Haberin Devamı
Tesadüf bu ya İbrahim’le (Seten) buluşacağmız gece, yakın arkadaşı yapımcı Serdar Güzelaydın da gelecekti...
Gece İbrahim’le buluştuğumuzda “Abi” dedi, “Çok talihsiz bir olay oldu... Serdar’ın dizisinin çekildiği sette bir trafik kazası meydana geldi... Sette çalışan bir genç kız, freni boşalan arabanın altında kaldı... Serdar gelemiyor, kazayla uğraşmak zorunda...”
Sonra Serdar’la telefonda konuştum, “Abi nasıl bir talihsizlik bu?” diye ağlıyor, “Millet kazaya kurban giden kızın sigortası var mı” diye soruyor, “Elbette var” diyorum, “Ancak sigorta neyi çözüyor ki can gitmiş... Canı geri getirir mi ki?..”
Dünya güzeli Selin öldü gitti...
Bakıyorum Sinema Oyuncuları Sendikası kurucu üyesi Mehmet Ali Alabora kardeşim açıklama yapıyor, “Oyuncuların çalışma koşulları düzeltilsin” gibi genel ve hiçbir derde deva olmayacak sözlerle, konuyu teğet geçiyor... Mehmet Ali kardeşim...
Çalışma koşulları lafları iyi hoş da, damara değmiyor, derda deva olmuyor...
Dizilerde milyonlarca dolar para dönüyor...
Dudak uçuklatan rakamlar ödeniyor...
Yapımcılar acaba oyuncuların, çalışanların, o dizilerde görev alan emekçilerin sigortalarını, sağlık sigortalarını yaptırıyorlar mı?..
Onlara tüm dünyada çalışanlara verilen asgari “iş sözleşmesi” haklarını veriyorlar mı?..
Birisi hastalandı mı, yaralandı mı, sakat kaldı mı, bu insanlar normal çalışanlar gibi tedavi olabilecek haklara sahip mi?..
Yoksa bunlar Yaşar Kemal’in Çukurova’yı anlattığı o muhteşem romanlarında yazdığı türden pamuk toplayan mevsimlik ırgat muamelesine mi reva görülüyorlar?..
Bu soruların cevabını didiklesene sevgili Mehmet Ali...
Bakalım neler var oralarda?..
‘Didikleyemem’ mi dedin...
Niye?..
Sonra dizi teklifi problemi mi söz konusu...
Duyamıyorum!.. Alooo!..
MİNA’YA MEKTUPLAR’DAKİ YAZILAR...
Ayşe Özyılmazel’le Ali Taran’ın ayrılığı sırasında Mina’ya Mektuplar kitabından bir yazı koydum köşeye...
“İyi Günde Kötü Günde...”
O kitaptaki yazılar, aşk, ilişkiler, evlilik ve ayrılıklar üzerine...
Geniş zamana yayılmış yazılar...
Birkaç gün önce de “Meçhul’e Giden Evlilik” yazısını koydum üçüncü yazı olarak köşeye...
Bir iki okuyucu arayıp sormuş, “Bu yazı Reha Bey’in kitaptaki yazısı değil mi?..” diye...
Evet o yazı, editör arkadaşlar kitaptan olduğunu vurgulamamışlar...
Mina’ya Mektup’taki yazılar, zamanın ruhuna uygun olarak dönem dönem bu köşede yayınlanacaklar...
İşte onlardan biri...
25 YILDIR GELMEYEN YAZ...
2-3 yıl öncesine kadar yazın gelişinden özel bir mutluluk duymazdım...
Baharda güneş açsa da, doğa yeşillense de, gözlerim bunları görse de ruhum bunları fark etmezdi...
Güneşi sevsem de kalbim “ne zaman bahar gelecek” diye dua etmezdi...
Her gün mevsimleri, ayları, günleri sayıp, “Bu bahar ve yaz ne zaman gelecek” diye sayıklamazdım...
Gelen bahar ve yaz geldiği gibi giderdi...
Elbette denize girilir...
Elbette güneşlenilir...
Elbette deniz kenarı mekanlarının albenisinde, tiril tiril geceler geçirilir...
Elbette yazın keyfi çıkartılırdı...
Fakat yaz bittiğinde üzülünmez, yaz geldiğinde de özellikle sevinilmezdi...
Doğanın uyanışıyla ruhum ve bedenim bütünüyle uyanmazdı...
Yeniden doğmak için baharı ve yazı iple çekmezdi...
Tersine baharı ve yazı iple çekenlere anlamsız gözlerle bakardı...
Bunu çokça istediğini söyleyenlerin biraz moda replikler haykırdıklarını düşünürdü...
Sonra bir anda her şey değişti...
Ruhum ve bedenim her şeyiyle baharı ve yazı özler oldu...
Dışarıda olmayı, güneye bakmayı, içerlerde değil sadece dışarlarda yaşamayı hayal eder oldu...
İç mekanlardan kaçmalar, dış mekanlarda zaplamalar başladı...
Hayat başka bir anlam kazandı...
Tenim baharı ve yazı tanıdı...
Ruhum ve tenim bahar ve yazla yeni reenkarnasyonlar yaşadı...
Önceleri bunu, hayatın keyfini çıkarma yaşımın geldiğine bağladım...
“Artık galiba biraz da keyif çatmak istiyorum” demeye başladım...
Yıllarca yaz kış demeden işe odaklanmanın yorgunluğuna verdim...
20 yaşımdan başlayarak tam 25 yıl, her gün her saat, her ay, her bahar, her yaz haberle geçen ömrüm gözümün önüne geliyor...
Haberden bir gün kopmaya fırsat bulamayan yaz günleri, geceleri, denizde yüzerken kafamdan gitmeyen haber organizasyonları, beynimin içine gelip oturuyor...
25 yıl hiçbir “yaz”ı özlemle beklemediğimi fark ediyorum...
Keyfini biraz çıkartmaya çalışsam da, esasen baharlarda yeniden doğamadığımı anlıyorum...
Kendimde değilmişim...
Kendimi başka hayatları aktarmaya adamaşım...
Onu meslek yapmışım...
Elbette bana çok şey kazandırdı bu meslek...
Fakat şimdi farkediyorum ki ben aslında hiç Bahar’a doğru düzgün bir ‘merhaba’ dememişim...
Onun gelmesi için sabırsızlanmamışım...
Çiçeklerle birlikte açmak için dayanılmaz bir özlem duymamışım...
Yaşarken reekarne olamamışım...”
YA ŞİMDİ...
Yazıdan bölümler böyle gidiyor...
Bu yazının yazıldığı günden bu yana tam altı yıl geçti...
Hayatı alabora eden nice olayın yaşandığı bir altı yıl...
Yazılara bakınca hayatı daha iyi anlıyorum...
Zamana karşı dayanıklı yazılar, duygularınızı anlatabildiğiniz, yaşatabildiğiniz yazılar oluyor...
Elbette tarihi vakalar önemli...
Fakat duygular bütün zamanlar için kıymetli...
Yazılar ve yaz!..
Ömrümün gelmeyen baharlarına ve yazlarına ithaf olabilir mi bu yaz ve bu yazı acaba?..
Kim bilebilir?..
“BENİ NİYE SÜBVANSE ETMİYORSUN” DEMEK DEMOKRATİK DEĞİL!.. SANSÜRE KARŞI ÇIKMAK DEMOKRATİK!..
Hayatımın hiçbir yerinde sübvanse edilmiş projelerin içine girmemeye gayret ettim...
Sübvanse edilen şey, tabiatı gereği kısıtlamaya gebedir...
Gazetecilikte böyledir...
Patron sizi parasıyla sübvanse ediyorsa, “boynunuz bükük, yaratıcılığınız kısıktır...”
Çerçevesi patron sübvansiyonunun çizdiği çizelgede hapsolur...
Şehir Tiyatroları’ndaki olay bir miktar böyledir...
Tiyatronun yaşaması için mesele “sansürün olmaması, oyunların istendiği şekilde oynanabilmesi ve sahneye konulabilmesidir...”
İktidar özel tiyatrolarda, buna kısıtlama getiriyorsa karşı çıkmak demokratiktir...
“Şehir Tiyatroları kimseyi sübvanse etmek zorunda değil...”
“Beni niye sübvanse etmiyorsun” demek de, demokratik değil...
Kimse tiyatroyu sübvanse etmek zorunda değil...
Mesele tiyatroyu sübvanse etmek değil, sansürün, sanatsal yaratıcılıkların, sübvansiye edilmemiş özgürlüklerin sesinin kesilmemesidir...
“Özgürlükleri savunmak dururken sübvansiyonu savunursanız, özgürlüklerden vazgeçersiniz...”
Sübvanse edilen şeylere rağbet etmeyin...
Her sübvansede hissedilir bir yönlendirme, bir ölçüde talepkar davranabilme hakkı vardır...
Sübvansiyon değil, özgürlük gerekli bu coğrafyaya...
Tiyatrocu, solcusu, fikirsel düzeydeki anarşisti, düzen karşıtı veya sistematik muhalifiyle özgür tiyatro yapma hakkına haiz olmalı...
Buna sahip çıkalım yeter...
Özgürlükler varsa, sübvansiyon gereksizdir zaten!..
MUSTAFA SARIGÜL’E DİKKAT!..
İnsan ilişkilerinde hele hele siyasette gerekçeden çok ‘niyet’ önemlidir...
Gürsel Tekin istifa etti...
Televizyonların haber kanallarında saatlerce “hangi ilçe başkanı görevden alındığı için, hangi başkan göreve verilmediği için” türünden spekülasyonlar yapılacak şimdi...
Oysa Gürsel Tekin için “istifa şartları” oluşmasaydı o ilçe başkanları göreve getirilmeseler de Tekin dün istifa etmezdi...
Gürsel Tekin gibi tecrübeli bir politikacının istifasının ardındaki ‘niyet’i aramak, gerekçeyi tartışmaktan daha verimli...
‘Niyet’ şudur...
Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu’yla devam etmeyi artık “anlamsız” bulmaktadır...
Türkiye’yi değiştirecek bir gelecek, partiyi iktidara taşıyacak bir istikbal görmemektedir...
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in dün attığı tweet önemlidir...
“Gürsel Tekin, Mustafa Sarıgül’le politika yapacak” diyor Melih Gökçek...
Çok akla yakın bir senaryo...
Sarıgül sosyal demokrat oyları toplamaya ama bugün, ama yarın bir süre sonra soyunacaktır...
İktidar isteyen kitlelere “özlem” olmayı arzulayacaktır...

