Meral’in ruhunu huzurda bırakın... Ratinginiz için bir sakıncası yoksa!..

11 Nisan 2012

Hiç istemediği bir tartışmanın göbeğinde buldu kendisini Meral...Bir senaristti...Sanatçıydı...Hikayelerin dramatik yapısının güçlü olmasına bakardı...Muhteşem Yüzyıl’ı yaparken, Harem’den çok Hürrem‘in hikayesi etkilemişti onu...Olayların bu tartışmaları başlatacağını hiç tahmin etmedi...Muhteşyem Yüzyıl’la tarihi dokusu olan, çok güçlü bir senaryo çıkacağını fark etmiş, onu yazmaya koyulmuştu...***O Harem‘den ziyade Hürrem‘i yazmak istemişti...Onu Harem değil, Hürrem etkilemişti...Bir kadının tarihe meydan okuyan savaşı onu cezbetmişti...Bir gün bana Muhteşem Yüzyıl’ı anlatırken Meral‘in bana sadece Hürrem‘i anlattığını fark etmiştim...Onu etkileyen Hürrem‘di esasen...Tartışmalar istemediği yöne kaydığında, Abdülhamit dönemini de yazmaya karar verdi... İçindeki sanatçı kıpırtısı ve kıvılcımlar Meral‘i esasen Vahdettin dönemini yazmak için tetikliyordu...Sanatçının içinde biriktirdiği deli cesaretiydi bu...O şizofrenik cesaretti sanatçıya, “Ben yaparsam saygı duyarlar, ben senaryolaştırırsam izlerler, ben yazarsam anlarlar” dedirten...Abdülhamit’i söylerken, esasen Vahdettin’i yapmak istiyordu...***Meral arkadaşımdı...Tarihe kayıtlarının yanlış geçmesini, yapmak istediklerinin yanlış anlaşılmasını istemem...Osmanlı’yla hesaplaşmayı, Osmanlı’yı yerin dibine batırmayı, Osmanlı’dan, hanedanından gizli bir intikam almayı hiç düşünmedi Meral...Cumhuriyet-Osmanlı tartışmasına taraf olmak için de yazmaya soyunmadı Muhteşem Yüzyıl’ı...Bir sanatçıydı, bir televizyoncuydu...Asmalı Konak’lardan gelen bir ritüelin kadınıydı...Elbette müktesebatı ‘Fetih 1453’ gibi, salt kahramanlık senaryoları yazmaya uygun olmayacaktı...78 kuşağına biraz ham ve çiğ gelir, “salt kahramanlık hikayeleri yazmak...”Hiçbirimiz kendimizi Malkoçoğlu‘nun yazarı halinde görmek istemeyiz...Daha bir sorgulayıcı, daha bir bilinmeyeni yaratmaya hevesli, daha bir yaygınlaşmamış tarihlere ulaşma çabası vardır o kuşakta...***Ne ki bu, Osmanlı’yı yererek, Cumhuriyet’e bir yeni bir hayranlık abidesi, haremli dünyaları göstererek, Osmanlı’yı perdeleme gayesine dönüşmez hiçbir zaman...Meral’in cenazesinin kaldırıldığı yatak, Boğaz’a bakan geniş pencerenin hemen yanı başındaydı...Evin sadece salonu Boğaz’a bakıyordu...Odalar yanda ve arkadaydı...O hasta yatağını salona taşıtmış, Boğaz’ı seyrederek senaryo çalışıyordu...Yatağın yanı başındaki duran kitaplar Vahdettin, Abdülhamit ve Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi kitaplarıydı...Meral gibi 78’li bir solcu, hayatı hiçbir zaman okuldaki tarih kitaplarında ezberletilen “Cumhuriyet-Osmanlı ayrışması” biçimiyle görmezdi...Böyle görmesi, solcu genetiğinin kimyasına aykırıydı...Hakim sınıf ezberlerine direndiği için ölümlerden ölüm seçmesi istenen bir kuşağın, her şeye rağmen ayakta kalabilmiş bir ferdinin kimyasında, geçirdiği bunca ızdırap ve acıdan mülhem bir önyargısızlık, bir fikirsel elastikiyet, bir sevecen dayanışma hali bulunur...Bu izdüşümünün, sevgiyle harmanlanmış bir sembolüydü Meral... Ölümlere meydan okurken, yalnızlıkların kör karanlığından, senaryolar yaratmaya çalışırdı...Ölümünden sonra, hiç hak etmediği bir dinci-laik tartışmasının ortasında bırakılmasından derin bir hicap duyuyorum...Ruhunu huzurda bırakın...Kişisel ratingleriniz için bir sakıncası yoksa eğer!..*****MERAL’İN BABASIYLA SOHBET...Meral’e benzeyen, daha doğrusu Meral‘in benzediği babası Ata Bey’i evin arka odasında otururken buldum...Bir evlat kaybetmenin üzüntüsünü hangimiz anlayabiliriz ki?..Ata Bey ise, askerlikten geldiği anlaşılan metanetini kaybetmemeye çalışıyordu...***“Meral’i İstanbul’a ellerimle gönderdim” dedi...“Hocaları ‘Bu kız bir pınar... Bu kızın kendisini ve sanatını ifade edebilmesi için İstanbul’a gitmesi gerekli... Orada sanatını yapacak, kendini bulacak, bir pınar gibi çağlayacak...’ dediler... Biz de İstanbul’a gönderdik... İyi ki göndermişiz... İçindekiler burada taştı...”***“Bir tırtıl sonsuza dek kozasının içinde kalamaz...Doğru an geldiğinde kelebek ortaya çıkar...Doğanın zamanlamasına güvenin...” diyor Robin Sharma...Meral Okay’ın babasından dinlediğim Ankara’dan İstanbul’a gönderiliş hikayesi, Muhteşem Yüzyıl’ın, Asmalı Konak’ın senaristini ortaya çıkartan bir güzergahın dönüm noktasıdır...Kalbinizin ve yeteneklerinizin götürdüğü yere gidin...Sevdiğiniz şeyleri yaparsanız, acı da çekseniz, ızdırap da fark etmez, sonuçta güzel şeyler yaratırsınız...İnsanlar için değerli olan şeyleri onların hayatına katarsınız...Dün evden çıktım, yürüyerek yirmi beş dakika mesafedeki Bebek Camii’ne gitmek için taksi tuttum...Yağmur vardı, hava kapalıydı ve ben cenaze için siyah takım elbise giymiştim...Her gün yürüdüğüm yolu, yürüyerek gidemezdim...Taksi evden hareket etti, iki dakika sonra on beş yıldır Pazar günleri hariç hiç görmediğim bir trafiğin içine girdi...Rumelihisarı’ndan Bebek’e kadar gidiş yolu tamamen kapalıydı...Herkes Meral’in cenazesine gidiyordu...***O anda arkadaşım gözümün önüne geldi...O küçücük Bebek Camii’nin böylesine dolacağını, yolların tıkanacağını, trafiğin kapanacağını hiç aklına getirebilir miydi?..Böyle bir hayatı hiçbir zaman olmamıştı...Hep mütevazi, hep sevecen, hep kalender, hep sahne gerisinde olmaya gayret etmişti...Sevdiği işi yapmaktaki becerisi, ona verdiği göz nuru, alın teri, insanlara kattığı değer ve sevgi, ölümünde onu bitmez tükenmez bir ilginin odağı yapıverdi...Şimdilerde, yukarılarda bir yerde izliyordur kendi cenazesini, insanların sevgi selini ve kendi kıymetini...Bir tırtıl sonsuza dek kozasının içinde kalamaz...Doğru an geldiğeinde kelebek ortaya çıkacaktır?.. Öyle değil mi Meral’cik?..

Devamını Oku

Yatakta mışıl mışıl uyuyordu Meral’cik!..

10 Nisan 2012

Çocuklar yeni uyanmış, kahvaltılarını etmişlerdi...“Red Kit” seyretmek istemiş, DVD’ye Red Kit’i koymuşlardı...Yatakta gazeteleri okuyordum...Telefona mesaj o sırada düştü...Genelde o saatlerde ‘hava durumu’ gibi şeyler düşerdi cep telefonunun mesajına...Kısacık bir mesajdı...“Meral Okay vefat etti...”“Ay” diyerek ayağa fırladığımı hatırlıyorum...Sonra öyle kalıverdim telefon elimde...Koskoca bir hayat, tek bir kelimeyle bitivermişti işte...***Telefonlar, aniden çalmaya başladılar...Ağlamakla, cevap vermeye çalışmak arasında “araf”ta bir yerlerde çocuklara fark ettirmeden, bir şeyler söylemeye çalışıyor, daha çok geveliyordum...Çocuklar farkında değillerdi bir şeyler olduğunun...Görünür yaramazlıklar yaparak dikkatimi çekmeye çalışıyorlardı...“Arkadaş” kelimesini ve arkadaşlığı bir miktar anlatmıştım onlara...Fakat “ölüm” kelimesini henüz anlatamamıştım...Onlara ölüm anında “ölüm”ü anlatamayacağıma karar verdim...Ablaları üzerinden kendi odalarında oynamaya teşvik ettim...Telefonlar geliyor, ben ne yapacağmı bilemez halde, oradan oraya savruluyordum...***Birkaç telefondan sonra, “o” telefon geldi...Cep telefonu çaldı ve çalan telefonun üzerinde “Meral Okay” yazdı...Meral Okay beni arıyordu!..Birkaç saniye durakladım...Aklıma Ufuk Güldemir geldi...Öldüğünden, onun telefonunu silmeye kıyamamıştım...Hala dururdu telefon rehberimde...Şimdi Meral arıyordu!..Kim bilir hangi dünyalardan beni çağırıyordu!..Açtım telefonu...Meral’in yardımcısı onun telefonundan arıyordu beni...“Meral’in arkadaşları evde toplandık... Sizi bekliyoruz Reha Bey...” dedi...Meral’in cep telefonu, Meral’e çağırıyordu beni!..Üstümü giyinip iki bina yandaki eve gittim...Salonun denize bakan köşesinde Meral bir bebek gibi, mışıl mışıl uyuyordu...Yüzünde bir huzur...Bir berraklık...Bir duruluk...Bir beyazlık...Bir nur vardı yüzünde...***Dilara (Endican) yanındaki ‘tek’ koltukta oturmuş ona bakıyordu...Uzaklarda bir yerlere bakar gibi, derin derin...Pelin (Akat) ağlıyordu...Yatağın çaprazındaki boş kanepenin bir kenarına iliştim...Evin ahalisi arkalarda öbek öbek toplanmıştı...Meral yatıyordu...Dilara, Pelin, ben etrafında oturmaktaydık...Ben denize bakıyordum...Arada bir yan gözlerle Meral’i süzmekteydim...Dilara yanaklarından öpüyordu onu...Sezen geldi...Ağlamaktan gözleri şişmişti...Eğildi Meral’i öptü, öptü, öptü...Çığlıklar yükseldi evden...Boğaz’ın üstüne uçtular pencereden!..***Emekli asker babası Ankara’dan gelmişti...Ata Bey gözleri yaşlı, arka odada taziyeleri kabul ediyordu...Mustafa Sarıgül vardı yanında...Durup durup tansiyonunu ölçüyorlardı Ata Bey’in...Sonra amcası geldi, halası geldi Meral’in...Ne ilginçti!..Hep Meral’e benziyorlardı...Meral’in yanına döndüm...Mustafa Oğuz vardı yanında...Aslı Öymen gelmişti...Sezen “ben gideyim” diyordu, daha fazla dayanamayacaktı...Denizden gönderdiler onu karşıdaki evine...Sonra ‘ambülans geldi’ dediler...Meral’i sarıp götüreceklerdi...Sarmaya başladıklarında ayaktaydım...Kanepeye çöktüm, kafamı çevirdim...Uzaklara, çok uzaklara, denizin sonsuzluklarına baktım...Bakamayacaktım daha fazla Meral’e...Gökyüzüne baktım onun yerine...Bir gün yeniden buşuşacağımız o gökyüzüne...Bahar günlerinin mutat “güneş”ine inat, bir buğu vardı dün sabah gökyüzünde...Bulutlar vardı, koyu gri bulutlar...Yağmur yağıyordu, sicim gibi pencerelere çarparak düşüyordu Boğaz’ın üstüne...Rahmet!..*****‘BİR’ NİSAN ŞAKASI...Dün televizyonlar aradı...Birkaç gün önce Meral’le ilgili yazdığım satırları sordular bana...Sürekli “1 Nisan tarihli yazınız” deyip duruyorlardı...Dikkat etmemiştim...Fark ettim ki 1 Nisan’da yazmışım Meral’in Son Günleri’nin yazısını...‘Bir Nisan şakası’ gibi mi göstermek istemiş bilinçaltım Meral’in hastalığını acaba?..Kim bilir?..Fakat bugün 10 Nisan...Şaka günü değil ve ben Bebek Camii’ne gideceğim...Dün denize bakan köşesinde, televizyonun karşısındaki yatağında bebekler gibi uyuyordu Meral...Anladım ki “Bir Nisan şakası” değildir yaşadığım...Arkadaşım öldü...Geriye, ölmeden önce yazdığım o son satırlar kaldı...***“Bir ay kadar önce, günlük yazıya başlamadan deniz kenarında minyatür voltalar atmaktaydım...Cep telefonum çaldı, bir de baktım Meral (Okay)...- “Seni görüyorum” dedi, “Deniz kenarında yürüyorsun... Yanına taşındım... Sezen bu apartman dairesini kiralamam için seferber oldu... Kafanı kaldır, sol tarafına bak, beni göreceksin...”İki apartman bitişiğimde, üst katın penceresinden el sallıyordu bana...Akademi Türkiye yarışmasında tanışıp samimi olmuştuk Meral’le...Elbet samimiyetin esas temeli, bir yarışma programının renkli görselliğinden maada, Ankara’nın 78 kuşağını bağrına basan, kesif sigara dumanlı, oksijensiz kirliliklerden muzdarip, yeşilsiz soğukların etkisinde, ‘kalorifer isleriyle kaplı’, mavi panzerle çevrili, yeşil parkalı, Çağdaş Sahne’li, Ankara Sanat’lı, Zafer Pasaj’lı, Tandoğan Meydan’lı sıcak sohbetleriyle, samimi havasının ikimizin hayatlarında yarattığı paralel izdüşümleriydi...***Birbirimizin gözlerine bakarak anlaşırdık Meral’le...Bir kuşağın, ölümden, baskıdan, zulümden, hoyratlıktan; her birinden bir şeyler kaybederek, yürüdüğü o ince meçhul güzergahta birbirimizi görmeden, tanışmaktaydık Meral’e...Kocasını kanserden kaybetmişti...Aynı yaştaydık...Senaryolar yazıyor, senaryolar biriktiriyordu...Sonra Muhteşem Yüzyıl’la inanılmaz bir başarıyı yakaladı...Kim bilir hayatında kaçıncı kez o muhteşem başarıyı yakalıyordu...Bütün okların da hedefi oldu elbet...Kim bilir o da kaçıncı kez...Hayat hep azimli başarılarla, ölümcül okların tahteravallisi arasında geçip durdu bizler için...***- “Sezen’i de alalım, beraber yemek yiyelim” diyordu...Sezen, Meral, ben, hep üçümüz buluşmaya niyetlenir, hep niyetlerimizin çok azını gerçekleştirebilirdik...Buluşacak olmanın verdiği ümidin heyecanı, sanırsam bizi diri tutmaya yeterdi...Yolculuğa gidilecek yerden çok, yolculuğun kendisinin insana haz vermesi gibi bir şey...Yine tam buluşacaktık ki, Meral kanser oldu...Bana laf arasında söyledi, sanki, nezle olmuşmuş gibi...Ben de nezle olmuş gibi takmamış gibi davrandım ve yazmadım...Ameliyat oldu...Kemoterapiye başladı...Vücudundaki agresif tümörle savaşmaya kendini adadı...***Geçen gün Sezen “Ateşi çıktı, dün hastaneye gitti” dedi...Aradım ki, bu sefer de bir virüs bulaşmış, bir haftadır ateş sarmış arkadaşımı...Sezen karşıdaki evde Meral’e bir oda yapmış...Orada kalsın diye...Şimdi hastanede...Ateşini düşürmeye çalışıyor doktorlar...Düşerse yeniden kemoterapi...Biz yine buluşmaya karar verdik bermutat...Sinema için hikayeler yazacağım, Meral senaryosunu, Sezen şarkılarını yazar belki...Yaşadığımız hayatların ve acıların anısına...Fethullah Hoca’yla, geçmiş günlerde stüdyoda yayınlar yapmış, yemekler yemiş, sohbetler etmiştim...İnsan üzerinde bıraktığı olumlu bir enerjisi vardır Fethullah Hoca’nın...Geçenlerde “çok ağır eleştirilerini okumuştum” Fethullah Hoca’nın Muhteşem Yüzyıl dizisiyle ilgili...Eleştirilerine bir şey söylemem...Fakat bir gönül mesajı olarak kendisine iletebilirim ki, “Meral Okay sevgi dolu, çok dost bir yürektir...”Dün telefonda konuşurken; “Neler gördük kızım biz?..” dedim, “Ne ölümler, ne dirilişler!.. Bir şey olmaz bize merak etme...”- “Vurdu mu fena vuruyor Reha’cığım...” dedi...Geçecek elbet...Daha yemekler yiyeceğiz elbet...Şarkılar besteleyeceğiz...Hikayeler yazıp, filmler çevireceğiz...Güzel günler göreceğiz çocuklar...Güneşli ve güzel günler...Hoş geldin Nisan...”***Bu satırlar Meral hayattayken yazdığım son satırlardı...Öyle umsak da hoş gelmedi Nisan...Ölüm getirdi...Meral öldü ve gitti...“Kendi gitti, satırlar kaldı yadigar” derdi Orhan Veli yaşasaydı...Kalır mı acaba yadigar satırlar?..Bilmem ki; orası da pek belli değil...

Devamını Oku

Fark ettin mi Fatih Hoca?.. Play-Off şikeyi azaltıyor...

8 Nisan 2012

Sezon başlarken Lig TV’de, Süper Lig’in bütün teknik direktörlerinin toplandığı açık oturum gözümün önüne geliyor şimdi...Fatih Hoca, kinayeli bir tavır, ironik bir duruş ve müstehzi bir yüz ifadesiyle, “Play-off’un niye yapıldığını da hala anlayamadık ya...” diye söyleniyordu...Umuyorum dün gece Fenerbahçe-Antalyaspor ve Samsun-Sivas maçlarını izleyip play-off’un, sezon sonu maçlarda şikenin nasıl önünde set oluşturduğunu kendi gözleriyle görmüştür Fatih Hoca...Futbolun çok bilmiş ulemasından umudum yok...Onlar gördüklerini de anlamaya yanaşmazlar...Ancak Fatih Terim ciddi bir futbol adamı...O futbolu güzelleştirecek şeyleri es geçmez...***İstanbul’da Fenerbahçe-Antalyaspor maçı oynanıyor...Play-off olmasa, o maç Fenerbahçe’nin galibiyetiyle mümkün değil bitmezdi...Niye bitmez?..Çünkü, maç esnasında ‘hatır şikesi’ denilen şey devreye girer, Antalyalı futbolcular ikili mücadelelerde Fenerli futbolcuların kulaklarına yalvarır yakarırlar...“Girmeyin topa bu kadar sert Allah aşkına!.. Küme düşeceğiz...”***İddiası kalmamış, hiçbir insan evladı, bu yakarış karşısında bütünüyle duyarsız kalmaz...Gireceği ikili mücadeleleri biraz es geçer, çok fazla asılmaz, ‘rakip takım da bir puan alsın ne olacak, ben zaten Şampiyonlar Ligi’ne gidecek puanı almışım’ der, maçı ölümüne oynamaz...Seyircisi de bastırmaz, tribünü de takımını tetiklemez...Beşiktaş’ın 2003-2004 sezonunda İstanbul’da oynadığı Sebat maçı gözlerimin önünde...Ligden kopup büyük düşüş yaşayan Beşiktaşlı futbolcular maçta bile değillerdi ve ölümüne giren Sebatlı futbolcular karşısında İstanbul’daki maçı kaybettiler...***Dün Fenerbahçe, ‘ben nasıl olsa ikinciyim Şampiyonlar Ligi’m garanti’ demeyip, maça asıldı ve yenilgi halinde küme düşme ihtimali büyük olan Antalyaspor’a acımadı...Maç 2-0 Fenerbahçe’nin galibiyetiyle son buldu...Herkes bu sonuçla Samsunspor’un kümede kalmasını bekliyordu...Çünkü Samsunspor kendi sahasında Sivasspor’u konuk ediyordu...Kendi evindeki o maçı alırsa, Samsun kümede kalacak, Antalya düşecekti...Bir takımın kendi evindeki son maçını kazanıp, kümede kalması beklenirdi...Üstelik aynı şey Sivaslı futbolcuya da yapılır, ikili mücadelelerde ‘Küme düşeceğiz asılmayın ne olur’ diye yakarılırdı...Fakat herkesin unuttuğu birşey vardı...Samsunspor’un rakibi Sivasspor, bu maçtan puan alamazsa 5.’likle 8.’lik arasındaki gruba kalamıyor, bu durumda UEFA şansını yitiriyordu...Sivas da UEFA’ya katılabilmek için ligin son maçında bütün gücüyle maça asıldı...Böylece büyük sürpriz yaparak Samsun’u deplasmanda mağlup etti ve ilk 8’e kaldı, Samsun’u da son maçta Süper Lig’den gönderdi...***Bırakalım play-off’da oynanacak maçların heyecanını, arka arkaya gelecek derbilerin keyfini...Sadece bu olay bile play-off’un Türkiye’ye ‘şikenin azaltılması’ için ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor...Bu söylediklerim hatır şikesi...İddiasız takımlara verilecek şike ve teşvik iddialarını da üstüne ekleyin...Play-off gelecek sezonlarda hiç tartışmasız devam etmeli... Şikeye neden olan doğal sit alanını sınırlandırıyor, son maçlarda ligin en az 12 takımını bir iddia uğruna istim üzerinde tutuyor, hatır şikesini yok ediyor, teşvik ve şikeye set çekiyor, üstelik bir de sezon sonu arka arkaya şampiyonluk derbileri heyecanı yaşatıyor...İlk gününden beri Türk futbolu için çok gerekli dediğim play-off’un geçen yılla bu yıl arasında, şike olgusuna olumlu yönde kattığı ‘doğal fark’lar şükür ki gözümüzün önünde...Futbolun eyyamı bol uleması bunu anlamak istemez...Benim umudum Fatih Hoca’da...Bilmem anlatabiliyor muyum Fatih Hoca?..*****İYİ Kİ ŞİMDİ ÇOCUK YAPMIŞIM... ÇOCUK GÖRDÜĞÜNÜ YAPIYOR...Geç çocuk yapmanın avantajları var...Hayatta daha bir durmuş oturmuş oluyorsunuz...Ne istediğinizi, neden istediğinizi, daha iyi biliyor çocuğunuza ona göre bir çerçeve çizebiliyorsunuz...Buna karşın minik çocuklarınızın bitmek tükenmek bilmez ‘saklambaç oynama ve koşup kaçma’ isteklerini, sınırsız şekilde kaşılayamıyorsunuz...Bir süre sonra ne kadar çabalarsanız çabalayın çocuklarla saklambaç oynamaktan sıkılıyorsunuz...***Ancak bir konu var ki;‘İyi ki’ diyorum, “hayatımın televizyon programlarından çok, kitapla, yazıyla ve çiziyle meşgul olduğum dönemde oldu bu çocuklar...”Mina’nın en büyük keyiflerinden biri, babasının çalışma odasına dalıp, kitap karıştırmak mesela...Karıştırdığı kitapları ‘babası gibi okuduğunu göstermek istercesine sayfalarını çevirip duruyor...’Bu arada “baba ben kitap okuyorum” diye seslenmeyi de unutmuyor...Poyraz ise, kitap okumaktan çok, bilgisayar başına geçip, babası gibi yazı yazmaya özeniyor...Ne zaman görsem, bilgisayarın başında babası gibi klavyeyle dövüşürken yakalıyorum onu...Çocuklarımın konsantre masa ışığıyla aydınlatılmış, boydan boya kitaplarla kaplı odada yaşamalarından hoşnutum...Biliyorum ki, çocuk ne görürse ilerde onu uyguluyor...***Evlerinde doğru düzgün kitaplık olmayan ailelerin, televizyon seyretme dışında bir meşgalesi bulunmayan ebeveynlerin çocuklarına “niye kitap okumuyorsun” demelerinin ne kadar abes olduğunu biliyorum çünkü...Çocuk çevresinde neyi görürse ona özeniyor, onu yapmaya gayret ediyor...Evde sürekli dizi izleyen bir ailenin çocuklarının, kitap okuma ihtimali hemen hemen yok denecek kadar az...Bilgisayarda araştırma yapmak yerine, dedikodu ve porno sitelerini, ziyaret eden babaların çocukları ise en iyi ihtimalle Tetris oynayacaklar... Benim çocuklarım, bunlardan maada entellektüel olacaklar falan gibi iddialarım yok... Sadece onlara kitaplarla dolu bir odayı çerçeve olarak vererek, gelişimlerine bir parça gayret ettiğimi söylemeye çalışıyorum... Sizin de öyle yapmayı düşünmeniz için...Gerisi çocuklara kalmış...Bol kitaplı Pazar’lar...*****MADDECİ Mİ MANEVİYATÇI MISINIZ?..Hafta içinde sohbet ettiğim bir arkadaşım, “Kendini geliştirme yöntemlerini uygulayan bir sürü kişi var etrafımda...” diyerek sordu;“Ancak hiçbirinde doğru düzgün bir gelişme, bir tekamül, bir mutluluk ve huzur görmüyorum... Bir tek sizin yüzünüze yansıyan bir ‘aşmış’ havanız var... Bana tavsiye edebileceğiniz metinler ya da kitaplar var mı?..”***Arkadaşım doğru söylüyor...Etrafta görülen ‘yarım porsiyon yaşam gurularının’ ne kendilerine ne de çevrelerine verbilecekleri bir mutluluk reçetesi, bir tekamül sinsilesi, bir farkındalık seçiciliği yok...Basit ‘rahatlatma teknikleriyle’ asprin vermeye çalışıyorlar insanlara...Bugün Pazar...Arkadaşımın söylediklerinden hareketle size sindire sindire okumanızı istediğim bir tekst seçtim...Aşağıdaki satırları yazan Deepak Chopra, Amerika’da yaşayan Hint kökenli bir tıp doktoru ve dünyada ‘yaşam guruluğu’ alanındaki en değerli kişilerden biri sayılıyor...***“Yeni Delhi’de bir tıp öğrencisi olarak yirmibir yaşıma bastığımda, çevremde iki tip arkadaş seçeneği vardı...Birinci arkadaş tipi, maddeciydi...Öğlene doğru yataktan kalkıyor, herkesin Cola ve Beatles plaklarıyla dans ettiği gece boyu süren partilere gidiyor...Sigarayı, kadınları ve ithal Skoç viskiden daha ucuz olan kaçak içkileri keşfetmişlerdi...Maneviyatçı arkadaş tipi ise şafakla birlikte kalkıp, -maddecilerin akşamdan kalma halleriyle eve döndükleri anlarda- tapınağa gidiyor, bir çanaktan pilav yiyor ve genellikle aynı çanaktan su veya çay içiyordu...***Tüm maddeci tiplerin Hintli, tüm maneviyatçıların da Batılı olmaları nedense o zamanlar bana garip gelmemişti...Oysa Hintliler evden çıkıp Cola’nın, iyi tütünün, ucuz viskinin bol olduğu bir yere gitmek için sabırsızlanıyorlardı...Batılılar ise, Hindistan’da insanları havaya kaldıran, dokunarak şifa dağıtan türden kişilerin nerede olduklarını sorup duruyorlardı...Hintli sınıf arkadaşlarım kolay yolu seçtiler...Çünkü para ve maddi şeyleri bulmak pek zaman almıyor...Diğer yandan Batı’dan gelen maneviyatçı tipler de ‘aradıkları kutsal adamı’ bulamadılar...***Sorunun ‘kutsal adamların’ ender bulunan kişiler olmasından kaynaklandığını sanırdım...Şimdi ise ‘yüce bir hayat’ isteğini sağlayan şeyin ‘aradığınız şeyin kendiniz olduğunu farketmenize’ bağlı olduğunu anladım...“Aradığınız şey kendinizsiniz...”Dışınızda aramak yerine, kaynağa gidin ve kim olduğunuzun farkına varın...Aradığınız şey para veya Tanrı değil...O halde A noktasından B noktasına ulaşmak fikrinden vazgeçmelisiniz...İyi kötü, kutsal sakil gibi fikirleri terketmelisiniz...Aradığınız şey sizsiniz...Kendinizi ararken yolunuza çıkacak tuzaklar şunlardır:“Nereye doğru gittiğini bilmek...Oraya doğru ulaşmak için didinmek...Başka birisinin yol haritasını kullanmak...Bir zaman çizelgesine göre hareket etmek...Bir mucizeyi beklemek...”Ancak bu tuzaklara sapmazsanız kendi doğal arayışınızı gerçekleştirebilirsiniz...”

Devamını Oku

Sana 10 milyon yetmez Rıdvan... Ücreti 20 milyona katlayalım...

7 Nisan 2012

Dün akşam baktım da...Beşiktaş’a tıpkı yorumlarında söylediğin gibi Carvalhal’in gönderilişi, Tayfur kardeşin gelişiyle bayağı bir heyecan, bayağı bir hava gelmiş Rıdvan kardeş!..Bu heyecan ve bu havayla, isabetli!!! bir şekilde dile getirdiğin gibi, Beşiktaş play-off’ta esip gürler...Rakiplerini sürklase eder, tozunu atar...Bir de baktım, hafta arasında Lig TV’ye 10 milyon lira transferle gideceğin haberleri gazetelerde boy boy yer aldı...***Düşündüm de bu derece isabetli yorumlar yapan bir yorumcuya 10 milyon transfer ücreti az gelir...Bu inanılmaz yorumlarla, Carvalhal’i apar topar gönderip Beşiktaş’a play-off öncesi müthiş bir hava katan Rıdvan kardeşime senelik 20 milyon transfer ücreti şarttır...Beşiktaş bir de plaket vermeli sana...Kulübe ‘derin’ katkılarından dolayı...Helal olsun sana Rıdvan...***Carvalhal’i giderken seyrettin mi Rıdvan kardeş?..Acı acı gülümseyerek, Beşiktaş’a dua ede ede gitti adam...Apronda hala, Tayfur’un iyi şeyler yapacağını, Beşiktaş’ın iyi olmasını arzuladığını söylüyordu...Beşiktaş’tan “biz” diye bahsediyordu...Carvalhal yılda 600 bin euro alıyordu Rıdvan...Gece gündüz takımla çalışmanın, kamp, deplasman demeden 25 futbolcuyu idare etmenin, yabancı olduğu memlekette gazeteleri, gazetecileri, kendisine kurulan kumpasları, futbol içindeki doğal ittifakları yerel çeteleri, kaprisleri, parasızlıkları idare etmek için 600 bin euro alıyordu...O 600 bin euroyla takımı Dinamo Kiev’lerin, Stoke City’lerin olduğu grupta birinci yaptı...O parayla UEFA finalisti Braga’yı eleyip, Atletico Madrid karşısına çıktı...Bir kuruş tazminat almadan, pılını pırtısını toplayıp gitti Carvalhal, Rıdvan...***Sen de Carvalhal’i gönderen isabetli yorumlarından sonra, haklı olarak buyurmuşun ki 10 milyon liraya Lig TV’ye transferin söz konusu değildir...Çalıştığın grupta 3 yıllık anlaşman bulunmakta ve kendileriyle mutlu mesut çalışmaktasın...Görev yerini değiştirmeyi düşünmemektesin...Ne güzel yapmışsın görev yerini değiştirmemekle...Sayende 600 bin euroya gece gündüz Beşiktaş için çalışan genç adam, sezon sonunu bile beklemeden gönderildi...Niye?..Tayfur arkadaşın çünkü, zavallı Carvalhal değil...Kim ne yapsın sizin dünyanızda Portekizli genç adamı...İlk fırsatta çıtır çıtır yenecek olan odur...Takımı Avrupa’da ilk 16’ya sokmuşmuş, boş verin...Üçüncü turda elenir elenmez, isabetli yol gösterciliğinin ışığında gönderiliverdi İstanbul’dan...Allah hayırlarla yemeni nasip etsin, o hak ettiğin paraları Rıdvancık...Sana güvenli müessesende, istikrarlı ve bol kazançlı günler dilerim...Bu arada unutmadan; “Hoş geldin Yönetim!..”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜPARA...“Para sadece başkalarına değer katmanın ve onlar için iyi şeyler yapmanın yan ürünüdür...Yaptığınız işte en iyi olmaya odaklanın...Kendinizi başkalarının yaşamlarını daha iyi bir hale getirmek için, elinizden gelen her şeyi sunmaya adayın...Meslek ve özel yaşamınızın her bir noktasında gerçekten muhteşem olun...Başkaları için olağanüstü değerler oluşturun...Para kendiliğinden gelecektir...Robin Sharma...”***İnsan nasıl daha iyi para kazanır?..Hırsızlığa, yolsuzluğa bulaşmadan, hak edilen parayı kazanmanın sihri nerededir?..Devletten maaş alan, üniversite öğretim üyesi bir babayla, edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğuyum ben...Paranın nasıl kazanılacağıyla ilgili genetik bir bilgim yoktu gençlik yıllarımda...Devlette maaşlı çalışan annemle babam, ekonominin çarklarına ve ihtiyaçlarına göre maaş almıyorlardı...Onların maaşları devletin memurlarıyla ilgili genel sosyal politikalarının bir parçasıydı...***Özel sektörde çalışmaya başlayınca, gerçekte verdiğiniz katkı oranında, değer ve para kazandığınızı gördüm...Aslında Türkiye gibi ülkelerde özel sektör de arızalıydı...Özel sektör de kazancı her zaman ürün üzerinden değil, dolambaçlı yollardan elde ettiğinden, sizden istenen katkı, yarattığınız değerden ve üründen çok, dolambaçlı yollara vereceğiniz katkıları kapsıyordu...Hülasa, ‘para ile değer’ arasındaki oranda da ilişki tam oturmuyordu...Gerçekte para, Sharma’nın dediği gibi, “Başkalarına değer katmanın, onlar için iyi işler yapmanın yan ürünüydü...”***Bu değerleri sağladığınızda, bunun yan ürünü olarak para size geri dönüyor...Birçok insan, kendisinin “bir değerinin” olduğunu düşünür ve o değerin başkaları tarafından bir türlü anlaşılamadığına hayıflanır...Oysa başkalarına değer katmaya devam eder, onların hayatlarını iyi yönde değiştirirseniz, karşılığında para size mutlaka dönecektir...Paranın rahat biçimde size dönmesi için, para düşüncesine fikslenmemeniz lazım...Siz yaptığınız işe ve katkıya fikslenin...Para o yaptıklarınızın sonunda kendiliğinden gelecek...Hayatta muhteşem olma amacınız, para kazanmak için değil kendinizi geliştirmek için var...Biz dünyaya, kendi mükemmelliğimizi bulmak, yaşamak ve katkı sağlamak için geliyoruz...Bunu yaparsak üstüne bir de para kazanacağız...

Devamını Oku

Hep beraber darbe mağduru mu olacağız biz şimdi?..

6 Nisan 2012

Ne kadarını 12 Eylül’cüler darbeyi tezgahlamak için yaptılar bilmem, fakat bu ülkede güpegündüz gencecik insanlar katil kurşunlarla öldürüldüler...Cezaevlerinde, sorgu merkezlerinde işkencenin en ağırı, en beteri, en katili, en acımasızı gencecik insanlara uygulandı...Ölümlerden ölümler beğendirildi...İşkence odalarının girişine “Burada Allah yoktur” yazıları yazıldı...Bunları yapanlar neredeler?..Emekli mi oldular?..Halen acaba hangi görevdeler?..***12 Eylül davası, “Bir daha darbe olmaması” için sembolik bir anlam taşıyabilir...Oysa o darbenin gençliği elinden alınan gerçek mağduru 78 kuşağı için önemli olan “Bir daha işkencenin, şiddetin olmaması, bir daha işkence tezgahlarında insan hayatlarının karartılmaması, polis sorgularında gencecik insanların intihar süsü verilerek öldürülmemesi, zulmün bu ülkede tedavülden kaldırılması, insanların evlerinin içinde öldürülmemesi, boğazlanarak katledilmemesi, üniversite önlerinde güpegündüz çapraz ateşlerde can vermemesi, yollarda sokaklarda kim vurduya gitmemesidir...”12 Eylül yargılaması, seçilmiş siyasi iktidarların, askeri darbelerle yıkılmasını önlemeyi amaçlayabilir...Amaçlasın, hiçbir itirazım yok...Fakat bizler, “ölümlerden ölümler seçen bir kuşaktan geliyoruz...”Bizler, darbe sırasında değil, darbeden önce sivil ellerin açtığı ateşlerde, polis nezarethanelerinde, toplumsal linçlerde öldürülmeye başlandık...***Darbe bütün bunların üzerine geldi...O da tankla herkesin üzerinden geldi ve geçti...İşkenceler katmerlendi...Ölümler yasal zemin kazandı...Hapisler doldu taştı...Darbenin bir kendisi, darbenin bir de öncesi var...Darbenin öncesini unutup, ‘cinayetleri, yaralamaları, yollarda sokaklarda estirilen terörleri, hepsini mazide bırakıp’ hep beraber darbe mağduru sayılacaksak, ben müsaadenizle size katılmayayım...Kendi mağduriyetimi kendim yaşayayım...***12 Eylül’ü, 12 Eylül 1980’de yaşamaya başlamadım ben...Onun müsebbipleriyle, mağdur niyetine tiyatro oynayamam, kusura bakmayın ben...80 darbesinin 12 Eylül’üne gelene kadar kabuslarla, ölümlerle, işkencelerle dolu beş Eylül geçirdik biz...80 darbesi, parlamentoya, anayasaya, siyasi partilere karşı yapıldı...78 gençlik kuşağına yönelik darbe ise Eylül 1975’te başladı ve ölümlerden ölüm beğendirilerek, işkencelerden işkence seçtirilerek 80’e, bilahare 85’e 90’a kadar devam etti...Katiller ortalıkta cirit attı...Gencecik insanlar orta yerde öldürüldü kaldı...Darbe öncesi ölümlerin bütününü ‘darbeye gerekçe olsun’ diye mi yapmışlardı bilmem...Öyle de olsa, o cinayetlerin bir mümessili, ete ve kemiğe bürünmüş müsebbibi vardı...Mümessiller ve müsebbipler, sanıyorum hep beraber ‘mağdur’ niyetine kapı önünde beklemekteler...Yine ketempereye geliyoruz diye bir his var içimde her nedense...*****WHITNEY HOUSTON’IN KOKAİNDEN ÖLÜMÜ...Dün BBC international sitesi, “Whitney Houston’ın öldüğü otel odasının banyosunda katlanmış bir kağıt parçası, üzerinde beyaz toz kalıntıları olan kaşık ve bir ayna bulunduğunu” açıklıyor...Whitney Houston’ın, uzun süreli madde bağımlılığının bir işareti olarak gözenekli bir burna sahip olduğu ve otopsi raporunda, kokain kullanımı ve kalp yetmezliğine bağlı olarak öldüğü belirtiliyor...***Hafiyelik yapmayacağım herhalde...Kokaini nereden bulmuştu, niye kokain kullanıyordu, yazık günah değil mi herşeyi varken kokain kullanıyordu gibi, mediokr sorular sorup, hiçbir çare olmayacak vasat serzenişlerden kendime paye çıkartmaya çalışmayacağım...Çok sevdiğim, çok şeye sahip olmasını dilediğim, manevi kızım Ayşe Nazlı’nın fiziksel benzerliğinden, haz aldığım bir sanatçıydı Whitney Houston...***Dün benden “yaşam guruluğu ve felsefesi” üzerine öneriler almak için buluşan, çok eski bir dostum, “Üzerimde sürekli bir huzursuzluk var...” diyordu;“Ne istediğimi bilmiyorum... Gerginim ve bu iş böyle gitmeyecek diye düşünüyorum... Oysa dışarıdan herşeyim var gözüküyor... Fakat ben hiç mutlu değilim...” ***Ona dışarıdan bakıldığında Whitney Houston’ın da bir insanı mutlu edecek herşeyi var gibi gözüktüğünü anlattım...Bundan ikibuçuk yıl önce, benim de hayatta herşeyimin en mükemmel haliyle olduğunu zannettiğimi düşündüğüm bir 50. doğumgünü partisinden söz ettim...Oysa sadece bir yıl sonra elimde olduğunu zannetiklerimin yüzde 50’si yok olmuştu...Sahip olduklarımı elde ediş biçimimin, onları aynı zamanda kaybedebilecek bir düzeneğin ta kendisi olduğunu o zaman farkettiğimi söyledim...Çok çelişkili gibi görünen bir açıklamaydı...Oysa gerçekti...Hayat elde ettiğimizi sandığımız şeylerle mutlu etseydi bizleri, ‘dünyada en güçlü gözüken, ülkeler, devletler, insanlar en mutlular olurdu...’***Oysa en mutlu olanlar, bizim ya da dünyanın en güçlü gördükleri değil, gerçekte en güçlü olanlardı...Güç içsel bir referans, ruhsal bir dayanaktı...İnsanın gerçekten güçlü ve mutlu olması için, dış referanslara değil, içindeki referanslara yönelmesi, ruhunun isteklerini kavraması gerekiyordu...‘Herşeyi vardı onun için bu yola saptı’ gibi sümsük değerlendirmeler, hayatı anlamlandıramıyorlardı...Gerçekte dışarda herşeye sahip olma motivi, içindeki öz ruhuna sahip olamamaktan kaynaklanıyordu...İnsan ya da Whitney Houston gibi bir star dışardaki alkışlar ve sahip olduğu değerli şeylerle, içindeki öksüzlüğü giderebileceğini sanıyordu...Oysa herşeye sahip olsa da, bir süre sonra ruhundaki öksüzlüğü hala tamir edemediğini görüyordu...Dışarda sahip oldukları azalmaya yüz tuttukça da, içinde bir türlü tamir edemediği ruh öksüzlüğü büyüyordu...Ölümlere gebe tedarikler, herşeye sahip olmanın şımarık bir tezahürü değil, herşeye sahip göründüğü halde hiçbir şeye sahip olamadığını farketmenin çaresiz kaçamaklarıydı...Yaşam ancak içsel yolculuğun huzurunda, dışsal barışı sağlayabiliyordu...Whitney Houston’ın kokainden ölümünün bize gösterdiği gerçek maalesef buydu...*****Günün anlamlı sözüANI DEFTERİ TUTMAK...“Düzenli olarak anı defteri tutmak oldukça güçlü bir etkinliktir...Kendimizi daha iyi tanımamızı ve benliğimizle olan ilişkimizi güçlendirmemizi sağlar...Anı defteriniz kendinizi ziyaret ettiğiniz ve incelemeler yaptığınız bir yer olmalıdır...Onun sağladığı farkındalıkla, daha iyi seçimler yapabilmeyi güvence altına alırsınız...Yapacağınız daha iyi tercihler, hayatınızda daha iyi sonuçlar doğuracaktır...Robin Sharma...”***Günde 10-15 dakika içinizden geçenleri kağıda dökmek için kendinize zaman tanıyın...Yazdıklarınızı herhangi bir kişinin okuması önemli değil...Sizin kendi farkındalığınıza varmanız, o farkındalığı evrene ulaştırmanız ve kristalize kişisel seçimler yapmanız için gerekli bu küçük not biçiminde yazılar...Aklımızdan gün içinde binlerce düşünce akıp geçer...O binlerce düşüncenin içinde kaybolmamak için, isteklerimizi, amaçlarımızı, zevklerimizi ve sevdiklerimizi kağıda döktüğümüzde hem kendi farkındalığınızı hisseder, hem de evrene mesaj gönderirsiniz...Onları arada bir okumayıihmal etmeyin...Yazının sizi rehabiliteetme özelliği de yaşambonusunuz olacak...İyi yazmalar...

Devamını Oku

12 Eylül’de evimizdeki şömine...

5 Nisan 2012

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği ev, L biçimindeki geniş salonuyla, rahat, keyifli ve kaliteli bir evdi...Babamlar evi aldıklarında henüz beş yaşında bir çocuktum...Şömineyi hayatımda ilk kez satın aldığımız evin salonunda gördüğümü hatırlıyorum...“Odun falan yakılır” demişlerdi, “dumanı da bacasından çıkar...”Eve geçtikten bir süre sonra, babam ilk hevesle şömineyi yakmaya heveslendi...Çıtır çıtır ateşte, şömineyle birlikte evde değişik bir hava eserdi...Ancak bir süre sonra, hevesi geçti babamın, odun koymaz, şömine yakmaz oldu...Pirinçten yapılmış şık bir çerçeve satın aldılar şöminenin penceresine...Bir süre sonra salonun süs eşyası olarak kaldı o şömine...***Onbeş yıl boyunca o evde hiç kimsecikler o şömineye dokunmadı...Yakmaya kalkmadı...Odun alıp, romantik geceler yaratmadı...Batılı bir kültürün estetik birikiminden faydalanmaya yanaşmadı...Sonra bir gün 12 Eylül oldu...Ülkede ‘darbe’ vuku buldu...Hiç kimse ne olacağını bilmiyordu...Hiçbirimiz ne olacağını bilmiyorduk...Ben bir örgütün üyesi falan değildim...Ancak sadece fiili üyeler mi götürülecekler bilmiyordum...Silahla, patlayıcıyla, molotofla, bıçakla, kamayla, muştayla işim yoktu, olmazdı...Fakat sadece onları taşıyanlar ve kullananlar mı götürülecekti onu da bilmiyorduk...Günlük cinayetler bitecek diye nispi bir ferahlama, kimler götürülecek, neler gelecek diye de, insani bir sızlanma içindeydik...***Bol miktarda kitap vardı kütüphanemde...Gizli değil, dışarıda kitapçıda satılan kitaplardan...Ancak o satılanların hangisi sakıncalıydı, hangisi sakıncasız, kimseler bilmiyordu, darbenin acımasız ortamında...Yine de pek oralı olmuyordum...Beni alacakları, götürecekleri, sorgulayacakları bir şeyin olduğuna inanmıyordum...Gazeteciliğe o yıl başlamıştım...Her fırsat bulduğumda mahallede futbol oynardım...Bir öğleden sonra yine futbol oynamaya evin önündeki arsaya çıktım...Maç yaparken, bizim apartmanın bacasından siyah dumanlar çıktığını fark ettim...Henüz Eylül ayıydı, Ankara dondurucu soğuklarla karşılaşmamıştı, mutat bir yaz sonu esintisini yaşamaktaydı...Uzun bir süre devam etti bacadan çıkan siyah duman...Akşama doğru, maç yorgunu eve geldim, yemek yemek için masaya seyirttim...***O sırada onbeş senedir kullanılmayan şöminenin is içinde olduğunu fark ettim...Simsiyahtı şömine...‘Ne oldu’ diye sordum...‘Senin kitaplarını yaktık’ dediler...Yaşamları boyunca bu dünyalardan çok uzaklarda, güvenli limanlarda yaşamıştı hep annemle babam... Ancak bu işlerden toptan bihaber olan onlar bile durumdan vazife çıkartmış, ne olur ne olmaz diye, evde ‘kendilerine göre sakıncalı gördükleri bütün kitapları’ yakmışlardı...Mahallede maç yaptığım esnada, bacadan çıkan siyah duman, yakılan kitaplarımın gökyüzüne savrulan halinin karartısıydı...Hiçbir şey demedim...‘Yasak kitaplar değildiler ki onlar...’ gibisinden cılız bir itiraz yükseldi belli belirsiz...Başka söylenebilecek bir şey yoktu...Yasaksız olduğu zannedilen ne dergilerden, kitaplardan insanlar aylarca kodeste yatacaklardı o zamanlar daha bilmiyorduk...***Böylece evde onbeş yıl kullanılmayan şömine 12 Eylül günlerinde benim kitapları yakmak için kullanıldı...Sonraki günler, içeri giren arkadaşlar, çıktığında feleğini şaşırmış hale getirilen dostlar, bitmek bilmeyen baskınlar, tutuklamalar, yargılamalar arasında geçti...Ecevit’in bile hapse götürüldüğünü gördüğümde ‘sesini çıkartabilecek tek bir kişi bile yok bu ülkede’ değil mi demiştim...“Anayasa’ya Hayır”lar sadece yüzde 8 çıktı...“Evet” oyu atılması için psikolojik bir baskı vardı var olmasına da...Emindim ki o baskının zerresi dahi olmasa, en az yüzde 70, 12 Eylül Anayasası’na koşa koşa evet diyecekti...‘Zamanın Ruhu’ diyorlar şimdilerde ona...Bense yüzde 8’in içindeydim...***Dün günlük gazeteleri görünce bir irkilme geldi içime...12 Eylül generalleriyle alay eden başlıklarla çıkmıştı bütün gazeteler...İdeolojik gazetelerden maada, merkez medya dediğimiz günlük ortadan haberlerle haşır neşir gazeteler...Bana mısın demiyorlardı, dibine dibine vuran başlıklarla sıralanıyorlardı...Ürktüm...Çifte standarda, daha doğrusu, toptan standartsızlığa...O gazeteler ve benzerleri 12 Eylül’ü izleyen günlerde, o generallere ne güzellemeler yapmaktaydılar, bilirler mi o günleri yaşamayanlar...“Huzurun sesi, güvenin abidesi, Mehmetçiğin nefesi” esiyordu o gazetelere göre 12 Eylül günlerinde...“Selam sana Mehmetçik” başlıkları tank fotoğraflarıyla süsleniyordu...Hidayete mi ermişlerdi acaba bunca yılda?..Yoksa “güç” onların yeni “hidayeti”nin adı mıydı?..O günler “Selam sana Mehmetçik” diyen manşetler, bugün “mahkeme salonuna kafeste getirilsinler” sloganını seslendirmekteler...***Geçmiş bunca yılda, selam durmaktan, kafesle getirme şuuruna geçen bu ahali sanıyor musunuz ki, “darbelere karşı bilinçlenmiş bir demokrasi havarisidir?..”Yazık olur böyle düşünüyorsanız...“Güç merkezine ve muktedirine göre oynaklaşan”, her daim lince tevessül bir kesimin varlığını gördükçe Evren’le Şahinkaya’yı bile acıyla izlemekteyim...Şimdi beş generalin kürsüde bol apoletli üniformalarıyla durdukları günü hatırlıyorum...Anayasa oylamasından yüzde 92 çıkmasının demokratik zaferinden!!! kurum kurum kurulmaktaydılar...Bugün onları yıkılırcasına alkışlayan toplumu tanıyamıyorlar...“Kafeste getirilsinler” demiş bazıları onlar için...Durumu demokratik bir keyiften çok, güç merkezine ve muktederine göre oynaklaşan, hidayetsiz bir lincin, ızdırap veren görüntüleri olarak izliyorum...Yakılan kitaplar şimdi kim bilir hangi gökte bir zerre toz tanesi bile olamadan uçmaktadırlar...Ne denebilir ki?..Zavallı şömine...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“HAYIR DİYEBİLMEK”“Yaşamımızdaki önceliklerin belirgin olmadığı zamanlarda, her ricaya ‘evet’ demek kolaydır...Daha bilinçli hareket etmemizi sağlayacak, zengin ve ilham dolu gelecek imgesi, bize rehberlik etmezse, çevremizdekilerin bize ‘ne yapmamız gerektiğini’ dayatmaları kaçınılmaz...Eğer kendi önceliklerimiz programımız içinde yer almazsa, başkalarının öncelikleri programımıza girecektir...Çözüm, yaşamımızın en değerli amaçları konusunda net bir fikre sahip olmak ve çevrede sizin önceliklerinize uymayan dayatmalara kibarca ‘hayır’ demeyi öğrenmektir...Robin Sharma...”***Hayatımızın en şifreli ve çözülmesi güç düğümlerinden biri, ‘yaşamımızın değerli amaçları konusunda net bir fikre sahip olmamamızdır...Kendi önceliklerimiz yerine başkalarının önceliklerine açık olma’ durumudur bu...Çevremizde birçok insan, günlük bir hayhuyun içinde koşturup dururlar...O insanlar, günün her saati dolu oldukları vehmindedirler...Hep bir yerlere yetişmek durumunda, hep bir şeyler yapmak zorundadırlar...Oysa bir sakinleşip, kendi iç sesimizi dinleyebilsek, ‘hayatın bizim için anlamını ve amacını belirler’, bu amaca ulaşmak için kendi önceliklerimizi bir kağıda yazarak saptar ve sadeleşiriz...Sadeleşmek, dışarda nedensiz biçimde yürüttüğümüz koşuşturmamızı sonlandırır...***Bir yerlerde niçin illa ki bulunmak istiyoruz?..Niye kendimizi illa orada göstermek istiyoruz?..‘Canım sıkılıyor, hadi şuraya gidelim’ gibi başıboş, amaçsız ve ruhumuza şifa vermeyecek eylemleri niye yapıyoruz?..Günde sadece yirmi dakika, kendinizle başbaşa kalarak, gerçekte ne istediğinizi, ne amaçladığınızı, nerede durduğunuzu, neyle mutlu olacağınızı düşünürseniz, gününüzü kendi gerçekleriniz ışığında, anlamlı geçirebilirsiniz...Dışarıya bakmayın...İçeriye bakın...Sizi mutlu ya da mutsuz edecek olan dışarıda yaşayacaklarınızın içerideki yansımalarıdır...İçinizdeki gerçeği ortaya çıkartırsanız, dışarıyı mutlulukla yaşarsınız...Dingin, keyifli, ne istediğini bilen, hayatı dolu yaşayan, önceliklerinin farkında birisi olursunuz...Başkalarının öncelikleri, başkalarının öncelikleridir...O önceliklerle hareket ederseniz, ruhunuzu keşfedemeden, oradan oraya savrulur gidersiniz...Kendinizi gerçekten dinlediğinizde, sürekli bir koşuşturma içinde olmak zorunda olmadığınızı göreceksiniz...

Devamını Oku

12 Eylül yargılaması başlarken...

4 Nisan 2012

Bugün 12 Eylül yargılanmaya başlıyor... Bu yargılama Türkiye’de bir daha darbelerin olmaması için sembolik olarak önemli...Darbelerden çıkıp, demokratik ve sivil bir toplum oluşturabilmek için gerekli...Müdahiller olacak, acı çekenler konuşacak her şey yürümeli...***Fakat benim milletin bir bölümünden, bazı kalemlerden, bir kısım sivil toplum önderinden küçük bir ricam olacak...Eleştiren, mahkum eden, geçmişin hesabını gören çok olacak elbette bugün...Bazıları diyorum, o günleri yerin dibine batırırken, zamanında kendi söylediklerini de hatırlamalılar...Kendi psikolojisini hatırlamayıp, çok sallayanlar sonra vicdanlarıyla başbaşa kalırlar...Hayatta en kötü şey, sızlamakta olan bir vicdanla başbaşa kalmaktır...Yoksa elbette darbesiz demokrasi en güzelidir...Ve elbette 12 Eylül’ler bir daha gerçekleşmemelidir... *****İRAN, SURİYE OLAYI VE UZAKLAŞAN AVRUPA BİRLİĞİ...Amerika ve İngiltere’nin başını çektiği uluslararası grup, Arap Baharı’ndan başlayarak, Suriye ve İran’ı dizginleyecek baskıları gündemde tutmaya çalışıyor...Türkiye de bu saflaşmada, komşu olduğu Suriye ve İran’ı tamamen yalnızlaştırmadan barışçı bir çözüm bulmaya çalışıyor...Fakat taraflar bir türlü pozisyonlarını yakınlaştırmıyor...***Dünya uzun zamandır, Amerika’nın başını çektiği tek merkezli bir sistemle yönetiliyor zannedilse de, gerçek pek öyle değil...Avrupa’da Almanya’nın başını çektiği ve Rusya ile Çin tarafından desteklenen bir ittifak daha var...Bu ittifak gerek Suriye’de, gerekse İran’da halihazırdaki rejimlere, geri atım atmamalarını öğütlüyor...Uzun süredir ne İran’da, ne Suriye’de yeni bir çözümün kapıda görünmemesinin nedeni, bu uluslararası mücadele...***Diyeceksiniz ki, mücadele etmişler, ayrışmışlar bize ne?..Oysa bizi çok yakından ilgilendiriyor bu ayrışma ve mücadele...Biz uzun zamandır bölgede etkili bir güç olmak istiyoruz...Ancak bu gücü Avrupa Birliği’nin çatısı altına lehimlemeyi düşünüyoruz...Siz bakmayın “bizi zaten almazlar” laflarına, uluslararası politika bir ittifaklar ve ihtiyaçlar sinsilesidir ve ihtiyaç duyulduğunda kendimizi bir anda birliğin içinde buluveririz...Şimdi Almanya ve ona bir miktar yakın duran Fransa, Türkiye’nin bölgesel rolünden ve ittifaklarından pek memnun değil...Memnun olmadığı için, etkin olduğu Avrupa Birliği’nde Türkiye’yi iyice dışarda tutma hevesinde...Amerika’yla Almanya’nın korakor rekabet ettiği bir dünya düzeninde, Türkiye’nin Avrupa Birliği rüyası bir hayalden öte değil...Avrupa Birliği’ne girememek, Türkiye’yi kaçınılmaz olarak kendi demokrasisini kendi kurmak zorunda olan bir ülke haline getiriyor...Tarihi çatışmaları ve cepheleşmeleri çok yüksek olan bir ülke için, hayırlı bir durum değil bu...Avrupa Birliği bir demokrasi standardı, bir hukuk içtihadı...Ekonomik olmaktan ziyade bu konular Türkiye için hayati...Uluslararası konjonktür, Türkiye’nin bu hayati durumunu bloke etmekte sinsi sinsi...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜÇOK SAYIDA RUH EŞİNİZ OLACAK HAYATTA...“Tıpkı evinizden işinize gidebileceğiniz birçok yol olduğu gibi, sizi yaşamanız gereken o büyük hayata götüren birçok yol vardır...Oraya ulaşmak bir çeşit yuvaya dönüştür...Sizi kaderinize götürebilecek birçok mesleği seçebilirsiniz...Aynı şekilde, her biri bünyesinde sizin için farklı bir dersi barındıran çok sayıda ruh eşiniz de vardır...Hepsi birden büyümenize yardım etme ve içinizdeki iyiliği çıkarma becerisine sahiptir...Unutmuş olduğunuz mükemmellik, korkusuzluk ve sevgi evine ulaşmak varoluş amacınızdır... Seçtiğiniz yol uzun bir yolculuk anlamına gelebilir...Bir başkasıysa düz bir yolda, bulutsuz, mavi bir gökyüzü altında varacağımız yere giden ekspres yol olabilir...Geniş anlamda bunun hangisi olacağı, yolculuk esnasında aldığınız kararlarla belirlenir...Siz yaşam hikayenizin yazıldığı metnin yardımcı yazarısınız...Robin Sharma”***İnsanlığımızdaki amaç içimizdeki iyiliğin ortaya çıkmasıdır...Unutmuş olduğumuz mükemmellik, korkusuzluk ve sevgi evine ulaşmak bizim varoluş amacımızdır...Hayatımızda seçtiğimiz meslekler, aşklar, birliktelikler, bize farklı dersleri vererek büyümemize yardım etmek için varlar...Hayatı bu şekliyle okursak, bir amacımız, bir yolumuz, bir güzergahımız olur...Hayatımızda birçok ruh ikizimizin olabileceğini, karşımıza çıkanların bize, içinizdeki mükemmellik ve iyiliği çıkartabilmek yolunda dersler verdiğini fark ederiz...***Önceleri mesleğimiz her şeyimizdir...Kimliğimiz, varlığımız, aidiyetimiz, sıfatımız...Oysa bir süre sonra mesleklere ait olmaktan vazgeçmemiz gerekir...Meslekler bize ait olurlar ve bizim gelişimimize katkıda bulunurlar...***20 yaşından 43 yaşına kadar 23 yıl boyunca, bir gün, bir gece sektirmeden “haberci” olarak yaşadım...Habercilik kanıma işlemişti... O benim ait olduğum bir meslek olmanın ötesinde, benim özdeşimdi, aidiyetimle birlikte kimliğimi belirliyordu...Davranış biçimlerim, kendimden öte bir habercinin idealize edilmiş bir davranış biçimleriydi...Kendimi tanımlarken ‘haberci’ olarak tanımlıyordum...Tıpkı özel hayatımda aşık olduğum kimi zamanlarda kendimi birlikte olduğum kadınlarla birlikte tanımladığım gibi...Birçok gazeteci ünlülerle ilişkilerini kapalı kapılar ardında, gizli kapaklı yaşarken, ben kimi ilişkilerimi göz önünde yaşamaktan çekinmiyordum...Bu bir reklam ve promosyon dürtüsü değil, aşık olduğum zamanlarda kendimi beraber olduğum kadınlarla, birlikte tanımlama içgüdüsüydü...Bu nedenle acayip saldırıların hedefine oturtuldum...“Bir habercinin ne işi var bu hayatlarda denecek olayların ve eleştirilerin göbeğinde buldum kendimi...”***Oysa kendimi kimi zaman birlikte olduğum kişiyle ve ait olduğum meslekle tanımlama arzum her şeyin önündeydi...Bu basit gerçeği anlamayanlar, aşklarımı ve hayatımı reklam amaçlı kullandığımı sanıyorlardı...Bazı sazanlar “benden ilham aldığını zannederek ilişkilerini reklam amaçlı ayyuka çıkardılar...”Fakat beklenen olmadı, ilişkileri reklama oturmadı...Bendeniz ise gerek habercilikte gerekse aşklarda kafam gözüm yarıla yarıla yürümeye devam ettim...Kendimi mesleğime ait ve birlikte olduğum kimi kadınlarla tanımlamış olmakta hiç sakınca görmüyordum...***Ancak gün geldi, kendimi artık ne “habercilik”le, ne de yaşadığım “aşk”larla tanımlayamaz hale geldim...Alacağım dersleri almış, yaşayacağım tecrübeleri yaşamıştım...Şimdi hayat yolculuğunda başka yerlerden başka derslere ihtiyacım vardı...Yazarlık serüveni başladı ve entellektüel meraklar beni başka yerlere savurdu...Çocuklarımın dünyaya gelmeleri ise, hayata bir çocuk gibi yeniden başlattı beni... Eksik yaşadığım çocukluklar, es geçtiğim meraklar, vakit bulamadığım oyunlar, yok farz ettiğim yazlar, okuyamadığım kitaplar, gidemediğim sinemalar, gezemediğim kıtalar, izleyemediğim maçlar, velhasıl yaşayamadığım hayatlar beni derinden dürtmeye başladı...***Yeni dersler almanın, yeni derslerden yeni mükemmellikler yaratmanın, içindeki iyiliği ortaya çıkartacak acılarla yüzleşmenin zamanı gelmişti...Artık bir “haberci” aidiyeti benim yaşam yolculuğumda pek bir anlam ifade etmiyordu...İri puntolarla yaşanan “Büyük Aşk”ların da bir tanımlama yaratmadığı gibi üzerimde...Geçmişe takılı kalıp yeni dersler çıkartmaya kalkışmasam, ruh yolculuğuma tazelenerek devam edemeyecektim...Kendi kendimi tekrarlayan, ruhunu tekamül ettiremeyen bir sabit nokta durumuna düşecektim...Yeni dersler, yeni maceralar, farklı deneyler, belki beni “sahnelerin spot ışıklarından uzaklarda gösteriyor” olabilir bazılarına...Umurumda bile değil...Çünkü benim yolumda eski sahneler artık çok da değerli değil!..

Devamını Oku

Bin tane Del Bosque’ye seni değişmem Carvalhal...

3 Nisan 2012

Hiç hak etmediğin bir şekilde Beşiktaş’tan gönderiliyorsun...Ne aldığın sonuçlar...Ne yarattığın sempati...Ne taç çizgisi boyunca yumruk havada gösterdiğin gol sevinci...Ne pardösüyü andıran siyah mont... Ne mütevazılığın...Ne içtenliğin...Ne samimiyetin...Ne her Beşiktaşlı’nın gönlünde yatan Kolej hocasını andıran vücut dilin...Ne Avrupa Ligi’nde 16’ya soktuğun onbirin...Ne play-off’ta mücadeleye hazırladığın onsekizin...Ne yönetimsiz, ne geleceksiz, ne parasız geçirdiğin günlerin...Ne Quaresma’dan yediğin küfürler...Ne Tayfur’un altında kaldığın en derin çaresizlikler...Ne yine de yüzünden eksilmeyen tebessümler...***Ne Beşiktaş’a kattığın sevgi...Ne takıma kattığın inanç...Ne nüfusunu aldığın şehrin takımını elerken, elaleme verdiğin ibret...Ne Guti’yi gönderirken gösterdiğin cesaret...Ne Quaresma’nın küfürüne gösterdiğin hüsnüniyet...Ne Fernandes’i, Cenk’i kazanırken gösterdiğin basiret...Böyle gönderilmeyi hak etmemişti...Seni hiç yakından tanımadım...İki satır konuşmadım...Heyhat bil ki;İyi Beşiktaşlılar seni iyi tanıdılar...Taraftarlar seni iyi okudular...Onlar bir maçın 10. dakikasından, o gün takımın ne yapacağını okurlar... Onlar adamdan anlarlar Carlos Carvalhal...Senin içi gülen gözlerinden...Samimiyetinden...Çalışkanlığından...Kaprissiz fedakarlıklarından...Beşiktaş’a uyan karakter yapından... Adam gibi adam olduğunu çoktan anlamışlardı...Kulüplerde birileri gelir, birileri gider elbet...Baki kalan bu gökkubbenin altında, tribünlerden gelen bir hoş sadadır...Emin ol bin tane Del Bosque’ye bir tane Carvalhal’i değişmem...Kariyeri bilmem...Kalbin derinliklerindeki iyi niyet bana öyle söyler...Ben kariyere bakaraktan Beşiktaşlı olmadım ki...Kalbin derinlikleri, sevgi ve iyi niyet Beşiktaşlı yaptı beni...Derin şükranlarım senin olsun Carlos Carvalhal...Beşiktaşlı’yı, Beşiktaşlı gibi hissettirdiğin için bütün bir sezon boyu...Şimdi artık yöneticisi değilim Beşiktaş’ın...Fakat yine de geçer akçedir belki bu mektup mütevazı bir referans niyetine... Bir eski Beşiktaş yöneticisinden, kağıda çiziktirilmiş birkaç satırdır bunlar nihayetinde...Sağlıcakla kal arkadaş...Kalplerimiz seni unutmayacak...*****FBI AJANINDAN, İNSANLARIN BEDEN DİLİ...“Masanın bir ucunda oturan sakin tavırlı adam, karşısındaki FBI ajanının sorgusuna, dikkatlice oluşturduğu cevaplarını vermekteydi...Aslında adam, cinayet davasında esas şüphelilerden biri olarak görülmüyordu...Suçun işlendiği esnada, başka bir yerde olduğunu inandırıcı bir biçimde ortaya koymuştu ve sesi içten geliyordu... Ajan gene de sorularını sürdürdü...Rızası alınan şüpheliye, cinayet silahıyla ilgili bir dizi soru yöneltildi...‘Bu suçu siz işlemiş olsaydınız, tabanca mı kullanırdınız?..’‘Bu suçu siz işlemiş olsaydınız, bıçak mı kullanırdınız?..’‘Bu suçu siz işlemiş olsaydınız, buz kıracağı mı kullanırdınız?..’‘Bu suçu siz işlemiş olsaydınız, çekiç mi kullanırdınız?..’***Cinayette bu sihalardan biri olan buz kıracağı kullanılmış ancak bu bilgi kamuoyuna sunulmamıştı...Bu nedenle gerçek cinayet silahının hangisi olduğunu yalnızca katil biliyordu...FBI ajanı, silah listesini okurken, bir yandan da dikkatli bir şekilde şüpheliyi inceledi...Sıra buz kıracağına geldiğinde, adamın göz kapakları indi ve bir sonraki silah okunana dek gözleri kapalı kaldı...Ajan tanık olduğu bu tepkinin ne demek olduğunu anlamıştı...Bu andan itibaren, dava açısından ikincil derecede önem ifade eden adam, soruşturmanın bir numaralı şüphelisine dönüştü...Adam bir süre sonra suçunu itiraf etti...***FBI ajanı Joe Navarro, insanların ne düşündüğünü, davranışlarını, nasıl tasarladıklarını ve söylediklerinin doğru olup olmadığını çözümlemek için, bütün profesyonel yaşamını, sözel olmayan iletişim -yüz ifadeleri, el kol hareketleri, fiziksel hareketler, vücut mesafeleri, dokunma, vücudun duruşu, kılık kıyafet- üzerinde çalışarak, teknikler geliştirerek ve bu teknikleri farklı olaylara uygulayarak geçirdi...”***Pazar günü kitapçıda dolaşırken Alfa Yayınları’ndan çıkan “Beden Dili” isimli kitap ilgimi çekti...NLP çalışırken, Metin Çınaroğlu, “Abi” demişti, “Her insanın belirli bir şeyi yaparken kullandığı bir vücut dili vardır... Mesela bir insan yalan söylerken her seferinde mutlaka benzer bir hareket yapar... Biz o hareketleri gözleriz... O hareketlerden karşımızdaki insanı çözeriz... Söylediklerinden çok, söyleme biçimleri, ses tonları, mimikleri ve davranışları onları ele verir...”FBI ajanı Joe Navarro şöyle diyor:“Gözler kalbin aynasıdır...Gerçek hisler yüzde gizlidir...Başparmaklar, ayaklar ve gözbebekleri ruh halimizi ortaya koyar...Kendimize duyduğumuz güveni konuşmamızdan önce bedenimiz yansıtır...Karşımızdakini ikna etmenin en önemli yöntemi beden dilini kullanmaktır...İnsanlara güven vermek göründüğü kadar zor değildir...Otoriteyi hem kurmak, hem de yıkmak beden dili ile mümkündür...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜNEYLE MUTLU OLURSUNUZ?..“Belirli şeyleri elde ettiğinizde mutlu olmazsınız... Mutluluk belirli düşünceler ve belirli duygulara sahip olduğunuzda gelir...Mutluluk hayatınızdaki olayları yorumlamanız sonucunda oluşan zihinsel bir durumdan başka bir şey değildir...Robin Sharma”***Sanırım bugüne kadar ortaya konmuş en güçlü “mutluluk” tanımlamalarından biri Robin Sharma’nın tarifi... Mutluluğu “kendinizin olayları yorumlama biçimi” olarak en gerçekçi şekliyle tanımlarsanız, ‘mutluluğun dışarda değil, içinizde olduğunu’ kavrarsınız...Gerçek şudur...Dışarda olan olaylar tek başına bizi mutlu etmezler...Dışarda olan olayları, bizim yorumlama biçimimiz bizi mutlu veya mutsuz eder...Hayatınızda ‘para kazanarak’ mutlu olacağına inanmışsanız, para kazanmadığınızda ‘mutsuz olursunuz...’Aslında çoğu zaman, çok para kazandığınız zamanlarla, daha az para kazandığınız zamanlarda, yaşam biçiminiz çok değişmez...Ancak siz değişmiş gibi mutlu ya da mutsuz olursunuz...Çok kazanmayı mutlulukla özdeşleştirir, az kazanmayı mutsuzlukla nedenselleştirirsiniz...***Oysa yaşam guruları, ‘mutluluk’ reçetelerinde ‘dış referanstan çok iç referanslara’ yönelmenin doğru olduğunu söylerler...Mutluluk, içinizde keşfedeceğiniz bir duygudur...Dışınızda değil...İçinizde çıkacağınız yolculuk onun için çok önemlidir...Dışarıda sahip olduklarınızla değil, kendi içsel gerçeklerinizle tanıştığınız ölçüde, onları kavrayıp isteklerinizi yaşadığınız seviyede mutlu olacaksınız...***Bana hep şunu soruyorlar;- “Mutsuz olmayı nasıl engelleyebiliriz?..”Onlara şöyle cevap veriyorum...- “Mutlu olduğunuz şeylerden vazgeçerek...”Ne kadar ters bir cevap değil mi?..Oysa sizi mutsuz eden şeyleri dikkatlice analiz ederseniz, sizi mutlu eden şeylerin olmamasının sizi mutsuz ettiğini hissedersiniz...Mutluluğu ve mutsuzluğu dışınızda aradığınız müddetçe, mutlu olacağınız zamanlardan çok, mutsuz olacaksınız...Mutluluğu ancak içinizde hissetmeye başlarsanız, mutluluk elinizde olacak...Kendinizi ve kaderinizi yönetmeye başlayacaksınız...Nelson Mandela’nın söylediği gibi;- “Onların elinden, beni yıkacaklarını düşündükleri silahı aldığımda, artık bana yapabilecekleri bir şey kalmıyordu...”

Devamını Oku