Terim gibi bir usta, Milan’dan apar topar gönderildi...

Fiorentina’da “kaderin garip bir tecellisi” Başkan’ın kaprislerine dayanamayıp sezonu bitiremeden ayrıldı...

Lucescu’nun yerine geldi, Galatasaray’da başarısız oldu...

Hülasa...

Üzerinden 12 yıl geçmesi gerekti Fatih Terim’in bir daha, elini kalbine götürerek Galatasaray taraftarıyla kucaklaşması için...

O kucaklaşma bile, 2000 yılındaki o muhteşem koronun yanında solda sıfır kalır...

Galatasaray seyircisine sorun...

Bugünkü Fatih Terim bile, o günkü Fatih Terim’in gönüllerdeki yerini alamaz...

Onun için bir daha Avrupa Şampiyonu olabilmek uğruna, terini katık yaptı kendisine...

***


Ergin Ataman, Beşiktaş basketbol takımını başarıdan başarıya koştururken, topu topu yıllık 400 bin dolar para alıyordu...

Galatasaray; Ergin Ataman’a neredeyse 2.5 katına yakın bir rakam önerdi...

800 bin euro...

Yaklaşık bir milyon dolara geliyordu...

Ergin Ataman sadece bu para için gitmeyeceğini söyleyecek...

Sponsor belirsizliğinden, basketbolcuların durumunun ne olacağını bilmediğinden dem vuracak ve gitmek zorunda bırakıldığını anlatacak...

Elbette gerekçeler haklıdır...

Fakat coach, “sorunları aşan, takıma kazandırdığı basketbolcularına liderlik ederek takımı ayakta tutan” kişidir...

Bunu yapmak zorunda hissetmeyebilir Ergin Ataman...

“Ben profesyonelim” diyebilir, “Galatasaray çok daha iyi koşullar teklif etti gittim...”

Elbette gidebilir...

Sevgili dostuma bir kuantum gerçeği söyleyeyim;

Hani var ya “Ergin Ataman... Ergin Ataman... Beşiktaş’ın çocuğu Ergin Ataman...” diye bağıran onbinler...

O enerji sevgili Ergin’in peşinden gider...

Tıpkı 12 yıl boyunca Fatih Terim’in peşinden gittiği gibi...

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...

“DÜNYADA YAŞARKEN ET-KEMİK-KABİR ŞARTLANMASINDAN KENDİNİ KURTARAMAZSAN...”

Eğer dünyada yaşarken, ‘et-kemik-kabir’ şartlanmasından bilincini kurtaramazsan, ‘ölüm’ denen olayla birlikte, işe yaramaz hale gelen madde bedeninle, ‘kabre diri diri konursun...’

Ki bu durumda ‘çifte mezar içinde hapis kalmışsındır...’

‘Hem benlik, hem kabir!..’

***


Öyleyse bize düşen, öncelikle yapmamız gereken, kendi gerçek varlığımızın ne olduğunu iyice kavramaktır!..

***


Neyiz, ne değiliz ne kadarız?..

Bunları çok iyi anlamak lazım...

***


Et-kemik-beden değiliz ama, et-kemik-bedensiz de bir şey yapabilmemiz mümkün değil...

Şayet et-kemik-bedenin ihtiyacı olan gıdayı vermezsek, o et-kemik-bedenin faaliyetleri ve girdileri ile yaşamına devam eden beyin, gerekli fonksiyonları icra edemez...

***


Halbuki ‘ölüm ötesi yaşamın’ kendisiyle devam ettiği ‘ruh’ adıyla bilinen bir tür ışınsal-astral beden, bilincini ve tüm girdilerini beyinden alır...

Öyleyse bedene gerek duyduğumuz ölçüde ihtiyaçlarını vermek zorundayız...

Ancak ne kadar?..

Beynimizin ihtiyaç duyduğu nispette!..

***


Beyin bilincin oluşturucusu, aracıdır...

Ancak sadece aracı olmayıp, inşa ettiği yeni bedene kendindeki özellikleri yükleyicidir aynı zamanda...

Sahip olduğu özellikleri ona kazandırandır...

***


Bunu bilerek bedenin ve dolayısıyla beynin hakkını, hakkıyla vermek gerekir...

Ancak bedene esir olmadan!..

Bedenin istek ve arzularıyla bilincimizi bloke etmeden ve kayıt altına almadan...

***


Eğer bunu gerçekleştiremezsek, burada bazı karışıklıkların içine düşersek, konuyu tam hakkıyla anlayıp, gereken çalışmaları yapmaktan geri kalırız...

Böyle bir geri kalışın getireceği zararlar da kolay kolay şu anda ‘idrak’ edilemez...

***


Ne zaman ki bu bedeni yitirir, bu ruhyapı içinde ‘yalnızca bilinç olarak’ varlığımızı hissederiz, o zaman neler kaybettiğimizi anlarız...

***


Ne var ki o zaman da iş işten geçmiş olur!..

Çünkü yitirdiklerimizi telafi imkanı kalmamıştır...

‘Ben’ ismiyle ve kelimesiyle işaret ettiğimiz ‘Öz’ varlığımız olan ‘nefs’imizin ne olduğunu, ‘bilinç’in ne olduğunu, gerçek özelliklerin neler olduğunu çok iyi kavramamız gerekir...

***


Eğer bunları kavrayabilirsek, o takdirde kavradıklarımızın gereğini yaşamak zorunda hissederiz kendimizi...

Ya onun gereğini hakkıyla yaşarız, hasılasını elde ederiz...

Ya da onun gereğini yaşayamayız, neticelerini de asla ve asla elde edemeyiz...

***


Çünkü;

‘Kim zerre kadar hayır yaparsa karşılığını elde eder, kim zerre kadar kötü iş yaparsa, onun da karşılığını elde eder...’

Çünkü;

Yaşam bir sistemdir...

Sistemde kesinlikle mazarete yer yoktur...

Bu sistemin içinde herkes sistemin şartları ve kurallarına göre kendini kurtaracak davranışları ortaya koyacak veya koymayacaktır...”

(Ahmed Hulusi ‘Tek’in Seyri’ kitabından...)

DİĞER YENİ YAZILAR