Kaç federasyon başkanını daha kurban alacaksınız?..

Haberin Devamı

Arada bir Mahmut Özgener’i görür konuşurdum...

Bizim Saba Tümer’in yakın akrabasıydı...

Futbol yazıyordum, program yapıyordum, zaman zaman Futbol Federasyonu Başkanı ile görüşmek “gazeteciliğin profesyonel gereğidir” demiş, görüşmelere önem vermiştim...

3 Temmuz’da öyle bir şike soruşturması ortaya çıktı, öyle tapeler ortalığa serildi ki, “hayal kırıklığım tavan yaptı, ne isteğim, ne şevkim kaldı” futbolun yönetim dünyalarıyla ilgili...

Pozisyonlar ve tutumlar sürekli değişiyordu futbol dünyasında...

İnanılmaz bir çıkar kavgası, korkunç bir insan yeme tezgahı kurulmuştu bu dünyada...

Federasyon denilen yer, her kulübün “ağlama duvarıydı...”

Seyircisine, taraftarına, camiasına “Federasyona koyduğu posta oranında” şirin gözükürdü kulüpler ve yönetimleri...

***


Takım yenilirse, sorumlusu federasyondu...

Hakem hatasının sorumlusu federasyon...

Fenerbahçe’nin düşmemesinin sorumlusu Federasyon...

Fenerbahçe’nin Avrupa’ya gitmemesinin sebebi eski Federasyon...

Trabzon’un şampiyon sayılmamasının nedeni Federasyon...

Galatasaray’ın şampiyon olamamasının sorumlusu play-off’u oynatan eski federasyon...

***


Mahmut Özgener İzmir’in sanayici ve zengin ailelerinden birinin çocuğuydu...

Federasyon Başkanı’yken tanıdım onu...

Parası, pulu, hayatı, tarzı, gelmişi, geçmişi, prestiji, tüm façası yerindeydi...

Görevden ayrılırken üzerinden bir kamyon geçmiş gibiydi...

Ayrıldıktan sonra bir öğle bir de akşam yemeği yemiştim kendisiyle...

Mahmut Özgener hayata bir başka bakmaya başlamıştı...

Zaman zaman dalıp gidiyor, özgüven yerine tevekküle giriyordu...

Hayatı boyunca yaşamadığı kadar acı bir tecrübe yaşamıştı...

Hala kendine gelemediğini hissetmiştim...

***


Sonra Acıbadem hastaneleri zincirinin sahibi, paraya para demeyen, bu dünyada sahip olunacak tüm gücün zirvesinde, Fenerbahçe voleybol takımını dünya şampiyonu yapan Mehmet Ali Aydınlar, Federasyon Başkanı oldu...

Ben olayları değil yaşamaktan, izlemekten o kadar yorulmuştum ki, futbolun yönetiminden, girift ilişkilerinden, karanlık dehlizlerinden ikrah etmiştim...

Ne olduğunu izlemiştim, şimdi ne olacağını da tahmin ediyordum...

Aydınlar geldi Federasyon Başkanı oldu, “deli bir dünyanın içinde aylarca, uykusuz günler, geceler geçirdi, sağlığı gitti, duruşu, bakışı değişti, hayatı altüst oldu beti benzi attı” ve “Yandım Allah” diyerek gitti...

O kadar sıtkım sıyrılmıştı ki futbol dünyasının “doğrama makinesini andıran” tezgahlarından, Mehmet Ali Aydınlar’a bir günden bir güne ‘hoş geldiniz’, bir günden bir güne de “Güle güle” demek gelmedi içimden...

Adamcağıza ne “merhaba” dedim, ne de “güle güle...”

Karşı olduğumdan mı?..

Elbette ki hayır!..

Sıtkım sıyrılmıştı, nefesim yetmiyordu o dünyaların bitmek bilmeyen ve insan yiyen canavar dünyalarının parçası olmaya...

***


Beşiktaş’ta ilk Başkan olduğu yönetime beraberce seçilmeden bir yıl öncesiydi, samimi olmuştuk Yıldırım Demirören’le...

On yıldır nice badirelerden geçti dostluğumuz...

O Başkan’dı, ben yöneticiydim...

Ben yöneticilikten istifa ettim...

O başka yönetim listeleri yaptı onlarla çalıştı...

Hayat bizi sonra tekrar birleştirdi, Vatan’da ve Milliyet’te biraraya getirdi...

Parası, pulu, gücü, itibarı, çoluğu, çocuğu, eşi, dostu, ailesi, hayatı, herşeyiyle bu dünyanın zirvesindeydi...

Ne paraya, ne pula, ne şana, ne şöhrete, ne ilave güce, ne istikbalde hayal edilecek bir kariyere ihtiyacı vardı...

Tıpkı Mahmut Özgener gibi...

Tıpkı Mehmet Ali Aydınlar gibi...

Yıldırım Demirören de onlar gibi federasyon başkanı oldu...

O da Özgener gibi, Aydınlar gibi, Türk futbolunu “kimsenin çıkartamadığı dipsiz kuyudan kurtarabilmek için elini taşın altına koydu...”

***


Üç ay dolmadı daha...

İdam mangaları kuruldu, tamtamlar onun için çalınır oldu...

Bu kadar yıllık dostumla, Federasyon Başkanı olduğu günden beri telefonla bir satırlık tebrik mesajı dışında mesajlaşmadım bile...

Nasıl bir dünyanın içine girdiğini biliyordum...

Niye bu dünyanın içine girdiğini ise anlayamıyordum...

Dün telefonda sesini duyduğumda onu hangi halet-i ruhiyenin içine sokmaya çalıştıklarını anladım...

Savaşacak hem de sonuna kadar...

Fakat hiçbir şeye ihtiyacı yok ki onun...

Niye federasyon başkanı olmak istedi onu zaten anlamamıştım...

Hiçbirini anlamadım...

Mahmut Özgener’i de Mehmet Ali Aydınlar’ı da...

Bu insanlar güçlerinin zirvesindeydiler...

Parayla pulla işleri yoktu...

Hepsine fazlasıyla sahiptiler...

Kendi ve aileden gelen güçleriyle ne isteseler yaparlar, nasıl yaşamak isterlerse yaşarlardı...

Gelecek için bir kaygıları yoktu...

Futbolun onlara vereceği birşey değil, onların futbola vereceği birşeyler vardı...

Verebilecek konumdaydılar...

Alacak değil...

***


Anlaşılıyor ki yeni tamtamlar çalınıyor yeni bir kurban almak için...

Benim için hiç sorun değil...

Ben dostumu yeniden kazanırım...

Çocukları babasını, karısı kocasını, anası babası evladını...

Onu da göndermek isteyenler, sonra ne yaparlar bilmem...

Yarattıkları bu kabusun altında kendileri ezilip kalır mı onu da kestiremem...

Dipsiz kuyuların, dipsiz dehlizlerindeki karanlık gölgelerin ne yapacağı beni zerrece ilgilendirmiyor...

Gözümün önünden, dünya tatlısı bir dostum gitmek bilmiyor şimdi...

Hasan Doğan’dı onun ismi...

Dünya iyisi, dünya tatlısı, dost canlısı, kalp dostu bir insandı o...

O kalp dostu insan, Futbol Federasyonu Başkanı iken, kalp krizinden gidiverdi bu dünyaya dayanamadan...

Onun da parası, pulu, mevkii, gücü herşeyi varken, “futbolu kurtarmayı düşünmüştü...”

Stresli günler, aylar geçirmiş, sağlığı bozulmuş, kendisine bir türlü zaman ayıramamıştı...

Dostu Ethem Sancak, “Şu kalbine bir baktıralım senin” demişti, ölümünden sadece birkaç gün önce...

“Milli Takım’a hoca işini de halledeyim de dönüşte baktırırız” demişti arkadaşı Ethem Sancak’a...

Dönüşü olmadı Hasan Doğan’ın...

Ölüp gidiverdi bir otelin soğuk bir köşesinde...

Yadigar kaldı tesettürlü eşine sarıldığı Milli maçtaki gol sevinci...

Yetmedi verilen kurbanlar...

Şimdi bir kurban daha arıyorlar!..

*****


KÖŞE YAZARLIĞINI ÇETİN ALTAN’DAN ÖĞRENMEK...

Bir medya sitesindeki arkadaşlar Mina’ya Mektuplar kitabından, bu köşeye konan yazılardan birinin yıllar önce Sabah gazetesindeki köşemde çıktığını söylemiş, “Bu yazıyı 7 yıl sonra köşesinde yayınlayan Reha Muhtar bakalım buna ne diyecek?..” demişler...

Arkadaşların, geçmişten bu yana Çetin Altan’ı köşe yazarı olarak okumamış olmaları çok acı...

Üstat bir zamanlar her Salı gününü köşesinde geçmiş bir gazete yazısına ayırırdı...

Alıntıladığı yazının yer aldığı kitabın ismini vererek...

“Gölgelerin Gölgesi” ya da “Bir Yumak İnsan”dan, 29 yıl öncesinden bir yazı diyerek...

Çetin Altan bunu özellikle yapardı...

“Yazı zamana karşı ne kadar uzun direnebilirse o kadar iyi yazı demektir” derdi...

***


Mina’ya Mektuplar kitabındaki yazıların büyük bir bölümünü Sabah gazetesinde yazdığımı dünya alem biliyor ve ben de büyük gururla zaman zaman buna vurgu yapıyorum...

O yazıların zamana dayanıklı bulduklarımdan bir bölümünü kitap haline getirdiğim için, kitabın adını da veriyorum yazılarda...

Bir yazar Çetin Altan’ın yazılarının rahle-i tedrisinden geçmişse, yedi yıl sonra yayınlanan yazısının bugün geçerli olmasından gizli bir haz ve gurur duyar...

Üstat “yazının hası zamana karşı dayanıklı olanıdır” der...

Mesleği ustaların yazılarının içinden geçerek öğrenmek, önemli bir hassasiyet...

Arkadaşların eleştirilerine cevap olarak “Estağfurullah” diyeyim en iyisi...

Yanlış anlamazlar umarım...

Bu da bir tevazu göstergesi...

DİĞER YENİ YAZILAR