Haberin Devamı
Evrensel gerçeğe ulaşabilmek için;
“Devamlı araştır ve sürekli düşün...
Daima yeniye açık ol!..
Hiçbir konuda önyargılı olma...
Gerçeğini ve sistem içindeki yerini tespit edemeden hiçbir şey hakkında hüküm verme...
İnsanları yargılamak, onların dedikodusunu yapmak suretiyle zamanını sakın israf etme...
Önce içinde yaşamaya çalıştığın sistemi kavramaya çalış...
Sonra da adımlarını o sisteme göre uygun biçimde at...
Sana danışılmadığı sürece kimsenin işine karışma, akıl öğretme!..
Ehli olan zaten arar ve bulur...
Ehli olmayana ise akıttıkların, taş üstüne yağan yağmura benzer!..”
Değerli gerçekler;
“Pırlantanın değeri arttıkça, alıcısı az olur...
Bilimin seviyesi düştükçe, kalabalığı artar!..
Çokluk seni aldatmasın...
Herkese faydalı olmaya çalış, ancak gerçeğin ilmini de sakın ehlinden gizleme...
Sabırlı ol;
Bil ki her şeyin bir zamanı ve sırası vardır...
Bilinç boyutunda takdir edilmiş olanlar, kozmik boyutta yolculuğuna devam etmektedir ve madde boyutunda kesinlikle programlandığı biçimde ortaya çıkacaktır...
Bunu kimse önleyemez ve değiştiremez!..
Sana ait olanın sana ulaşmaması, sana ait olmayanın da sende kalması asla mümkün değildir...
Herkes layık olduğunu mutlaka bulacaktır!..
Ne eline giren için sevin, ne de seni terk eden için üzül...
Zira herkes kendi ortamı için var edilmiştir...
Emanet ortamda baki kalması mümkün değildir...
İsim, resim, şekil, biçim seni asla hedefinden saptırmasın...
Bil ki sen ya Evrensel gerçek için varsın...
Tek gayen Evrensel sırlara ermektir...
Ya da herhangi biri gibi bu dünyadan geçip gitmektir...
Önce hangisinden olduğuna karar ver, sonra da gereğince adımlarını atmaya başla...
Gerçeği hedef aldınsa, hedefine ermeden süren dolsa bile, hiç olmazsa adın o yolun yolcularıyla anılır ve dostların onlar olur...”
(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...)
37 YIL SONRA ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ!..
Dünya Liselararası Basketbol Şampiyonası’nda, Murat Didin’in son basketi çemberden dönmüş ve Kolej, Dünya Şampiyonluğu yerine dünya ikincisi olmuştu...
Orta okuldaydım...
O günlerden beri, basketbol maçının son saniyelerini eğer tuttuğum takım oynuyorsa, kolay kolay izleyemem...
Dün akşamki Beşiktaş Milangaz-Anadolu Efes maçını tam izlememek için, önce İngiltere-Fransa maçını izledim...
Ara ara maça bakıyor, yeniden futbola dönüyordum...
İngiltere-Fransa maçı bitince, yazılara gömüldüm...
Basket maçı bir taraftan devam ediyordu..
Ben yine yan gözle sanki tam maçı izlemiyormuş gibi yapıyor, gerilmemeye çalışıyordum...
Dua ediyordum ki, ilk üç aranın birinde, maç kopar, ben de son on dakikayı rahat rahat izlerim...
Ne mümkün...
On dakikalık her bölüm, ya kafa kafaya, ya da yarım basket, en fazla tek basket farkla atbaşı gitti...
Son dört dakikada, artık yazıları bıraktım...
Her şeyi bıraktım...
40 yıl önce orta okulda dayanamadığım bir basketbol maçının devamı imişçesine nefesimi tutup Beşiktaş Milangaz-Anadolu Efes maçını izlemeye koyuldum...
Bir takım tek bir sezonda bu kadar mı final oynar?..
Avrupa Kupası finalini oynadılar, Fenerbahçe’yle kupa finalini oynadılar...
Yetmedi Galatasaray, Fenerbahçe ve Anadolu Efes’le lig finalini yaptılar ve yedi maçlık final serisini 4-2 kazanarak şampiyonluğa ulaştılar...
Ergin Ataman, Şeref Yalçın, yönetici teknik adam işbirliğinin mucizevi örneklerini gösterdiler...
Elbette Erdoğan Demirören’in sağladığı maddi manevi destek, ibret vericidir ve Beşiktaş’ta sinerjinin bu camiayı nerelere getireceğinin göstergesidir...
Fikret Orman ve yönetimi, bütün gücüyle takıma, teknik kadroya ve eski basketbol şubesi sorumlusuna destek çıkarak bu başarıda pay sahibi oldu...
Fakat elbette en büyük pay o formayı alın teriyle, son raddesine kadar mücadeleyle Beşiktaş müzesine götüren basketbol takımınındır...
“Beşiktaş başarının altında imzası olan bütün bu isimlerle gurur duyuyor...”
BİR GÜN SİLAHLAR BIRAKILACAK BU ÜLKEDE ELBET...
Hayat hep kronik devam etmeyecek elbet bu ülkede...
Bir gün gelecek silahlar da bırakılacak...
Barış egemen olacak elbet bu ülkeye...
Bakın İstanbul; Londra ve Paris’ten sonra 11.6 milyon turistle Avrupa’nın en fazla turist çeken üçüncü kenti oluyor...
Roma’yı geride bırakıyor, Madrit’i, Berlin’i, Prag’ı, Barselona’yı...
Bunu tahmin edebilir miydiniz?..
Enflasyonun tek haneli rakamlara ineceğini de edemediğim gibi...
İhracatın 135 milyar dolar olacağını düşünemeyeceğim gibi...
Elbet bir gün, enflasyonun düştüğü gibi, ihracatın 135 milyar dolara patladığı gibi, İstanbul’un yılda 11.5 milyon turist çektiği gibi, “Kürt sorunu da çözülmüş olacak” bu ülkede...
AKP-CHP liderlerinin “Kürt meselesinin çözümü için beraber hareket etmesi” tarihi bir davranıştır...
Şimdi amaç Başbakan Yardımcısı’nın söylediği gibi, PKK’nın silahları bırakmasıdır...
Kürt vatandaşlarımızın Kürtçe’yi öğrenme hakkının verilmesidir...
Şimdi amaç, Kürt sorununun çözülmesi, silahların bir daha ele alınmamak üzere bırakılmasıdır...
Türkiye’deki bütün güçler Türkiye için el ele vermeliler...
Tarih onları “silahların bir daha geri gelmemesi için harcadıkları çabayla” anmalı...
Türkiye’de demokrasi nakıs...
Ülke hep bir umutsuzluk, karamsarlık ve mağrudiyetin oluşturduğu fasit daireyi kıramıyor bu doğru...
Ancak dairenin kırıldığı, özgürlüklerin ve mutlulukların geldiği alanlar da var...
Kürt sorunu da bu alanlardan biri olmalı...
Silahlar bırakılmalı...
Bunun ufak tefek işaretleri görülüyor ufukta...
Bütün kalpler bu amaca kitlenmeli...
‘TÜRKİYE TİPİ DEMOKRASİ TARZI...’
Marksizmden etkilendiğimiz günlerde Türkiye’deki az gelişmiş demokrasinin neden Batılı demokrasi standartlarında olmadığını sorduğumuzda, bu işin ustaları şöyle yanıtlardı soruları:
“Orada ekonomi çok gelişmiş... Belirli bir refah düzeyine erişmiş... Devrim olmasından nispi olarak korkmadıklarından, düzeni nispeten rayına oturttuklarından burjuva demokrasilerini geliştirmişler... Türkiye’de böylesine gelişmiş bir burjuva demokrasisi olmaz, çünkü ekonomik olarak gelişmemişiz...”
Böylesine derin bir siyasi analize yapacak bir şey yoktu...
Kafamda “Leninist proleterya diktatörlüğünü bir türlü kafamda oturtamayan” ben de susup kalırdım...
İçten içe, hep o Batılı ülkelerde “burjuva demokrasisi” denen ve bize bir türlü gelmeyen, demokrasiden sosyalistlerin bile proleterya diktatörlüğünü anladığı ülkede, o demokrasinin ne zaman bize de geleceğinin hayalini kurardım...
Bu dediklerim 1975-76 yıllarındaydı...
Üzerinden geçen 35 yılda, darbeler oldu, koalisyonlar, tek başına iktidarlar her şey oldu bu ülkede, bir tek “burjuva demokrasisi” denilen şey olmadı...
Ekonomik mucizeler yaratıldı...
Özal zamanında da sonraları da...
Ne ki ne Özal zamanında ne de bugün 35 yıl öncesinden hayalini kurduğum “Batılı tipte bir burjuva demokrasisi” gelmedi bu ülkeye...
Demek ki Marksist literatüre göre, “bir üst yapı kurumu olan demokrasinin gelmesi için bir alt yapı kurumu olan ekonominin iyileşmesi” yeterli olmuyormuş...
En azından Türkiye’de...
Marks yaşasaydı “Türkiye Tipi Demokrasi Tarzı” diye bir şey çıkartmak zorunda kalacaktı sanırım...

