Şafak gibi bir baskın gecesi...

Haberin Devamı

Niye basılmıştı, neden basmak istemişlerdi bilmiyorum...

O tarihlerde zaman zaman, gazetelerin merkezleri basılırdı... “Korkutucu olmasına özen gösterilen bir suçla arama ve basma” eylemi gerçekleştirilirdi...

O gece de o şafak gibi bir gazete basılmıştı...

Haberler bitmiş, haber sonrası toplantı geç saatlere kadar sürmüştü...

Tam çıkıyordum televizyondan ki “gazeteye baskın oldu” dediler...

En sıkıldığım haberlerdi gazete basılması haberleri...

Psikolojik harekata en müsait haberler olduğunu sezerdim...

Niye basıldığını gazla kurcalamaz, geçiştirmeye uğraşırdım...

“Haber girmeyin, görüntü hiç girmeyin” demiştim;

“Eğer çok büyürse olay spiker iki satır okur... Başka bir şey girmeyin...”

Tesadüf!..

Bana sorabilmişlerdi, daha çıkmadan televizyondan...

Bulamasalar bir sürü haberde olduğu gibi, belki de gece veya sabah haberlerinde geniş geniş çıkacaktı baskın haberi...

Ruhum bile duymadan...

***


Sanırım haberi hiç okumadılar, tamamen geçiştirdiler...

Ertesi günü ben haberde olayı hiç görmedim...

Haberini yapmadım...

Bir sezgiydi bu...

Bazen bir haberin ortaya çıkmasında psikolojik savaşın yapıldığını hissederdiniz...

Hissetiğinizde o oyunun parçası olmaktan imtina edersiniz...

Şafak gibi gazeteye yönelik polis baskını, bana gösterilmeye çalışıldığı gibi önemli bir vurgu olarak gelmemişti...

İnanmadığım durumlarda habere hiç “vurgu” yapmaz yok farzederdim...

Sessizce ve toz kaldırmadan...

Gazetecilerin andıç belgesinde aynısı başıma gelmişti...

Fazlaca iddialıydı, ortadaki iddia...

Belki o kadar iddialı olmasa akla yakın gelebilirdi...

Ne ki akla uzak gelecek kadar korkunç bir iddiaydı...

Sessizce, yine toz kaldırmadan görmemiş geçmiştim haberi...

***


Şafak gibi gazetenin yayın yönetmeni bana teşekkür mü etmişti o günlerde, yoksa etmemiş de başka bir konuda mı konuşmuştuk, doğrusu tam olarak hatırlamıyorum...

Fakat birşeyler söylemişlerdi, öyle anımsıyorum...

Muhtemelen söyledikleri dönemin muktedirlerinin kayıtlarına işlenmişti...

Ne garip!..

Şimdi o gazetede yazan “kalemi cengaver” bir yazar kardeş, yazdığı o sayfalarda, bir zamanlar silindir gibi operasyonlarının görülmemesi için mütevazı bir “kollama”yı, bir meslek ve vicdan görevi olarak yapmış, meslektaşını, şimdi rahatça yazdığı sayfaların hatırına bile olsa bir miktar ayrı tutmuyor?..

Keza o şafak gibi gazetede yazı yazan ünlü bir yazarın köşesini, o günlerde Türk basınının amiral gemisindeki en poüpüler yazarının köşesiyle polemik konusu yaptığımı hatırlamıyor...

Amiral gemisindeki yazarla, polis baskınlarından geçen gazetenin yazarını aynı platformda buluşturmaya çalıştığımı bilmiyor...

Amiral gemisinin yazarının programın başlamasından 45 dakika sonra “Bu tartışmayı yapmayacağını söyleyerek” programı terkettiğini düşünmüyor...

Şimdi özgürce ve keyifle yazı yazdığı gazetenin o günlerde, ismiyle, resmiyle tanıtım gibi televizyon programlarında günlerce yer aldığını hatırlamıyor?..

Herşeyde dakik ve sistematik olmakla övünen birileri birilerine teşekkür etmiyorlarsa, arkasında mutlaka bir ‘derin’ bir mesele vardır...

Unutma değil!..

Ve bir şafak vakti “yenen bir hak” bir vicdanları sızlatır... Ben sızlanan o vicdanın bir tarafında olmam kimse merak etmesin...

Kim bilir hangi uzaklarda, olurum o saatlerde...

Fakat “sızı” müstakilen sızlar!..

*****


ÇOCUKLARIMA 35 YILDIR ÖLÜMLERDEN GEÇTİĞİMİ NASIL ANLATACAĞIM?..

Aslında öncesi de var...

Fakat benim 36 kişinin birden aynı yerde aynı gün öldürüldüğünü gördüğüm ilk olay 17 yaşında gördüğüm 1 Mayıs katliamıdır...

Eniştemin öldüğü gün...

Ankara’dan İstanbul’a uçakla geldiğimiz, hayatımda uçağa ilk bindiğim ve sarsıntısıyla korkulara kapıldığım o gün...

Teyzemi hüngür hüngür ağlarken, sekiz yaşındaki kuzenimi babasız kalmış halde teskin ederken 36 arkadaşımın öldüğünü duyduğum, yüzlerce yaralı arasında tanıdığım kimler var diye seçmeye çalıştığım o mahut gün...

35 yıl öncesinin 1 Mayıs günü...

***


Provokasyonların yapıldığı, Intercontinental’in tepesinden kurşunların yağdırılıp, kaçan kalabalıkların dar sokaklarda ezilerek öldüğü, koskoca bir kuşağın “üzerinden silindir gibi geçileceğinin” ilk işaretini veren o katliam...

Bugün çocuklarıma 35 yıldır bu coğrafyada her gün ölümlerden ölüm beğenerek, işkencelerden işkence seçerek, psikolojik savaşlardan, derin operasyonlara lak lak gibi sektirilerek geldiğimizi nasıl anlatabilirim?..

Onlar da gelecek 35 yılı, kendi rızalarının ve istemlerinin dışında cereyan eden bu uğursuz olaylarla mı geçirip gidecekler?..

Çocuklarıma bunu mu layık görüyorum ben?..

Birisi 11 diğer ikisi üç yaşında onların...

Önlerindeki 35 yılı babalarının yaşadığı gibi mi yaşayacaklar?..

Derin operasyonlardan çapraz ateşli pusulara, hapislerden işkencelere, ölümlerden psikolojik harekatlara kadar bitmek bilmeyen bir doğrama makinesinin göbeğinde yaşamaya mı mahkum edeceğim onları?..

Demeyecekler mi bir gün dönüp bana;

“Bu muydu baba?..”

*****


BEŞİKTAŞ’IN AVRUPA ŞAMPİYONLUĞU ÖYKÜSÜ...

“Sabahları sahil boyunca erken kalkıp yürüyoruz, Ergin’le” demişti Şeref (Yalçın).

“Sen de gelsene, konuşur laflarız arada bir...”

Bir gün yürüyüş sonrası eve geldiler Ergin Ataman’la...

Mola bittikten sonra basket takımının antrenmanına gidecekti Ergin Hoca...

İkili o günlerde Beşiktaş’ı basketbolda zirveye çıkarmaya ahdetmişti...

Benim de Beşiktaşlılığımı fırsat bilip, katık yapmak istiyorlardı amaçlarına...

Anlattıkça anlatıyordu Şeref, “basketbolda nasıl zirveye ulaşmayı düşündüklerini...”

Paraları yoktu çoğu zaman, basketbolculara verilecek...

Kulübe para geldi mi finanstan sorumlu yöneticiler başka önceliklere aktarıyordu kısıtlı parayı...

Ergin Ataman’la basketbol şubesinden sorumlu yönetici Şeref Yalçın, şapkadan tavşan çıkartmaya uğraşmaktaydılar...

Şeref’in yaptığı cinliklere gülüyordum...

“Bu kadarı da olmaz” diye kahkahayı basıyordum...

***


Ergin Hoca Şeref’le arkadaştı...

Bir gün Şeref’in, Erdoğan Demirören’in holdingine giderek tam onbeş gün boyunca oradan çıkmadığını söylediler bana...

Sabah erkenden personel gibi gidiyor, gece geç saatlere kadar Holding’de kalıyordu Şeref...

Niye böyle yaptığını soranlara:

-”Beşiktaş’ın basketbolunu zirveye taşımak için Milangaz’ı sponsor yapmaya çalışıyorum... Erdoğan Demirören’i ikna etmek dünyanın en zor işlerinden biri...”

O günlerde Erdoğan Demirören’in büyük oğlu Yıldırım Demirören zaten Beşiktaş Başkanı’ydı...

Şeref o kadar branşın olduğu, üstelik futbol takımının doğal olarak öncelikte olduğu bir kulüpte, bizzat Erdoğan Demirören’den para bulabilmek için holdingde yatıp kalkmaya başlamıştı...

Sonunda Erdoğan Demirören basketbol takımına sponsor olmaya ikna oldu...

Yanlış hatırlamıyorsam 5 milyon euroyu, holdingden sponsorluk anlaşmasıyla basketbol takımına aktardı...

***


Sonra Beşiktaş’ta yönetim değişti...

Fikret Orman ve arkadaşları geldi yönetime...

Onlar da kısa sürede el verdiler elbette... Ve Beşiktaş tarihte ilk kez bir Avrupa Kupası’nın sahibi oldu...

Adını Avrupa Euro Challenge Kupası’nı kazananlar listesine yazdırdı...

Ne garip bir olay...

Ben Kolej’liydim...

Kolej Türkiye’de, İstanbul Teknik Üniversitesi’yle beraber basketbolun yeşerdiği iki okuldan biriydi...

Liselerde dünya ikinciliği, kulüp takımı olarak da birinci ligde nice mucizevi başarıları vardır...

Ortaokul ve lisedeyken, hafta sonları popüler sporumuz olan basketbol ligi maçlarına giderdik...

O kadar Beşiktaşlı olmama rağmen, Kolej-Beşiktaş maçlarında Beşiktaş’ı değil, Kolej’i tutardım...

Hurşit, Tom gibi çok iyi basketçileri olmasına rağmen, sanki Beşiktaş bana iyi basketbol oynayamazmış gibi gelirdi...

Kolej’in yanında Beşiktaş bana “basketboldan çok futbol takımı gibi” gelir, basketbolunu çok önemsemezdim...

Basketbolunu önemsemediğim Beşiktaş şimdi Avrupa Şampiyonu oldu...

Utanmalı mıyım bilmiyorum...

Fakat mutluluk utancımı gizleyecek...

DİĞER YENİ YAZILAR