Haberin Devamı
Sezon başlarken Lig TV’de, Süper Lig’in bütün teknik direktörlerinin toplandığı açık oturum gözümün önüne geliyor şimdi...
Fatih Hoca, kinayeli bir tavır, ironik bir duruş ve müstehzi bir yüz ifadesiyle, “Play-off’un niye yapıldığını da hala anlayamadık ya...” diye söyleniyordu...
Umuyorum dün gece Fenerbahçe-Antalyaspor ve Samsun-Sivas maçlarını izleyip play-off’un, sezon sonu maçlarda şikenin nasıl önünde set oluşturduğunu kendi gözleriyle görmüştür Fatih Hoca...
Futbolun çok bilmiş ulemasından umudum yok...
Onlar gördüklerini de anlamaya yanaşmazlar...
Ancak Fatih Terim ciddi bir futbol adamı...
O futbolu güzelleştirecek şeyleri es geçmez...
İstanbul’da Fenerbahçe-Antalyaspor maçı oynanıyor...
Play-off olmasa, o maç Fenerbahçe’nin galibiyetiyle mümkün değil bitmezdi...
Niye bitmez?..
Çünkü, maç esnasında ‘hatır şikesi’ denilen şey devreye girer, Antalyalı futbolcular ikili mücadelelerde Fenerli futbolcuların kulaklarına yalvarır yakarırlar...
“Girmeyin topa bu kadar sert Allah aşkına!.. Küme düşeceğiz...”
İddiası kalmamış, hiçbir insan evladı, bu yakarış karşısında bütünüyle duyarsız kalmaz...
Gireceği ikili mücadeleleri biraz es geçer, çok fazla asılmaz, ‘rakip takım da bir puan alsın ne olacak, ben zaten Şampiyonlar Ligi’ne gidecek puanı almışım’ der, maçı ölümüne oynamaz...
Seyircisi de bastırmaz, tribünü de takımını tetiklemez...
Beşiktaş’ın 2003-2004 sezonunda İstanbul’da oynadığı Sebat maçı gözlerimin önünde...
Ligden kopup büyük düşüş yaşayan Beşiktaşlı futbolcular maçta bile değillerdi ve ölümüne giren Sebatlı futbolcular karşısında İstanbul’daki maçı kaybettiler...
Dün Fenerbahçe, ‘ben nasıl olsa ikinciyim Şampiyonlar Ligi’m garanti’ demeyip, maça asıldı ve yenilgi halinde küme düşme ihtimali büyük olan Antalyaspor’a acımadı...
Maç 2-0 Fenerbahçe’nin galibiyetiyle son buldu...
Herkes bu sonuçla Samsunspor’un kümede kalmasını bekliyordu...
Çünkü Samsunspor kendi sahasında Sivasspor’u konuk ediyordu...
Kendi evindeki o maçı alırsa, Samsun kümede kalacak, Antalya düşecekti...
Bir takımın kendi evindeki son maçını kazanıp, kümede kalması beklenirdi...
Üstelik aynı şey Sivaslı futbolcuya da yapılır, ikili mücadelelerde ‘Küme düşeceğiz asılmayın ne olur’ diye yakarılırdı...
Fakat herkesin unuttuğu birşey vardı...
Samsunspor’un rakibi Sivasspor, bu maçtan puan alamazsa 5.’likle 8.’lik arasındaki gruba kalamıyor, bu durumda UEFA şansını yitiriyordu...
Sivas da UEFA’ya katılabilmek için ligin son maçında bütün gücüyle maça asıldı...
Böylece büyük sürpriz yaparak Samsun’u deplasmanda mağlup etti ve ilk 8’e kaldı, Samsun’u da son maçta Süper Lig’den gönderdi...
Bırakalım play-off’da oynanacak maçların heyecanını, arka arkaya gelecek derbilerin keyfini...
Sadece bu olay bile play-off’un Türkiye’ye ‘şikenin azaltılması’ için ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor...
Bu söylediklerim hatır şikesi...
İddiasız takımlara verilecek şike ve teşvik iddialarını da üstüne ekleyin...
Play-off gelecek sezonlarda hiç tartışmasız devam etmeli... Şikeye neden olan doğal sit alanını sınırlandırıyor, son maçlarda ligin en az 12 takımını bir iddia uğruna istim üzerinde tutuyor, hatır şikesini yok ediyor, teşvik ve şikeye set çekiyor, üstelik bir de sezon sonu arka arkaya şampiyonluk derbileri heyecanı yaşatıyor...
İlk gününden beri Türk futbolu için çok gerekli dediğim play-off’un geçen yılla bu yıl arasında, şike olgusuna olumlu yönde kattığı ‘doğal fark’lar şükür ki gözümüzün önünde...
Futbolun eyyamı bol uleması bunu anlamak istemez...
Benim umudum Fatih Hoca’da...
Bilmem anlatabiliyor muyum Fatih Hoca?..
İYİ Kİ ŞİMDİ ÇOCUK YAPMIŞIM... ÇOCUK GÖRDÜĞÜNÜ YAPIYOR...
Geç çocuk yapmanın avantajları var...
Hayatta daha bir durmuş oturmuş oluyorsunuz...
Ne istediğinizi, neden istediğinizi, daha iyi biliyor çocuğunuza ona göre bir çerçeve çizebiliyorsunuz...
Buna karşın minik çocuklarınızın bitmek tükenmek bilmez ‘saklambaç oynama ve koşup kaçma’ isteklerini, sınırsız şekilde kaşılayamıyorsunuz...
Bir süre sonra ne kadar çabalarsanız çabalayın çocuklarla saklambaç oynamaktan sıkılıyorsunuz...
Ancak bir konu var ki;
‘İyi ki’ diyorum, “hayatımın televizyon programlarından çok, kitapla, yazıyla ve çiziyle meşgul olduğum dönemde oldu bu çocuklar...”
Mina’nın en büyük keyiflerinden biri, babasının çalışma odasına dalıp, kitap karıştırmak mesela...
Karıştırdığı kitapları ‘babası gibi okuduğunu göstermek istercesine sayfalarını çevirip duruyor...’
Bu arada “baba ben kitap okuyorum” diye seslenmeyi de unutmuyor...
Poyraz ise, kitap okumaktan çok, bilgisayar başına geçip, babası gibi yazı yazmaya özeniyor...
Ne zaman görsem, bilgisayarın başında babası gibi klavyeyle dövüşürken yakalıyorum onu...
Çocuklarımın konsantre masa ışığıyla aydınlatılmış, boydan boya kitaplarla kaplı odada yaşamalarından hoşnutum...
Biliyorum ki, çocuk ne görürse ilerde onu uyguluyor...
Evlerinde doğru düzgün kitaplık olmayan ailelerin, televizyon seyretme dışında bir meşgalesi bulunmayan ebeveynlerin çocuklarına “niye kitap okumuyorsun” demelerinin ne kadar abes olduğunu biliyorum çünkü...
Çocuk çevresinde neyi görürse ona özeniyor, onu yapmaya gayret ediyor...
Evde sürekli dizi izleyen bir ailenin çocuklarının, kitap okuma ihtimali hemen hemen yok denecek kadar az...
Bilgisayarda araştırma yapmak yerine, dedikodu ve porno sitelerini, ziyaret eden babaların çocukları ise en iyi ihtimalle Tetris oynayacaklar...
Benim çocuklarım, bunlardan maada entellektüel olacaklar falan gibi iddialarım yok... Sadece onlara kitaplarla dolu bir odayı çerçeve olarak vererek, gelişimlerine bir parça gayret ettiğimi söylemeye çalışıyorum... Sizin de öyle yapmayı düşünmeniz için...
Gerisi çocuklara kalmış...
Bol kitaplı Pazar’lar...
MADDECİ Mİ MANEVİYATÇI MISINIZ?..
Hafta içinde sohbet ettiğim bir arkadaşım, “Kendini geliştirme yöntemlerini uygulayan bir sürü kişi var etrafımda...” diyerek sordu;
“Ancak hiçbirinde doğru düzgün bir gelişme, bir tekamül, bir mutluluk ve huzur görmüyorum... Bir tek sizin yüzünüze yansıyan bir ‘aşmış’ havanız var... Bana tavsiye edebileceğiniz metinler ya da kitaplar var mı?..”
Arkadaşım doğru söylüyor...
Etrafta görülen ‘yarım porsiyon yaşam gurularının’ ne kendilerine ne de çevrelerine verbilecekleri bir mutluluk reçetesi, bir tekamül sinsilesi, bir farkındalık seçiciliği yok...
Basit ‘rahatlatma teknikleriyle’ asprin vermeye çalışıyorlar insanlara...
Bugün Pazar...
Arkadaşımın söylediklerinden hareketle size sindire sindire okumanızı istediğim bir tekst seçtim...
Aşağıdaki satırları yazan Deepak Chopra, Amerika’da yaşayan Hint kökenli bir tıp doktoru ve dünyada ‘yaşam guruluğu’ alanındaki en değerli kişilerden biri sayılıyor...
“Yeni Delhi’de bir tıp öğrencisi olarak yirmibir yaşıma bastığımda, çevremde iki tip arkadaş seçeneği vardı...
Birinci arkadaş tipi, maddeciydi...
Öğlene doğru yataktan kalkıyor, herkesin Cola ve Beatles plaklarıyla dans ettiği gece boyu süren partilere gidiyor...
Sigarayı, kadınları ve ithal Skoç viskiden daha ucuz olan kaçak içkileri keşfetmişlerdi...
Maneviyatçı arkadaş tipi ise şafakla birlikte kalkıp, -maddecilerin akşamdan kalma halleriyle eve döndükleri anlarda- tapınağa gidiyor, bir çanaktan pilav yiyor ve genellikle aynı çanaktan su veya çay içiyordu...
Tüm maddeci tiplerin Hintli, tüm maneviyatçıların da Batılı olmaları nedense o zamanlar bana garip gelmemişti...
Oysa Hintliler evden çıkıp Cola’nın, iyi tütünün, ucuz viskinin bol olduğu bir yere gitmek için sabırsızlanıyorlardı...
Batılılar ise, Hindistan’da insanları havaya kaldıran, dokunarak şifa dağıtan türden kişilerin nerede olduklarını sorup duruyorlardı...
Hintli sınıf arkadaşlarım kolay yolu seçtiler...
Çünkü para ve maddi şeyleri bulmak pek zaman almıyor...
Diğer yandan Batı’dan gelen maneviyatçı tipler de ‘aradıkları kutsal adamı’ bulamadılar...
Sorunun ‘kutsal adamların’ ender bulunan kişiler olmasından kaynaklandığını sanırdım...
Şimdi ise ‘yüce bir hayat’ isteğini sağlayan şeyin ‘aradığınız şeyin kendiniz olduğunu farketmenize’ bağlı olduğunu anladım...
“Aradığınız şey kendinizsiniz...”
Dışınızda aramak yerine, kaynağa gidin ve kim olduğunuzun farkına varın...
Aradığınız şey para veya Tanrı değil...
O halde A noktasından B noktasına ulaşmak fikrinden vazgeçmelisiniz...
İyi kötü, kutsal sakil gibi fikirleri terketmelisiniz...
Aradığınız şey sizsiniz...
Kendinizi ararken yolunuza çıkacak tuzaklar şunlardır:
“Nereye doğru gittiğini bilmek...
Oraya doğru ulaşmak için didinmek...
Başka birisinin yol haritasını kullanmak...
Bir zaman çizelgesine göre hareket etmek...
Bir mucizeyi beklemek...”
Ancak bu tuzaklara sapmazsanız kendi doğal arayışınızı gerçekleştirebilirsiniz...”

