Haberin Devamı
Ne kadarını 12 Eylül’cüler darbeyi tezgahlamak için yaptılar bilmem, fakat bu ülkede güpegündüz gencecik insanlar katil kurşunlarla öldürüldüler...
Cezaevlerinde, sorgu merkezlerinde işkencenin en ağırı, en beteri, en katili, en acımasızı gencecik insanlara uygulandı...
Ölümlerden ölümler beğendirildi...
İşkence odalarının girişine “Burada Allah yoktur” yazıları yazıldı...
Bunları yapanlar neredeler?..
Emekli mi oldular?..
Halen acaba hangi görevdeler?..
12 Eylül davası, “Bir daha darbe olmaması” için sembolik bir anlam taşıyabilir...
Oysa o darbenin gençliği elinden alınan gerçek mağduru 78 kuşağı için önemli olan “Bir daha işkencenin, şiddetin olmaması, bir daha işkence tezgahlarında insan hayatlarının karartılmaması, polis sorgularında gencecik insanların intihar süsü verilerek öldürülmemesi, zulmün bu ülkede tedavülden kaldırılması, insanların evlerinin içinde öldürülmemesi, boğazlanarak katledilmemesi, üniversite önlerinde güpegündüz çapraz ateşlerde can vermemesi, yollarda sokaklarda kim vurduya gitmemesidir...”
12 Eylül yargılaması, seçilmiş siyasi iktidarların, askeri darbelerle yıkılmasını önlemeyi amaçlayabilir...
Amaçlasın, hiçbir itirazım yok...
Fakat bizler, “ölümlerden ölümler seçen bir kuşaktan geliyoruz...”
Bizler, darbe sırasında değil, darbeden önce sivil ellerin açtığı ateşlerde, polis nezarethanelerinde, toplumsal linçlerde öldürülmeye başlandık...
Darbe bütün bunların üzerine geldi...
O da tankla herkesin üzerinden geldi ve geçti...
İşkenceler katmerlendi...
Ölümler yasal zemin kazandı...
Hapisler doldu taştı...
Darbenin bir kendisi, darbenin bir de öncesi var...
Darbenin öncesini unutup, ‘cinayetleri, yaralamaları, yollarda sokaklarda estirilen terörleri, hepsini mazide bırakıp’ hep beraber darbe mağduru sayılacaksak, ben müsaadenizle size katılmayayım...
Kendi mağduriyetimi kendim yaşayayım...
12 Eylül’ü, 12 Eylül 1980’de yaşamaya başlamadım ben...
Onun müsebbipleriyle, mağdur niyetine tiyatro oynayamam, kusura bakmayın ben...
80 darbesinin 12 Eylül’üne gelene kadar kabuslarla, ölümlerle, işkencelerle dolu beş Eylül geçirdik biz...
80 darbesi, parlamentoya, anayasaya, siyasi partilere karşı yapıldı...
78 gençlik kuşağına yönelik darbe ise Eylül 1975’te başladı ve ölümlerden ölüm beğendirilerek, işkencelerden işkence seçtirilerek 80’e, bilahare 85’e 90’a kadar devam etti...
Katiller ortalıkta cirit attı...
Gencecik insanlar orta yerde öldürüldü kaldı...
Darbe öncesi ölümlerin bütününü ‘darbeye gerekçe olsun’ diye mi yapmışlardı bilmem...
Öyle de olsa, o cinayetlerin bir mümessili, ete ve kemiğe bürünmüş müsebbibi vardı...
Mümessiller ve müsebbipler, sanıyorum hep beraber ‘mağdur’ niyetine kapı önünde beklemekteler...
Yine ketempereye geliyoruz diye bir his var içimde her nedense...
WHITNEY HOUSTON’IN KOKAİNDEN ÖLÜMÜ...
Dün BBC international sitesi, “Whitney Houston’ın öldüğü otel odasının banyosunda katlanmış bir kağıt parçası, üzerinde beyaz toz kalıntıları olan kaşık ve bir ayna bulunduğunu” açıklıyor...
Whitney Houston’ın, uzun süreli madde bağımlılığının bir işareti olarak gözenekli bir burna sahip olduğu ve otopsi raporunda, kokain kullanımı ve kalp yetmezliğine bağlı olarak öldüğü belirtiliyor...
Hafiyelik yapmayacağım herhalde...
Kokaini nereden bulmuştu, niye kokain kullanıyordu, yazık günah değil mi herşeyi varken kokain kullanıyordu gibi, mediokr sorular sorup, hiçbir çare olmayacak vasat serzenişlerden kendime paye çıkartmaya çalışmayacağım...
Çok sevdiğim, çok şeye sahip olmasını dilediğim, manevi kızım Ayşe Nazlı’nın fiziksel benzerliğinden, haz aldığım bir sanatçıydı Whitney Houston...
Dün benden “yaşam guruluğu ve felsefesi” üzerine öneriler almak için buluşan, çok eski bir dostum, “Üzerimde sürekli bir huzursuzluk var...” diyordu;
“Ne istediğimi bilmiyorum... Gerginim ve bu iş böyle gitmeyecek diye düşünüyorum... Oysa dışarıdan herşeyim var gözüküyor... Fakat ben hiç mutlu değilim...”
Ona dışarıdan bakıldığında Whitney Houston’ın da bir insanı mutlu edecek herşeyi var gibi gözüktüğünü anlattım...
Bundan ikibuçuk yıl önce, benim de hayatta herşeyimin en mükemmel haliyle olduğunu zannettiğimi düşündüğüm bir 50. doğumgünü partisinden söz ettim...
Oysa sadece bir yıl sonra elimde olduğunu zannetiklerimin yüzde 50’si yok olmuştu...
Sahip olduklarımı elde ediş biçimimin, onları aynı zamanda kaybedebilecek bir düzeneğin ta kendisi olduğunu o zaman farkettiğimi söyledim...
Çok çelişkili gibi görünen bir açıklamaydı...
Oysa gerçekti...
Hayat elde ettiğimizi sandığımız şeylerle mutlu etseydi bizleri, ‘dünyada en güçlü gözüken, ülkeler, devletler, insanlar en mutlular olurdu...’
Oysa en mutlu olanlar, bizim ya da dünyanın en güçlü gördükleri değil, gerçekte en güçlü olanlardı...
Güç içsel bir referans, ruhsal bir dayanaktı...
İnsanın gerçekten güçlü ve mutlu olması için, dış referanslara değil, içindeki referanslara yönelmesi, ruhunun isteklerini kavraması gerekiyordu...
‘Herşeyi vardı onun için bu yola saptı’ gibi sümsük değerlendirmeler, hayatı anlamlandıramıyorlardı...
Gerçekte dışarda herşeye sahip olma motivi, içindeki öz ruhuna sahip olamamaktan kaynaklanıyordu...
İnsan ya da Whitney Houston gibi bir star dışardaki alkışlar ve sahip olduğu değerli şeylerle, içindeki öksüzlüğü giderebileceğini sanıyordu...
Oysa herşeye sahip olsa da, bir süre sonra ruhundaki öksüzlüğü hala tamir edemediğini görüyordu...
Dışarda sahip oldukları azalmaya yüz tuttukça da, içinde bir türlü tamir edemediği ruh öksüzlüğü büyüyordu...
Ölümlere gebe tedarikler, herşeye sahip olmanın şımarık bir tezahürü değil, herşeye sahip göründüğü halde hiçbir şeye sahip olamadığını farketmenin çaresiz kaçamaklarıydı...
Yaşam ancak içsel yolculuğun huzurunda, dışsal barışı sağlayabiliyordu...
Whitney Houston’ın kokainden ölümünün bize gösterdiği gerçek maalesef buydu...
Günün anlamlı sözü
ANI DEFTERİ TUTMAK...
“Düzenli olarak anı defteri tutmak oldukça güçlü bir etkinliktir...
Kendimizi daha iyi tanımamızı ve benliğimizle olan ilişkimizi güçlendirmemizi sağlar...
Anı defteriniz kendinizi ziyaret ettiğiniz ve incelemeler yaptığınız bir yer olmalıdır...
Onun sağladığı farkındalıkla, daha iyi seçimler yapabilmeyi güvence altına alırsınız...
Yapacağınız daha iyi tercihler, hayatınızda daha iyi sonuçlar doğuracaktır...
Robin Sharma...”
Günde 10-15 dakika içinizden geçenleri kağıda dökmek için kendinize zaman tanıyın...
Yazdıklarınızı herhangi bir kişinin okuması önemli değil...
Sizin kendi farkındalığınıza varmanız, o farkındalığı evrene ulaştırmanız ve kristalize kişisel seçimler yapmanız için gerekli bu küçük not biçiminde yazılar...
Aklımızdan gün içinde binlerce düşünce akıp geçer...
O binlerce düşüncenin içinde kaybolmamak için, isteklerimizi, amaçlarımızı, zevklerimizi ve sevdiklerimizi kağıda döktüğümüzde hem kendi farkındalığınızı hisseder, hem de evrene mesaj gönderirsiniz...
Onları arada bir okumayı
ihmal etmeyin...
Yazının sizi rehabilite
etme özelliği de yaşam
bonusunuz olacak...
İyi yazmalar...

