Yatakta mışıl mışıl uyuyordu Meral’cik!..

Haberin Devamı


Çocuklar yeni uyanmış, kahvaltılarını etmişlerdi...

“Red Kit” seyretmek istemiş, DVD’ye Red Kit’i koymuşlardı...

Yatakta gazeteleri okuyordum...

Telefona mesaj o sırada düştü...

Genelde o saatlerde ‘hava durumu’ gibi şeyler düşerdi cep telefonunun mesajına...

Kısacık bir mesajdı...

“Meral Okay vefat etti...”

“Ay” diyerek ayağa fırladığımı hatırlıyorum...

Sonra öyle kalıverdim telefon elimde...

Koskoca bir hayat, tek bir kelimeyle bitivermişti işte...

***


Telefonlar, aniden çalmaya başladılar...

Ağlamakla, cevap vermeye çalışmak arasında “araf”ta bir yerlerde çocuklara fark ettirmeden, bir şeyler söylemeye çalışıyor, daha çok geveliyordum...

Çocuklar farkında değillerdi bir şeyler olduğunun...

Görünür yaramazlıklar yaparak dikkatimi çekmeye çalışıyorlardı...

“Arkadaş” kelimesini ve arkadaşlığı bir miktar anlatmıştım onlara...

Fakat “ölüm” kelimesini henüz anlatamamıştım...

Onlara ölüm anında “ölüm”ü anlatamayacağıma karar verdim...

Ablaları üzerinden kendi odalarında oynamaya teşvik ettim...

Telefonlar geliyor, ben ne yapacağmı bilemez halde, oradan oraya savruluyordum...

***


Birkaç telefondan sonra, “o” telefon geldi...

Cep telefonu çaldı ve çalan telefonun üzerinde “Meral Okay” yazdı...

Meral Okay beni arıyordu!..

Birkaç saniye durakladım...

Aklıma Ufuk Güldemir geldi...

Öldüğünden, onun telefonunu silmeye kıyamamıştım...

Hala dururdu telefon rehberimde...

Şimdi Meral arıyordu!..

Kim bilir hangi dünyalardan beni çağırıyordu!..

Açtım telefonu...

Meral’in yardımcısı onun telefonundan arıyordu beni...

“Meral’in arkadaşları evde toplandık... Sizi bekliyoruz Reha Bey...” dedi...

Meral’in cep telefonu, Meral’e çağırıyordu beni!..

Üstümü giyinip iki bina yandaki eve gittim...

Salonun denize bakan köşesinde Meral bir bebek gibi, mışıl mışıl uyuyordu...

Yüzünde bir huzur...

Bir berraklık...

Bir duruluk...

Bir beyazlık...

Bir nur vardı yüzünde...

***


Dilara (Endican) yanındaki ‘tek’ koltukta oturmuş ona bakıyordu...

Uzaklarda bir yerlere bakar gibi, derin derin...

Pelin (Akat) ağlıyordu...

Yatağın çaprazındaki boş kanepenin bir kenarına iliştim...

Evin ahalisi arkalarda öbek öbek toplanmıştı...

Meral yatıyordu...

Dilara, Pelin, ben etrafında oturmaktaydık...

Ben denize bakıyordum...

Arada bir yan gözlerle Meral’i süzmekteydim...

Dilara yanaklarından öpüyordu onu...

Sezen geldi...

Ağlamaktan gözleri şişmişti...

Eğildi Meral’i öptü, öptü, öptü...

Çığlıklar yükseldi evden...

Boğaz’ın üstüne uçtular pencereden!..

***


Emekli asker babası Ankara’dan gelmişti...

Ata Bey gözleri yaşlı, arka odada taziyeleri kabul ediyordu...

Mustafa Sarıgül vardı yanında...

Durup durup tansiyonunu ölçüyorlardı Ata Bey’in...

Sonra amcası geldi, halası geldi Meral’in...

Ne ilginçti!..

Hep Meral’e benziyorlardı...

Meral’in yanına döndüm...

Mustafa Oğuz vardı yanında...

Aslı Öymen gelmişti...

Sezen “ben gideyim” diyordu, daha fazla dayanamayacaktı...

Denizden gönderdiler onu karşıdaki evine...

Sonra ‘ambülans geldi’ dediler...

Meral’i sarıp götüreceklerdi...

Sarmaya başladıklarında ayaktaydım...

Kanepeye çöktüm, kafamı çevirdim...

Uzaklara, çok uzaklara, denizin sonsuzluklarına baktım...

Bakamayacaktım daha fazla Meral’e...

Gökyüzüne baktım onun yerine...

Bir gün yeniden buşuşacağımız o gökyüzüne...

Bahar günlerinin mutat “güneş”ine inat, bir buğu vardı dün sabah gökyüzünde...

Bulutlar vardı, koyu gri bulutlar...

Yağmur yağıyordu, sicim gibi pencerelere çarparak düşüyordu Boğaz’ın üstüne...

Rahmet!..

*****


‘BİR’ NİSAN ŞAKASI...

Dün televizyonlar aradı...

Birkaç gün önce Meral’le ilgili yazdığım satırları sordular bana...

Sürekli “1 Nisan tarihli yazınız” deyip duruyorlardı...

Dikkat etmemiştim...

Fark ettim ki 1 Nisan’da yazmışım Meral’in Son Günleri’nin yazısını...

‘Bir Nisan şakası’ gibi mi göstermek istemiş bilinçaltım Meral’in hastalığını acaba?..

Kim bilir?..

Fakat bugün 10 Nisan...

Şaka günü değil ve ben Bebek Camii’ne gideceğim...

Dün denize bakan köşesinde, televizyonun karşısındaki yatağında bebekler gibi uyuyordu Meral...

Anladım ki “Bir Nisan şakası” değildir yaşadığım...

Arkadaşım öldü...

Geriye, ölmeden önce yazdığım o son satırlar kaldı...

***


“Bir ay kadar önce, günlük yazıya başlamadan deniz kenarında minyatür voltalar atmaktaydım...

Cep telefonum çaldı, bir de baktım Meral (Okay)...

- “Seni görüyorum” dedi, “Deniz kenarında yürüyorsun... Yanına taşındım... Sezen bu apartman dairesini kiralamam için seferber oldu... Kafanı kaldır, sol tarafına bak, beni göreceksin...”

İki apartman bitişiğimde, üst katın penceresinden el sallıyordu bana...

Akademi Türkiye yarışmasında tanışıp samimi olmuştuk Meral’le...

Elbet samimiyetin esas temeli, bir yarışma programının renkli görselliğinden maada, Ankara’nın 78 kuşağını bağrına basan, kesif sigara dumanlı, oksijensiz kirliliklerden muzdarip, yeşilsiz soğukların etkisinde, ‘kalorifer isleriyle kaplı’, mavi panzerle çevrili, yeşil parkalı, Çağdaş Sahne’li, Ankara Sanat’lı, Zafer Pasaj’lı, Tandoğan Meydan’lı sıcak sohbetleriyle, samimi havasının ikimizin hayatlarında yarattığı paralel izdüşümleriydi...

***


Birbirimizin gözlerine bakarak anlaşırdık Meral’le...

Bir kuşağın, ölümden, baskıdan, zulümden, hoyratlıktan; her birinden bir şeyler kaybederek, yürüdüğü o ince meçhul güzergahta birbirimizi görmeden, tanışmaktaydık Meral’e...

Kocasını kanserden kaybetmişti...

Aynı yaştaydık...

Senaryolar yazıyor, senaryolar biriktiriyordu...

Sonra Muhteşem Yüzyıl’la inanılmaz bir başarıyı yakaladı...

Kim bilir hayatında kaçıncı kez o muhteşem başarıyı yakalıyordu...

Bütün okların da hedefi oldu elbet...

Kim bilir o da kaçıncı kez...

Hayat hep azimli başarılarla, ölümcül okların tahteravallisi arasında geçip durdu bizler için...

***


- “Sezen’i de alalım, beraber yemek yiyelim” diyordu...

Sezen, Meral, ben, hep üçümüz buluşmaya niyetlenir, hep niyetlerimizin çok azını gerçekleştirebilirdik...

Buluşacak olmanın verdiği ümidin heyecanı, sanırsam bizi diri tutmaya yeterdi...

Yolculuğa gidilecek yerden çok, yolculuğun kendisinin insana haz vermesi gibi bir şey...

Yine tam buluşacaktık ki, Meral kanser oldu...

Bana laf arasında söyledi, sanki, nezle olmuşmuş gibi...

Ben de nezle olmuş gibi takmamış gibi davrandım ve yazmadım...

Ameliyat oldu...

Kemoterapiye başladı...

Vücudundaki agresif tümörle savaşmaya kendini adadı...

***


Geçen gün Sezen “Ateşi çıktı, dün hastaneye gitti” dedi...

Aradım ki, bu sefer de bir virüs bulaşmış, bir haftadır ateş sarmış arkadaşımı...

Sezen karşıdaki evde Meral’e bir oda yapmış...

Orada kalsın diye...

Şimdi hastanede...

Ateşini düşürmeye çalışıyor doktorlar...

Düşerse yeniden kemoterapi...

Biz yine buluşmaya karar verdik bermutat...

Sinema için hikayeler yazacağım, Meral senaryosunu, Sezen şarkılarını yazar belki...

Yaşadığımız hayatların ve acıların anısına...

Fethullah Hoca’yla, geçmiş günlerde stüdyoda yayınlar yapmış, yemekler yemiş, sohbetler etmiştim...

İnsan üzerinde bıraktığı olumlu bir enerjisi vardır Fethullah Hoca’nın...

Geçenlerde “çok ağır eleştirilerini okumuştum” Fethullah Hoca’nın Muhteşem Yüzyıl dizisiyle ilgili...

Eleştirilerine bir şey söylemem...

Fakat bir gönül mesajı olarak kendisine iletebilirim ki, “Meral Okay sevgi dolu, çok dost bir yürektir...”

Dün telefonda konuşurken; “Neler gördük kızım biz?..” dedim, “Ne ölümler, ne dirilişler!.. Bir şey olmaz bize merak etme...”

- “Vurdu mu fena vuruyor Reha’cığım...” dedi...

Geçecek elbet...

Daha yemekler yiyeceğiz elbet...

Şarkılar besteleyeceğiz...

Hikayeler yazıp, filmler çevireceğiz...

Güzel günler göreceğiz çocuklar...

Güneşli ve güzel günler...

Hoş geldin Nisan...”

***


Bu satırlar Meral hayattayken yazdığım son satırlardı...

Öyle umsak da hoş gelmedi Nisan...

Ölüm getirdi...

Meral öldü ve gitti...

“Kendi gitti, satırlar kaldı yadigar” derdi Orhan Veli yaşasaydı...

Kalır mı acaba yadigar satırlar?..

Bilmem ki; orası da pek belli değil...

DİĞER YENİ YAZILAR