Nasıl kendimize bu kadar kiracı olabiliriz?..

23 Mart 2012

Bugün VATAN’da yayınlanan araştırma, Türkiye’deki erkeklerin, bir konuda dünyada birinci olduğunu gösteriyor...Sigaranın yol açtığı hastalıklardan ölenler arasında dünyada birinci sırayı Türkiye’deki erkekler alıyor...13-15 yaşındaki çocukların yüzde 90’ının evin içinde sigara dumanıyla ‘pasif sigara tiryakisi’ olarak büyüdüğü bir ülke burası...Burada, siyasi mücadelenin en dibine vuran tartışmalar saatlerce yapılıyor...Hangi siyasal sistemin insanları mutlu edeceğine dair, saatlerce ahkam kesiliyor...Fakat kişisel bilgelik yolunda, insan hayatının önüne set çekilen iki çok önemli bariyer bir türlü gündeme getirilmiyor... ***Büyük paralar kazanılıyor bu işlerden farkındayım...Fakat sigara ve alkolle, kişisel gelişim ve bilgeleşme mecrası yürütülemez, bunun da farkındayım...Çoğu günler bu köşeye Robin Sharma’dan “kişisel bilgelik yolunda” anlamlı sözler koyuyorum...Dün fark ettim ki, yedi yıl önce sigarayı bırakmama yol açan da yine Robin Sharma’nın bir kitabıydı...“Ferrarisini Satan Bilge...” Sigaradan bir süre sonra alkolle de ilişkimi kestim...Yüklerinizden kurtulduğunuzda, kendi içinizde hazineleri bulacağınız yolculuğa çıkıyorsunuz... Bitmek bilmeyen maceralarla dolu, acılarla, hüzünlerle ve kendinizle yüzleştiğiniz bir süreç...Sigara desteğinden ya da alkolün unutturan gevşekliğinden uzakta...***Ben “korkuyla yönetimin” insanlar üzerinde bir yarar sağlayacağına inanmıyorum...Onun için sigaranın yol açtığı hastalıklardan ölüm oranında birinci sırada olduğumuza çok fazla atıfta bulunmuyorum...Benim referans yaptığım şey, hayatın zenginliği, yaşamın bilgeliği, kendi içimize yapacağımız yolculuğumuzun inanılmaz keyfi...Bu işlerle ilgili bir dostum “sigara içmek insanın kendisini sevmemesidir...” demişti...İnsan kendisini sevmeyerek, kendisinin içinde bir yolculuğu çıkabilir mi?..Mümkün mü bu?..Sevmediğiniz bir yolda seyahat edebilir misiniz?..***“Bizler kendi bedenimize nasıl bu kadar kiracı olabiliriz ki?..Bizler kendi Tanrımızın nasıl misafiri olabiliriz ki?..Bizler kendi ruhumuzun nasıl uzağında kalabiliriz ki?..Bizi misafir, bizi uzak, bizi kendimize kiracı yapan kim ve kimler?..Belki bunu da yazmalısınız...Siyasetin ve medyanın bizi bizde kiracı yapma çabasına değinmelisiniz...Sizin gibi medyanın her yönünü bilen...Bu kadar yaşam tecrübesini cebine değil, gönlüne koyarak ilerleyen...Yaşam seçimlerinde radikalleşebilen bir yazara çok yakışır bu dokunuşlar” diyor Burçin Alpacar son mailinde...Siyasi hesaplaşmaların insan enerjilerini sürekli tarumar eden, yaşam enerjisi vermek yerine, oyalayıcı bir Atari etkisi bırakan sanal etkilerinden uzakta, medyanın ve siyasetin “bizi bize kiracı yapan” yollarını sizlere aktarmak...Siz bir düşünün isterseniz...Ben de bir düşüneyim...*****FENERBAHÇE’NİN KÜME DÜŞMESİ!..Platini buraya gelince, futbol dünyasıhareketlendi...Bir kesim, “Koskaca UEFA, koskoca Platini... Onlarda kural var... Bizim gibi mi davranacaklar?..” diye ironik sorular soruyor...Onlara şöyle cevap veriyorum...“Fransız Milli Takımı’nın ünlü futbolcusu Platini’nin kaç standartlı bir hayatı var bilemem... Fakat Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin kaç standardı olduğunu biliyorum... Seçimlerden önce oy almak için, Osmanlı tarihiyle ilgili alelacele karar çıkarttığına göre, politika ve standartsızlık Fransa Cumhurbaşkanı’nda var... Platini deyip, bu kadar gözünüzde tanrılaştırmayın...”***3 Temmuz’da şike operasyonu başladı...Neler geldi, neler geçti...Rüzgar bir oradan, bir buradan en şiddetli şekilde esti...Rüzgar nasıl ve nereden eserse essin, hiç oralı olmadım...Biliyorum ki, hayat ilkeli olanlar için güzel ve keyiflidir...İlkeli davranır, ilkeli davranışınızı insanlara aktarırsanız, hayata bir katkı sağlarsınız...Rüzgar gülü olursanız sadece rüzgara katkı yaparsınız...10 Temmuz 2011’den beri, Fenerbahçe’nin küme düşmemesi gerektiğini söylüyorum...“Şike varsa, ceza verilebilir, hatta puan silinebilir...Fakat kulübün milyonlarca taraftarına ceza veremezsiniz...Şike varsa o şikeyi o kulübün taraftarı yapmadı... O kulübün taraftarını küme düşüremezsiniz...Küme düşürürseniz, futbolu bitirirsiniz...Bu şikeyi savunmak değil, futbolu savunmaktır...” dedim durdum...***Neredeyse sekiz ay geçti üzerinden...Dün Başbakan’ın bu mealde sözleri Platini’ye söylemesinden sonra da UEFA kongresinde açıkça ilan etmesinden mutlu oldum...Evet eminim Mösyö Platini;Çok ilkeli bir futbol adamı...Sert ve değişmeyen kuralları var...Bizim de kolay kolay yerin tamamen dibine batıramayacağımız bir futbol gerçeğimiz var...Herkes adil olmak koşuluyla, kendi gerçeğinin sert ve değişmez ilkelerini savunmaya çalışıyor...*****ÇOK GÜZEL KIZIN EVLİLİĞİ...Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış... Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş...Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş...Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş...Fakat kız onu da reddetmiş...Aradan uzun yıllar geçmiş...Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış...Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış...Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş...Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş...Yaşlı adam gül bahçesiyle kaplı olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş...Delikanlı bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını çok merak etmiş...Gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş...Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış...Üstelik zengin de değilmiş...Çok şaşıran ve merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış...Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş...Kız da ona, arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş...Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış...Birden çok güzel sarı bir gül görmüş...Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış...Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş...Tam onu koparırken ilerde...Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparıp kıza götürmüş...Bahçenin en güzel gülünü beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül...Gülmüş adama...“Bak gördün mü?..” demiş, “Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razı olmak zorunda kalırsın... Bu yüzden gençlik gitmeden, zamanında doğru seçimler yapmayı öğrenmek gerekir...”***“Kendimize kiracı olmayan şeyleri” yazmamı isteyen Burçin Alpacar’ın gönderdiği öykü bu...Hep daha fazlası ya da daha güzelinin peşinde olmak aslında “ruhun ve kalbin kendi iç barışını sağlayamayan kapitalist sistemin” bir ürünü...Daha fazla, daha çok ve daha, daha isteyerek sistem kendini ayakta tutan kazancı sağlıyor...Oysa ruhun aradığı ruh ikizini bulmak, ruh eşini bulmak, ruhuna uygun şeyleri yapmak, ruhuna uygun bir hayat yaşamak...Bunu yaparsak sadece kazanç üzerine kurdukları sistem işlemiyor...“Kendimize kiracı” taleplerimizle yaşıyoruz hayatı...

Devamını Oku

‘Sefil bir garabet...’

22 Mart 2012

Sanıyorum Kürt meselesi, “Türkiye’ye her yönden uzaktan kumanda eden gizli güçlerin” hiçbir zaman çözülmesini istemediği bir mesele...Terörü önlemek, barış için zemin yokluyorsun; ‘vatana ihanetle’ suçlanıyorsun...Birileri ihanet dedi, bari karşı taraf anlar da bu yaklaşıma olumlu cevap verir diyorsun...Hayır, muhatap terörü azdırıp tırmandırıyor...Bu defa sertleşiyor ve öyle çözüm üretmeye çalışıyorsun, “Akan kanı durduramıyor, terör bir güvenlik sorunu değil” diye hedef yapılıyor, daha azgın bir teröre muhatap kılınıyorsun...***Aslında farkındasın ki, “kapalı kapılar ardındaki değişik gizli güçler” senin bu meseleyi çözmeni istemiyorlar...Barışa gitmek için çaba harcarsan, birileri seni ‘ihanetle’ suçluyor...“Önce terörü azaltayım, sonra özgürlüklere geçeyim” dediğinde, bu sefer ‘Barışı istemiyor’ diye diktatörlükle itham ediliyorsun...Başbakan uzun bir süredir, bir o yana bir bu yana yaklaşıp, Kürt meselesini çözen lider olarak anılmak istiyor...“Zemin yoklayıp görüşmeler yaptırıyor...”Görüşmeler esnasında büyük bombalar patlıyor...Görüşmeleri durdurup operasyonlar yapıyor...Bu sefer “Daha büyük provokasyonlar yürürlüğe” sokuluyor...Milletvekillerinin ağzı gözü yarılıyor, toplum ikiye ayrılacak şekilde kamplaşıyor...‘Barış’ diye uğraştığınız her kapı yüzünüze kapanıyor... ***Birbirlerine en galiz küfürlerle saldıranlar, garip bir şekilde, gizli bir ittifakın üyesidirler sanki...Birbirlerine küfrediyor gözükenler, aslında birbirlerine hiç dokunmamakla baki...Karşı tarafı can düşmanı ilan edenler, aslında karşı tarafla “müphem bir ittifakın” içindeler sanki...13 yıl önce yaşanan ‘uğursuz’ bir ‘linç’ gecesinin, geniş görüntülerini ve uzun haberlerini izledim...Bunca yıl sonra bir kez daha fark ettim ki, bir insanın ancak çocuğunu koruyacağı biçimde ‘barış’ı korumaya çalışmışım o gece...Geceyle ilgili yapılan onaltı dakikalık haberleri uzun uzun kare kare izledim...Acı içinde gördüm ki, “çocuğumu korumak istercesine kimseler yara almadan korumaya çalışmışım ‘barış’ı o gece...”***Gördüm ki;Rahmetli Osman Yağmurdereli,Ajda Pekkan,Emel Sayın,Muazzez Ersoy,Adnan Şenses,Ebru Gündeş,Mahsun Kırmızıgül,Ferdi Tayfur,Yonca Evcimik,Berna Laçin,Sibel Turnagöl,Hande Ataizi,Mustafa Topaloğlu,İbrahim ErkalVe bizzat Ahmet Kaya’nın kendisi...O düşmanlıkları yatıştırmak için o gece nice çabalar harcamışlar...***Bunca isim, bunca şöhret, bunca kıymet, ne garip ki, yürütülen gizli operasyonların esrarı altında yok olup gitmişler...Kendime baktım...Siyah smokin ve papyonumla, ne kadar heyecanlı ne kadar umut dolu, barışı sağlayabileceğini zanneden zavallı bir gençmişim ben...Çözebileceğimi zannettiğim kavganın, barış içinde söyleyebileceğimizi sandığım şarkıların sihirli etkisi altındaymışım ben...Ne şarkılar, ne şöhretler şifa olabildiler...Bir tarihi ibret belgesi olan o kasetleri teker teker izlemekteyim şimdi ben...Kendi çocuğumu korurcasına korumaya çalıştığım ‘barış’ın nasıl tarumar edildiğini görmekteyim şimdi ben...Bana mısın demiyorlar...Ne barış geldi ne huzur...O geceden sadece ölümler kaldı bize yadigar...Ve elbette sürüp giden düşmanlıklar...***Şimdi anlıyorum ki en galiz küfürleri, en aşağılık sıfatları yapıştıranlara hiçbir şey olmayacak...Onlar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar...Üstlerine bile almıyorlar...Sanki onlar değiller düşmanlıkları tetikleyenler...***Anlıyorum ki, aslında kavga edip, birbirlerini en galiz küfürlerle iade edenler, birbirlerinin müttefikidirler...Müttefik oldukları için birbirleriyle sürekli işaretleşirler...Kürt meselesinde, tutuklu bulunan gazeteciler özgürlüğe kavuşsa diyorum...Belki ‘barış isteyen güçler’ bir miktar güçlenirler...Umut işte...“Fakirin ekmeği...”13 yıl önceden kalan gençlik görüntüme bakıyorum şimdi...“Zavallı, umut ve heyecan dolu ben...”Kavgayı durdurup, barış içinde şarkılar söyleyebiliriz zannediyormuşum...Artık farkına varmaktayım ki o romantik ızdırap, barışı istemeyenler için “Sefil bir garabet!..” olarak nitelendirilecektir...Heyhat!..Elbet gelecek bir gün...Mutlaka...Bir Gün Mutlaka...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜHAYATIN SIKINTILARI...“Hayatın sıkıntıları, eğer tercih edersek, bilgelik edinmemiz ve içimizdeki gerçek güce ulaşmamız için bize bir platform sunan fırsatlardan başka bir şey değildir...Fakat unutmamak gerekir ki, her yaşam aynı zamanda payına düşen zaferleri ve güzellikleri de elde edecektir...Robin Sharma” ***Derin hesaplaşmalardan geçiyoruz hepimiz...Rejim değişiyor, geçmiş yeni baştan irdeleniyor, sorumlular, sorumsuzlar, suçlular, suçsuzlar yeniden biçimleniyor...Kağıtlar yeniden açılıyor, tarihin iskambil destesi yeniden karılıyor...Gammazlar, iftiralar, ithamlar, savunmalar arasında, kendimiz, çevremiz ve geçmişimizle derin bir hesaplaşma içinden geçiyoruz...Zor ve sıkıntılı bir süreç bu süreç... Fakat bazılarımız bu sürecin içinden, inanılmaz bir biçimde “bilgeleşerek çıkıyorlar...”***Ben de bu sıkıntılı hesaplaşma sürecinde, geçmişten bugüne, kendimde ve çevremde varolan olayları yerli yerine oturtmaya çalışıyorum...Hiç tahmin etmediğim bağlantıları, hiç tahmin etmediğim kişileri fark ediyorum...Olayların hiç bilmediğim yüzleriyle yüzleşiyorum...Kendimi yeniliyorum, olgunlaşıyorum...Doğrusu çok zor bir süreç...Kendi içinde hesaplaşmanın ve çevrende yapılan hesapları fark etmenin verdiği sıkıntı, üzüntü ve acıdır mevz-u bahis olan...Ancak farkındayım ki, geçmişe oranla içimde bir bilgeleşme söz konusu artık...Robin Sharma’nın söylediği gibi ‘payıma düşen zaferleri ve güzellikleri de elde edecek’ miyim bilmiyorum...Fakat bilgeliğin yarattığı farkındalık hayatın bir mucizesi gibi...Yaşadığım sıkıntılara “şükran” duyuyorum...*****‘ÇARŞI ŞAFAK’LA GURUR DUYUYORUM...Dün Şafak Pavey’in Meclis’teki resmini görüyorum...Şık ve spor bir tayyör-etek giyiyor...İçinde siyah bir tişört var...Üzerinde çarpıcı bir başlık gözüküyor...“Kalbim Sivas’ta Yandı...”Eteğinin altından protez bacağı görünüyor Şafak’ın...Onun etek giymesinin zorluğundan söz ederek, Meclis’te pantolon giyebilecek düzenlemelerin yapılmasını istemiştim...Öğreniyorum ki, AKP dışından birileri kıyafet yönetmeliğindeki değişikliğin, başörtüsünü de kapsamasını istiyorlar...Başörtüsü değişikliği geniş kapsamlı olduğundan, kabak Şafak Pavey’in protezli bacağına pantolon giyebilme hakkına patlıyor...Şafak hala Meclis’te pantolon giyemez halde dolaşmak zorunda kalıyor...***Dün resme baktığımda bu olayı düşünüyorum... O anda, benim ünlü bir milletvekili olan eski genç yardımcımın, kısa zamanda toplumsal duyarlılık gerektiren konularda gösterdiği “çıkışlar ve görüntülerle” Meclis’te “Çarşı Şafak” izlenimi uyandırdığını hissediyorum...Çarşı bir taraftar grubu olmanın ötesinde, bir sosyal sorumluluk duruşu, bir toplumsal duyarlılık bekçisi pozisyonu alan bir taraftar grubu...Ülkede bu duruşu nedeniyle takdir görüyor, seviliyor ‘Çarşı...’Şafak Pavey de kısa zamanda, Meclis’te bu duruşun “sembolü” haline geliyor...Toplumsal duyarlılık, sosyal sorumluluk, mağdur hakları gibi alanlarda bir milletvekili olmanın ötesinde, bir “Çarşı” duruşuna sahip bu genç kız...Ona Çarşı Şafak adını takıyorum...“Çarşı Şafak”la gurur duyuyorum...

Devamını Oku

Galatasaray play-off sızlanmasında tamamen haksız...

21 Mart 2012

Lig başlarken Fatih Terim’in “play-off”la ilgili sözlerini hiç beğenmemiştim...“Nereden çıktı şimdi bu?..” gibisinden bir hava içinde görmüştüm onu...O sıralarda kimin play-off’a kalacağı belli değildi...Bu işin şampiyonluk yarışında kime yarayacağının belli olmadığı gibi...Hiçbir şey ortada değilken, “Play-off bu sezona heyecan katacak en önemli olaydır...” dedim...Şikeden, cezaevinden, savcıdan, iddianameden ibaret futbolumuza, biraz heyecan katmak için ligin bitimiyle gelen altışar maçlık derbiler heyecanla birlikte bize yeniden futbolu sevdirecektiler...***Play-off var diye, Beşiktaş haftada üç maç oynadı bütün bir yıl...Avrupa’nın kısa aralıklarla en fazla maç trafiği olan takımı haline döndü...Doğal olarak ne futbolcular, ne takım bu kadar maçı kaldıramadı, Beşiktaş ligden koptu...Fakat mesele Beşiktaş’ın şampiyon olup olmaması değildi ki...Mesele Türk futboluna play-off’la bir heyecan vermek, şikenin ve tutuklamaların kısırlaştırdığı futbol muhabbetlerini play-off derbileriyle yeniden ısındırmaktı...***Şimdi bakıyorum Fenerbahçe maçındaki muhteşem futboldan sonra, Galatasaray’ın yöneticileri ile teknik direktörü yeniden başladılar bu play-off mevzusunu kaşımaya...“Play-off olmasaymış Galatasaray şampiyonmuş şimdiden... Nereden çıkmışmış bu play-off...”Böyle ucuz demagojiler biraz ayıp kaçıyor...Galatasaray en yakın rakibinden 9 puan ilerde...Ligi böyle bitirirse Fenerbahçe’nin dört puan önünde play-off’a başlayacak Galatasaray...Beşiktaş ile Trabzonspor’un ise sekizer puan ilerisinde... Ligin ilk bölümünü açık ara puan farkıyla lider bitirip iki rakibinin 8, bir rakibinin de 4 puan önünde son 6 maçlık viraja başlamak Galatasaray’a yeterli gelmiyorsa, söylenecek pek bir şey yok...***Öyle bir konuşuyorlar ki Fener derbisinden sonra, sanki play-off’a herkes eşit ve sıfır puanda başlayacak...Sanki lider olmaları play-off’ta kendilerine çok büyük bir avantaj sağlamıyor...Hani millet de zanneder ki Galatasaray neredeyse şampiyon gibi bir avantaja sahip değildir...Türk futbolunun düştüğü duruma kayıtsızlık bu yıl maalesef Galatasaray’ın temel yaklaşımı oldu...Adnan Polat bu yaklaşımın kurbanı olarak mahkeme koridorlarında... Ayrıca Ünal Aysal’ın “Galatasaray ve Fenerbahçe seyircilerini kıyasladığı açıklamalar da çok tahilsiz...”Bir zamanlar maalesef Aziz Yıldırım da aynı şeyleri yapar, Fenerbahçe stadında hiç küfürün kalmadığını söylerdi...Sonra maçlarda edilen küfürden ve tezahürattan bütün Fenerbahçeli yöneticiler utandılar...***İşin gerçeği şudur...Seyircinin küfürü ve olaylara karışmaması üzerinden karşı tarafa üstünlük sağlamaya kalkmayacaksınız...Ünal Aysal o kadar muhteşem bir futboldan sonra niye böyle bir seyirci kıyaslamasına gitti anlayabilmiş değilim...Yarın, Fenerbahçe seyircisinin olay çıkarma standartlarının çok altında kaldığını söylediği Galatasaray seyircisi Başkan’ı utandıracak davranışlara girmez umarım...Lafın özü herkes için geçerlidir...Seyirciye güvenerek yiğitlik taslanmaz Türkiye’de...Galatasaray seyircisi değil miydi rakı şişesini Volkan’ın kafasına fırlatan?..Bu standart denilen şey ne zaman geldi de haberimiz olmadı sevgili Ünal Aysal?..*****FİKRET ORMAN’IN CANLI YAYIN PERFORMANSI...Fikret Orman bundan tam sekiz yıl önce, Mayıs ayında Beşiktaş’ın sanki yeni başkanı gibiydi...Yönetimini belirlemiş, kimseyle ittifak yapmaya ihtiyaç duymayan bir strateji benimsemiş, seçilmeden kendisini seçilmiş gibi hisseden yarı başkan haldeydi...Ne olduğumu anlamadan Yıldırım Demirören’in beni yönetimine alıp seçime girdiğimiz 2004 yılında, inanılmaz bir sürprizi gerçekleştirip Beşiktaş yönetimine seçilmiştik...70 oy farkla sanıyorum...***Ne Fikret kardeşim ne de çevresindekiler hiç beklemiyordu böyle bir sonucu...6-7 ay sonra ayrıldım yönetimden...Fark ettim ki bazen yönetimde olmamak, yönetimde olmaktan daha etkili olabilir...Fikret Orman kardeşim 8 yıldır, yarım kalan başkanlık rüyası içinde Beşiktaş’ı düşündü hep...Bütün adaylar arasından sıyrılıp Beşiktaş Başkanlığı’na aday olduğunu açıklayınca, “Tamam” dedim “Quantum işledi... Zamanı geldi...”***Gerçi karşısında benim yönetimde beraber çalıştığım çok dişli bir rakip olan Bülent Deriş kardeşim var...Fakat Fikret’in geniş bir ittifakı arkasına aldığı ve bu kez gerçekten Beşiktaş Başkanlığı’na çok yakın olduğu görülüyor...İnsanlar isteklerinde ısrarlı olurlarsa;Sevdikleri şeyi sevmeye ve ona vermeye hazır beklerlerse;Hırs yapıp saldırganlaşmak yerine, olumlu enerji yayıp hizmeti hedeflerlerse...Gün gelir en büyük istekleri gerçekleşir...Sanıyorum Fikret Orman, Beşiktaş’a başkan olacak bu kez... Ona ve Beşiktaş’a hayırlı olması en büyük dileğimdir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜÜZÜLMEKTEN KORKMAYIN“Hislerinizi kabullenin...Zor zamanlarda insanlar size, ‘Olumlu düşünmeye çalış’ gibi tavsiyelerde bulunurlar...Bu tavsiyeler yardımcı olmaz...Kişi, olumsuz addedilen bir durumu olumlu hale çevirmek için acele etmemelidir...Bu sizi onları inkar etme sürecine götürür...Eninde sonunda yüzeye çıkacak olan ‘acı’, ‘öfke’ ve ‘üzüntü’yü göz ardı etmeyin...Bunları hissetmek yanlış değildir...Hatta sağlıklıdır da...Bunları yaşam onlardan kurtulmanızı sağlar...Fakat bu duyguların içinde sıkışıp kalmayın...Gerektiğinde yas tutun ve hayatınıza devam etmeniz gerektiğinde bunu yapın...Hayat yaşamak içindir...Robin Sharma...”***Afrikalı bir bilge, hızlı giden kabileye ‘Çok hızlı giderseniz, duygularınız size yetişemez’ demişti...Hayat bana, acıları ve üzüntüleri yeterince yaşamıyor gözükenlerin, aslında yeni mutlu duyguları da yaşayamadığını gösterdi...Üzüntüyü yaşarsanız, geride bırakırsınız...Bir şey yaşanmadan geride bırakılmaz...Elbette bu sürekli bir melankoli halini çağrıştırmaz...Ancak bir yasın, bir üzüntünün, bir acının yaşanması gereken bir süreci vardır ki, geride kalabilmesi mümkün olsun...Bu duyguları yeterince yaşarsanız, o duygulara esin kaynağı olan durumları ve kişileri arkanızda bırakırsınız...Eğer yeterince üzülüp geride bırakmamışsanız, onlar sizi takip edecekler...***O olayların yeniden hayatınıza girmeleri önemli değil...Yeni hayatınızı tarumar etmeleridir önemli olan...Hem eskiye dönersiniz...Hem yarım kalmışa...Hem yeniyi kaybedersiniz...Hem de eskinin hayrını göremezsiniz...Geçmiştekinin üzüntüsünü, acısını ve öfkesini yaşayın ki geçsin...Yaşayın ki yeni bir şeye ‘merhaba’ deyin... Geçmişi bitirin ki geleceğe kanat açabilin...Hayata merhaba diyebilmek için “hayat”ın yeni, fakat öncelikle sizin yenilenmiş olmanız gerekir...

Devamını Oku

Fernandes’in 15 milyon € etmesi Guti’nin gitmesindendir

20 Mart 2012

10 numara pozisyonunun Guti’den çok Portekizli yıldızın hakkı olduğunu iddia etmiştim. Zaman beni haklı çıkardı:-Dün İnönü’de yaşanan pozisyon zenginliğini Hilbert’in dönüşüne bağlayabilir miyiz?EVET. Hilbert ve Fernandes’in olduğu Beşiktaş pozisyon zenginliği yakalıyor. Hilbert ilk 11’deyse Beşiktaş’ın sağ kanadı çalışıyor. Takımın sağ kanadı çalışınca rakip savunmanın sol tarafı bloke oluyor. Bu durumda Fernandes ortadan derinlemesine paslarla takımı bir maestro gibi yönetip gol atmaya başlıyor. Buna bir de sol tarafın çalışmasını eklersek Beşiktaş kaymaklı ekmek kadayıfı haline geliyor.HILBERT’LE Fernandes, Cenk, Egemen ve biraz da İsmail’le birlikte takımın en temel taşları. Beşiktaş kanatlardan akın yapabilirse forvette Almeida’yla, olmadı kimyası bozulan rakip defanslara karşı ortadan Fernandes’le, Simao’nun uzaktan şutlarıyla, stoperlerin duran toplara vurdukları kafalarla her taraftan gol yaratabiliyor. Kanatlar çalışmadı mı Beşiktaş’ın gol umudu sadece ortadan rakip defansı yarma üzerine kuruluyor. Bu da pozisyon fukaralığına yol açıyor.-Maç öncesi ısınmaya dahi çıkmayan Ricardo Quaresma’nın performansını nasıl buldunuz?DÜN Quaresma muhteşem oynadı. Postun pahalı olduğunu anlamıştı. İnönü’deki seyirciye güzel görüntüler bırakmak niyetindeydi. Atletico Madrid maçında oynamadıktan sonra Manisa maçında oynamışsın ne yazar? Açık söylüyorum; Quaresma Beşiktaş seyircisinin kalbini bir nebze olsun yeniden fethetmek istiyorsa play-off’taki derbi maçlarında G.Saray’a, F.Bahçe’ye ve Trabzon’a içerde ve dışarıda ustalığını göstersin. Quaresma eğer orada oynarsa Beşiktaş’ı en azından Şampiyonlar Ligi ön elemesine taşırsa o zaman görevini bir miktar yaptı deriz. Yoksa 1-0 galip Beşiktaş’ta Manisa’ya attığın muhteşem 2. ve 3. gollerle Quaresma olamaz.Beşiktaş play-off’ta sizce ne yapar?QUARESMA önümüzdeki sezon iyi bir takımda oynamak istiyorsa, Simao futbolunun son yıllarında parası bol ülkelerde birkaç milyon Euro daha kazanmak istiyorsa ve Beşiktaşlı futbolcular önümüzdeki yıl Beşiktaş’ta yeni başarılara koşmayı arzuluyorlarsa play-off fırsatı önlerinde duruyor. Beşiktaş’ın kadro zenginliği ve sakatlıklardan arınmış hali hiçbir şekilde G.Saray ve F.Bahçe’nin altında değil. Tek mesele dün geceki gibi teknik kapasiteyle takım ruhunu birleştiren bir futbol oynayabilmek. Yeni başkan ve yönetimin gelmesiyle Beşiktaş’ın bu sezon Şampiyonlar Ligi ön elemesini kovalaması ve kazanması sürpriz olmaz.Fernandes’in golü nasıldı?BEN Fernandes için Guti’nin yerine Guti’den daha gerekli bir futbolcu diyordum. Zaman beni haklı çıkardı. Bugün eleştirmekten başka bir şey bilmeyenler, “Carvalhal, Guti’yi de harcadı” diyorlar. İzandan nasiplerini alamadıkları için giden Guti’nin yerinde Beşiktaş’ın son yıllardaki en büyük futbolcusunun oynadığını göremiyorlar. Fernandes’e bugün 15 milyon Euro değer biçiliyorsa bu Guti’nin gönderilip, Fernandes’in 10 numarada oynamasındandır. Hâlâ Guti’de ısrar edilseydi Fernandes bugün Ernst’in yanında bazı maçlarda yedek soyunuyor olacaktı.

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın korkusu...

18 Mart 2012

Hassas bir konumda olduğu için adını yazmıyorum dostumun...Çok büyük ve çarpıcı bir iddiada bulunuyor önceki gün...- “Seçim anketlerinde AKP kendi oy oranını bilerek düşük gösteriyor...” diyor...- “Gerçek değerini göstermekten ürküyor... Bu kadar yüksek oran, kendisi için güvence değil, tehlike halini almaya başladı çünkü...”- “Anladım” diyorum...- “Hemen anlıyorsun ne demek istediğimi sen de...” diyor...“Hiç keyfini çıkarttırmıyorsun bana söylediğimin farklı etkisinin yarattığı etkiyi... Seninle yıllardır konuşurken şappadanak anlaşmamız kimseyle olmuyor biliyor musun?..” diye hayıflanıyor...***Nasıl anlamam ki bir liderin oy oranının, bir starın yüksek popülaritesinin, bir televizyoncunun çok izlenmesinin üzerinde yaratacağı yıkıcı etkiyi...Hedef haline getirilmesini, her lafından başına bir bela açılmasını...SHOW Haber’i yaparken, “ratingleri” kontrol edemez olmuştuk son zamanlarda...Her gün ilk yüz program içinde 1. veya 2. oluyordu haber bülteni...İlk zamanlar bu sonuçlardan keyiflenen ben, son zamanlarda “ratingleri düşürmek için formüller” aramaya başlamıştım...Şaka gibi geliyor size biliyorum...Fakat şaka değildi...Dünyada ilk kez aylarca haber bülteninin ratinglerini yükseltmek için değil, düşürmek için çalışmıştım...Haber bülteninin, diğer haberleri geçtim, tüm programlar listesinde birinci çıktığı her günün ertesinde, o zamanlar bizim televziyon karşısında örgütlenmiş gazetelerden, onların tetiklediği çevrelerden bana ve haberlerimize inanılmaz saldırılar geliyordu...***Her gün delicesine yerin dibine batırılıyor, Radyo Televizyon Üst Kurulu üstümüze salınıyor, her olayda suçlu suçsuz bir numaralı hedef haline getiriliyorduk...Herkes gazetelerde Ahmet Kaya’ya en aşağılık küfürleri ederken, Yunus’tan ve Mevlana’dan bahsedip, ağzından Kaya’yla ilgili tek bir kelime kötü söz çıkmayan ‘ben’im hedef haline getirilmemin esas nedenlerinden biri de buydu...Herkesin gözünün üstünde olması ve “çelme takmak için” rakip her çevrede makul bir neden bulunması...İzlenme oranı o kadar yüksekti ki “her yaptığınız birilerinin hedefi haline geliyordu...”Önceki gün “Tayyip Erdoğan’ın AKP oylarını bilerek olduğundan düşük gösterttiğini” söyleyen dostumun ne demek istediğini hemen kavramam ondandı...“Tayyip Erdoğan yüzde 60’larda görünen AKP’nin Batı tarafından doğru anlaşılamayacağını düşünüyor” dedi dostum...“Batı ‘Demokrasi tam işlemiyor da onun için bu oranlar böyle’ düşünebilir diye içinden geçiriyor ve anketlerde daha yüksek çıkan oy oranlarını bu nedenle tedavüle sokmuyor...” diye devam etti...***Tayyip Erdoğan “oy oranındaki patlamayı” güvence altına alabilmek için, partisinin kapatılmasına, engellenmesine karşı bir savaş yürütmüş, nispi bir güvenlik ağı oluşturmuştu...Fakat o kadar “tek”ti ki, o “tek”lik onu her türlü saldırıya hedef haline getiriyordu...Bunun farkındaydım...AKP’nin yüksek oy oranlarını Erdoğan’ın gizlediğini söyleyen muhatabımın AKP’li olduğunu düşünüyorsunuz şu anda...Öyleyse sizi hayal kırıklığına uğratayım...Hayır, AKP’li değil...Hatta AKP’de değil, tam tersi bir istikamette... Bu işlerde çok ‘yetkin’ bir isim olmadığını düşünebilirsiniz...Yine hayal kırıklığına uğratayım o zaman sizi... Çok yetkin ve üstelik bir zamanlar Tayyip Erdoğan’a ve Emine Erdoğan’a çok yakın durmuş, oraları çok iyi bilen birisi...Merak ettiniz biliyorum...Fakat söyleyemem, mümkün değil...Bana güvenerek söylediği şeylerden dostumun pozisyonunu tehlikeye atamam...Kimliğini izin almadan ifşa edemem fakat emin olabilirsiniz ki;Tayyip Erdoğan bugünlerde AKP oylarının azlığından değil... Çokluğundan tedirgindir...*****ENVER’İN KIYMETİNİ BİLİN...Bir ay geçti bana telefon etmesinin üzerinden Enver’in (Aysever)...“Yazgıcılar” isimli kitabım çıktı, “Sana gönderiyorum abi” demişti...O kadar iş birikti ki, Enverciğin Yazgıcılar kitabını bir türlü bitirip size yazamadım...Telefonda “Program nasıl gidiyor” diye sormuştum...- “Senin bu Rasim ve eşi Nagehan” diye tatlı tatlı serzenişte bulunuyordu ki, hemen söze girdim;- “Rasim’den ne farkın var senin oğlum benim gözümde... Sen de iki ay benim yanımda program için çalıştın... O da iki ay yanımda programa yardım etti... İkiniz de aynısınız... Kendini ondan farklı nereye koyuyorsun ki?..”***Öyle ya...Televizyona kim girdiyse bir tarafından bana teğet geçti, geçiyor...Enver (Aysever) STAR televizyonunda benim yardımcı danışmanlarımdan biriydi...Hadi diyelim eskiden televizyonda çok aktiftim...Fakat son yıllarda fazla televizyonculuk yapmamıştım...Gülşen Yüksel de televizyonculukla çok az uğraşırken, son yıllarda yanımda yetişen televizyonculardan biri...Rasim, Enver ve daha kimler kimler...Neyse, önceki gece bir de baktım ki Gaziantep’te seyirci Enver’i yuhalıyor...Dört Bir Taraf programı ve seyirci Nazlı Hanım’la (Ilıcak), Nagehan’dan (Alçı) yana tavır koyuyor...Koysunlar koymasına da, Enver’i protesto etmek neyin nesi?..***O gün canlı yayındaki Antepli kardeşlerime şöyle söyleyeyim...Enver’in kıymetini bilin!..Onun muhalefeti demokrat, düzgün, insan haklarına saygılı, darbelerden uzakta, sosyalist sol ve en önemlisi edebi ve insani değerlerle, yüreklerden gelen bir muhalefettir...Enver’in değerini ve muhalefetinin seviyesini demokrasiler esnasında çok fark edemeyebilirsiniz...O insani muhalefete saygı göstermezseniz, korkarım, şiddet içeren bir muhalefete davetiye çıkarırsınız...Bilmem bir diyalektik kuraldan haberdar mısınız?..“Tabiat boşluk kaldırmaz...”Demokrasilerde muhalefet boşluğu yaratılmaz!..Yaratılırsa, o boşluktan demokrasi dışı güçler girer sonra...Ne demiştik?..Tabiat boşluk kaldırmaz...İyisi mi “tabiatta uluorta boşluk yaratmayalım...”*****KİŞİSEL DÖNÜŞÜM İÇİN SIRLAR KİTABI...Bugün Pazar...Sizler için, Deepak Chopra’nın “Sırlar Kitabı”ından bazı bölümler seçtim...Kişisel dönüşüm için başlayacağınız yolculukta, çok önemli kavramları ve anlamları içeriyor...Yavaş yavaş, sindire sindire okumayı deneyin...Azar azar da uygulamayı...İyi yolculuklar...***“Kendinizi dönüştürmek hamile kalmaya benzer...Hamile kalmaya karar veren her kadın, kişisel bir karar verir, ancak aynı zamanda doğanın muazzam gücüne boyun eğmektedir...Hamile kadın bir yandan kendi özgür iradesini kullanır...Diğer yandan karşı konulmaz olayların akışına kapılıp gider...Kadın rahmi içinde döllenmiş bir tohuma sahip olur olmaz, doğa yönetimi ele alır...Çocuğu üretmek hem sizin yaptığınız, hem de sizin başınıza gelen bir şeydir...Ruhani olmak için de bir karar verebilirsiniz...Ancak ‘ruh’ gerçekten yönetimi ele aldığında sizi aşan güçlerin arasında kalırsınız...Sanki bir cerrah önemli bir ameliyat için, ameliyathaneye çağrılmış ve ameliyat masasına baktığında yatan hastanın kendisi olduğunu görmüştür...***Gerçek dönüşüm şu özelliklerin kişisel yaşantınızda ortaya çıkmasına bağlıdır...FARKINDALIĞIN AÇIKLIĞI;Gün boyunca, uyurken, uyanıkken, rüya görürken kendinize karşı tetikte olmak demektir...Dış etkenlerin gölgesinde kalmak yerine, ‘farkındalık’ kendinizi tamamen uyanık ve keyifli hissetmenizi sağlar...BİLGELİK;Her sorunun cevaplandığı akıl düzeyiyle temas halinde olmak demektir...Bilgi alanımız yaşamın kendisi, bilincin her seviyedeki hareketidir...Bilgelik kendinizi akıllı, özgüvenli, sarsılmaz ancak alçakgönüllü hissetmenizi sağlar...***YAŞAMA SAYGI;Yaşam gücüyle temas halinde olmak demektir...Yaşayan her şeyin içinde akmakta olan gücün aynısının içinizde aktığını hissedersiniz...Bir ışık huzmesindeki toz zerresi bile aynı ritme göre dans eder...Yaşam bitkiler ve hayvanlarla sınırlı değildir...Bir sıcaklığı ve bir diriliği olan her şeydedir...Yaşama saygı, kendimizi sıcak, ilgili ve neşeli hissetmemizi sağlar...ŞİDDETSİZLİK;Her eylemle uyum halinde olmak demektir...Sizin yaptığınız şeylerle başka birinin yaptıkları arasında bir karşıtlık yoktur...Arzularınız başka birinin iyiliğiyle çatışmaz... Etrafa baktığınızda dünyada genel bir çatışma görüyorsunuz...Ancak kendi dünyanızda bu çatışmayı görmezseniz, etrafınızdaki çatışmayı yumuşatan bir güç alanı gibi huzur yayarsınız...Şiddetsizlik kendinizi huzurlu, sakin ve tamamen dirençsiz hissetmenizi sağlar...***KORKUSUZLUK;Bütünüyle güvenlik anlamına gelir...Korku geçmişten gelen bir sarsıntıdır...Kendimize ait olduğumuz bir yerden ayrılıp, ‘incinebilirliğin’ ortasında bulduğumuz bir anı hatırlatır...Bhagavad Gita asıl korkunun ‘birliği kaybetme korkusu’ olduğunu ima eder...Korkunun ayrılıktan doğduğunu söyler...Sonuçta ayrılık bir gözden düşme değil, gerçekte kim olduğunuzu unutuştur...Korkusuz olmak kendinizi kendiniz gibi hissettirir...BÜTÜNLÜK;Şu an her birimiz yaşamı küçük zaman dilimlerine, yaşantı ve eylem parçalarına dilimlenmiş şekilde yaşamaktayız...Dilimlerin ayrılıp düşmesini önlemek için sınırlı ‘ben’ duygumuza tutunuyoruz...Ancak ‘ego’ yaşamı bir arada tutmak için ne kadar çabalasa da ‘sürekliliği’ bu şekilde bulmak mümkün değil...Bütünlük kişiselliğin ötesinde bir durum...Sizin için geçerli olan ‘ben’ her yerdeki ‘ben’le aynı olduğu anda ortaya çıkar...‘Tam’lık kendini sağlam, ebedi ve ezeli hissettirir...Deepak Chopra...”

Devamını Oku

Bir “linç” belgeseli...

17 Mart 2012

Bıçak,Çatal,Kaşık,Bardak,Ana avrat...Küfür...Şerefsiz...Mukabele niyetine “şerefsiz”...Para için her şeyi yapar o köpek...Dansöz!..- “Vallahi Apo’yu özledim...”- “Büyük gazeteciler ve soruları, (Mekan Bekaa);Abdullah Bey (Gül değil, Apo) Galatasaray maçlarını transistörlü radyoyla mı dinlemektesiniz?.. Gerçekten mi hasta Galatasaraylısınız?.. Ay inanmıyorum!..”- “İn o sahneden satılmış... (Ana mekan)” “Rezil!..”- “Siz bu şarkıyı yayınlamayın hele... Kürt halkına hesap vereceksiniz, görüşeceğiz...”***- “Yuuuuh... İn oradan sefil...”- “Vallahi Apo’yu özledim...”- “Sarhoş bu...”Yine gazeteciler ve soruları (Mekan keza Bekaa)- “Abdullah Bey, (Gül değil Apo) Türkiye’nin başına geçmeyi düşünüyor musunuz?..”- “Çık dışarı rezil... (eski mekan)”- “Atın bu adamı dışarı... Sarhoş sefil...”Mukabele niyetine sahneden indiğinde yanından geçtiği genç ve heyecanlı bir işadamına hitaben;- “Bir laf daha edersen, dışarıda seni geberttiririm...”Paris’te yapılan üst düzey ‘belgesel’ tadında bir röportajdan başlık:“Madamın şefkati...PKK’nın p...”***- “Şarkılardan para almıyorum... Türkiye Kürdistanı’ndakilerin paraya ihtiyacı var...(Bir konser mekanı)”- “Atın bu adamı dışarı rezil... Yuuuh.... (Ana mekan)”- “Kafasına vurun, kafasına vurun...”- “On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan...”Marşı söyletenin, ağzı burnu kırılacak daha sonra muştayla...(Mekanı tuvalet!)... Görüntü yok...- “Vallahi Apo’yu özledim... (Şarkı, konser mekanı)”- “Yarın parasını verin oğlunuzun sünnetinde söylesin... Oğlunuzun erkekliğini övsün... (Mekan bir gazete köşesi)”***Final sahne, herkes bağırıyor:- “Barış istiyoruz...”- “Hayır biz barış istiyoruz...”- “Biz sadece barış değil, hem barış hem özgürlük istiyoruz...”- “Biz sadece barış değil, hem barış hem özgürlük hem de kardeşlik istiyoruz...”- “Siz istemiyorsunuz, biz istiyoruz...”- “Hayır, biz istiyoruz... Yaşasın barış...”Kalp krizinden ölüm...Yeniden hesaplaşma...- “Canlı canlı katlettiler...”- “Vallahi Apo’yu özledik” diyordu...- “Katiller” - “Satılmışlar...”Perde...***Bu oyununun sonunda “mağdur olan bir hanımefendi mağduriyetine neden olan olayı!!” şöyle anlatacaktır:- “O gece sahnede Yunus’a Emrah’a, Leyla’ya Mecnun’a... Sen dost ararsan koş Mevlana’ya şarkısı söylendi...Bu vatansever şarkıyı söyletenler çocuklarına karşı tarihin kamburunu üzerlerinde hissedecekler... Bu böyle biline...”***Sevgili çocuklarım...İşte en sonda sözü edilen o adam benim...Benden size kalan tarihi kambur budur...Yukarıda anlattığım ve anlatmadığım bütün olaylar esnasında babanız Yunus’tan, Emrah’tan, Mevlana’dan, Leyla’dan, Mecnun’dan ilham “Memleketim” şarkısını söyletti...Üstelik sahnede, bu kavgayı yatıştırmak niyetine... Kendisi memleketi bu saydığı efsanelerden ibaret zannediyordu...Oysa memleket o günlerde, yukarıda anlatılan aktörlerden oluşmaktaydı...Ufak bir çelişki maalesef...Merak etmeyin...Hesap tamamlanacak...Size bir kambur kalmayacak!..Sevgiyle ve mutlulukla...*****FENERBAHÇE-GALATASARAY DERBİSİNİN ÖNE ÇIKANI...Canım dışarı çıkmak istiyor bu akşam... Şöyle geniş, güzel, keyifli bir yerlerde seyretmek istiyorum bu geceki derbiyi...Her maçın daha bir “izlenme merak uyandıran” takımı vardır...Bu derbinin, bende gizli izlenme merakı uyandıran takımı Galatasaray...Çok başarılı sonuçlar alıyorlar uzun zamandır...“Bu maçta zorlanır” dediğiniz her maçtan galibiyetle ayrılıyorlar...Takım oldular...Forma girdiler...Açık ara puan farkıyla şampiyonluğa gidiyorlar...***Bunların hepsi Galatasaray’ı daha bir izlenir, daha bir merak uyandırır kılıyor bu geceki derbide...Yani Galatasaray’ın ratingi yüksek bu kez...Ancak Galatasaray’ı merak etmemin başka bir nedeni var esasen...İstim üzerindeki sarı kırmızılıların, Şükrü Saracoğlu’nda ne yapacaklarını çok merak etmekteyim...Galatasaray; Fenerbahçe’nin evinden bir türlü mutlu dönemiyor...Mağlubiyet üstüne mağlubiyet, arada beraberlik alırsa seviniyor...Aykut Kocaman “Onlara Kadıköy’ü göstereceğiz” diye yine iddialı bir laf attı ortaya...Üstelik Fenerbahçe hiç boş bir takım değil ve kendi evinde oynamanın avantajında...***Maç Arena’da olsa bu derece zevkli olmazdı...Fatih Terim ve Galatasaray’ın bu kadar başarılıyken, Kadıköy’de ne sonuç alacağını görmek, çok heyecan verici...Bu gece sadece futbolun ve derbinin heyecanı var üzerimde...Takımsız ve aidiyetsiz...Güzel bir cumartesi gecesi yaşasın herkes, hep beraber keyifle ve umutla...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“KIŞIN ORTASINDA YENİLMEZ BİR YAZ...”“Albert Camus bir keresinde şöyle yazdı...‘Kışın ortasında yenilmez bir yaz buldum...’Zihnimizi stres ve kalbimizi acıyla dolduran bazı zorluklarla karşılaşmadan, ne kadar güçlü ve dayanıklı olduğumuzu gerçekten keşfedemeyiz...İşte o zamanlarda hayatın yolumuza çıkardığı engellerin üstesinden gelebilecek güç ve cesaretin içimizde bulunduğunu keşfederiz...Zor zamanlar bizi daha güçlü kılar...Robin Sharma...”

Devamını Oku

Abdullah Öcalan ‘medya mağduru’ olarak başvuruda bulunmalı!!!

16 Mart 2012

Vazo daha fazla kırılıp dökülmesin...Kan gövdeyi götürmesin o gece orada diye şarkılar söyletiyorum;“Kuzusuna kurduna, Yunus’una Emrah’a...Mecnun’una Leyla’sına, erişilmez sırrınaSen dost ararsan koş Mevlana’ya...Bir başkadır benim memleketim...” diye...Hanımefendi kalkıyor, “Milliyetçi şarkılar söyletiyor” diyor...Elhak doğru!!!Yunus’u, Emrah’ı, Leyla’yı, Mecnun’u, Mevlana’yı anarak yanlış yaptım...Söyletmem gereken şarkı “Vallahi Apo’yu özledim!” olmalıydı!..Onu söyletirsem provoke olmayacak, barış tesis edilecekti o gece...Mevlana’dan, Yunus’tan, Emrah’tan, Leyla’dan, Mecnun’dan bahsetmek ne yazık ki çok provoke edici bir his yarattı insanlar üzerinde!..***Sonraki günlerde de yayında görme fırsatı bulduğum montajlı haberlerde, gencecik montajcılar, muhabirler, editörler, o günlerin duygu atmosferiyle kendi duygusal reaksiyonlarını ürünlerine yansıttılar...Şehit haberlerini uzun gösterdiler, yaptıkları montajlarda kendi duygu yoğunluklarını işin içine kattılar... Yanlış yaptık!..Kandil Dağı’na müracaat edip, oradan montajcı transfer edecektik!..Sanki gazetelerde, televizyonlarda yapılan her haberden birileri mağdur olmaz...Haberin özü, doğası bu değildir sanki...Sanki o günlerde ve sonrasında sadece benim için yapılan haberlerden bir “külliyat” yaratılamaz;Sanki babam haberlerden dolayı değil, kırlarda dolaşırken beyin kanaması geçirdi, benim hakkımda yüzlerce iftira spor olsun diye, öylesine atıldı?..Sanki her şey içimizde bitiremediğimiz kişisel “kin”i mazur gösterebilirmiş gibi?..***İnsanda biraz izan olur...Bir “ne yapıyorum” der...‘Kin’inin ve ‘nefret’inin üzerini örter...Bir düşünür bir şöyle der;“TRT’den özel televizyona geçtiği ‘ilk’ programında 2 saat 15 dakika Yılmaz Güney-Fatoş Güney programı yapan adam, niye bu kadar kısa zaman içinde bizimle uğraşsın?..”Şu “kin”imi bir durdursam da, olayı gerçekten bir anlamaya çalışsam diye düşünür!..***Bu adam değil miydi; Yılmaz Güney’in kaçışını, Fransa’da hastalanışını, ölüşünü, cezaevi günlerini, sürgün dönemlerini, müdanaasız sorgulayan... Öfke duyuyorum, kin duyuyorum, nefret duyuyorum da Yılmaz Güney’i, Fatoş Güney’i, vicdanını temizlemesini! gerektiren olaylar olmadan gündeme getiren adamdan özellikle niye intikam almaya çalışıyorum diye sorar...Biliyorum ki “sormuyorum ki” diyecek...Önemi yok, hayat ve evren onun ne yaptığını biliyor...Bu kin “davaya” yönelik değil...Peki neye yönelik?..İnsan mağdur olabilir...İnsan mağdur olurken, izan sahibi bir mağdur olmalıdır...Davanız eğer kin ve nefretin yoğurduğu bir kişisellikte değil ‘toplumsal’ bir nitelikteyse...O zaman, Yılmaz Güney’i, Mevlana’yı, Yunus’u, Emrah’ı, mesleği ve kendinizi doğru bir yere koyabilirsiniz... Onca kişi “şerefsiz, satılmış, sahtekar, para için satar” ifadelerini fütursuzca kullanırken, “Neden bu adamın ağzından, Ahmet’e yönelik ağzından tek bir kötü laf çıkmadı acaba” diye düşünürsünüz...Eğer kininiz ve nefretiniz kalbinizi esir almamışsa...***Kalbinizden söküp atamadığınız o kin ve nefret, sizi barışa, huzura ve mutluluğa götürmez, götürmeyecek de...Kininiz, barışa, özgürlüğe ve huzurunuza yönelik şu soruyu da sordurtmaz size...“Yılmaz Güney’e gösterilen gönül dolusu destek, neden o günlerde, bize tam gösterilmedi acep?...”Hülasa;Kan gövdeyi götürmesin diye, Mevlana’dan, Yunus’tan, Emrah’tan, Leyla’dan, Mecnun’dan şarkılar söyletenler; söylettikleri barış şarkılarından suçlanır hale geldiler...Onları şimdi “Apo’yla saatlerce röportajlar yapıp, hangi takımı tuttuğunu, Türkiye’nin siyasi durumunu nasıl bulduğunu soranlar” suçluyorlar... “Vallahi Apo’yu özledik” şarkılarını unutanlar hep bir arada şimdi hesap sormaktalar...Bu durumda, İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan’a mütevazı bir önerim olacak...Şartlar kendisini medya mağduru yapma konusunda epeyce olgunlaşmaktadır!..“Müşteki” sıfatıyla ‘medya mağduru’ olarak, başvuruda bulunmak artık onun en doğal hakkıdır!..Elhak!..Bu ahval altında “En büyük medya mağduru Apo olmaktadır!!!” Bütün kalbimle “şehadet” edeceğim buna!!.*****GAZETECİLER...Gazeteciler sütten çıkmış ak kaşık değiller...Hiçbir zaman da olmadılar...Doğuş Üniversitesi’nden bir davet aldım önceki gece yarısı...Basın Özgürlüğü ve Medya’yı konuşmak üzere...Gece yarısı kafamda, konferansta söyleyeceklerimi dizerken, “Medyanın kullanıma ne kadar açık bir alan olduğunu” anlatan kuramları ve örnekleri oluşturuyordum...Medya günahsız değil hiçbir şekilde...Hiçbir zaman da olmadı...Mebzul miktarda günahları, haberi işlerken tarafgil davranışları, objektif olmama kaygıları var...***Gazeteciliğin doğasında hep birileri tarafından “kullanılma” gerçeği var...Haberi yaparken “duygu” var, “öfke” var, bir tarafa yönelik sempati, diğer tarafa yönelik antipati var...Haberi yapanlar insan çünkü...Onların da kurallarının ötesinde, o anda yaşadıkları duyguları var...Hayat baş döndürücü bir hızla değişiyor...Dün gazeteciyi ve toplumu sürükleyen duygular, bugün ters yönden esiyor, ruhunuzu aksi yönde hislere sürüklüyorlar...Hayat aslında ne dün tam gerçeği yansıtıyordu...Ne de bugün...***Günlük gazete işi yapanlar, hayatın o anki fotoğrafını çekiyorlar aslında...O fotoğrafın duyguları üzerinden yıllar geçtikten sonra, bugünden o anı değerlendirme, hayatı bütünüyle sürrealist bir düzlemden okutuyor...Yıllar önce çekilmiş; sararmış bir fotoğrafa bugün baktığınızda, o fotoğrafı iğreti ve eksik bulursunuz...Hiç fotojenik çıkmamışsınızdır...Fon berbattır...Renkler parıldamamaktadır...Duygular azdır...Hayat eski fotoğrafta kurudur...Bugünden yıllar öncesinin gazetelerini incelemek de aynı kuru, kekremsi, sararmış fotoğraf tadını verir... Duygular o günden bugüne onlarca kez değişmiştir...O günden bugüne hemen hiçbir şey aynı değildir...Yüzlerce defa değişen rüzgar, insanları, duyguları, ruhları, kuşakları alabora etmiş, bambaşka bir hayat, bambaşka bir gerçeklik ortaya çıkarmıştır...***Hayat ve dünya akla hayale gelmeyecek şekilde değişmiştir...Sararmış eski fotoğrafı incelerken, durduğunuz çerçeve, arkanızdaki fon, fotoğraftaki renkler, duruşunuz, gülüşünüz size pek bir yalın, pek bir eski, pek bir sakil gelebilir...Duygulardan kopmuş, cereyanlardan arınmış, hayatın o günkü gerçeklerinden tamamen uzak kalmış bir halin yansımasıdır o...Onu fotoğrafı yıllar sonra acımasızca eleştirenler, bilmezler ki; bugünkü rüzgarların eşiğinde çekilen fotoğraflar da “mahşerin nihai fotoğrafını” yansıtmayacaklardır...Şimdi çok renkli ve çok canlı gözüken kareler de, bir süre sonra sararıp, silikleşeceklerdir...Rüzgarlar fotoğrafların çekildiği diyarları terk ettiğinde, geride kalan resimler, “duygudan ve hayatın o anki enerjisinden uzak, absürd ve kuru bir fotoğraf eskisine” indirgeneceklerdir...***İnançlarımız, duygularımız, düşüncelerimiz, duruşlarımızla bir gün gelip sararmış bir fotoğraftan ibaret olacağız...Muhtemelen gelecek kuşaklara duygusuz biblolar olarak gözükeceğiz...Düşüncelere değil, vicdanlara bakarım ben hayatta uzun zamandır...Mümkün olduğunca kimselere vicdansızlık yapmamaya çalışırım...Bilirim ki vurulacak kolay hedefleri saptayıp, suçsuz insanlara yüklenenler, gün gelip o günahlarıyla çok başka yerlerde, çok başka şekillerde yüzleşecekler...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜKİŞİLİĞİMİZİN AYDINLIK VE KARANLIK YÖNLERİ...“Her birimizin bir aydınlık yanı olduğu gibi bir de karanlık yanı vardır...Hepimizin düzeltilmesi gereken kusurları vardır...Ve içimizdeki yaralarımız iyileştirilmek için haykırırlar...Her birimizin parçalara ayrılmış bir ruhu vardır...Mükemmel olmama durumu aslında bizi insan yapan şeydir...Robin Sharma...”***Dün kendisini mutsuz hisseden bir arkadaşımla konuşuyordum...Dışarda kendisini mutlu edecek kaynakları aramaktaydı...Ona kendi mutluluğunun yolunun kendi içinde çıkacağı bir büyük yolculuk olduğunu söyledim...İçimizde hep düzeltilmesi ve daha iyi olması gereken yönler bulunur...Hep karanlık noktalar mevcuttur...Bunların bittiğini zannederiz, oysa bitmezler...Bir ömür boyu devam ederler...Sizi esas mutlu edecek şey, içinizdeki o karanlık noktaları teker teker aydınlatarak, egonuzun ördüğü duvarları yıkmaktır...İçiniz aydınlandıkça, hayata daha bilge ve tevekküle bakacaksınız...Mükemmel olmadığınızı hissetiğinizde çok üzülmeyin...Hiçbirimiz mükemmel değiliz...Mükemmelliğe doğru çıktığınız yolculuktur bizi mutlu eden...

Devamını Oku

Nedim’in ağladığı an... Bir gün herkes mağdur olabilir...

15 Mart 2012

Zaten vicdanım hiçbir zaman elvermeyecekti biliyorum ama yine de, Soner’ler (Yalçın) Oda TV davasından tutuklandıklarında, dışardayken onlara açmış olduğum davaların tamamen düşürülmesi talimatını verdiğim için dün ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz...Nedim’i canlı yayında çıkmayan sesinden sessiz ağlayışını izlerken, Nedim müdanaasız gözyaşlarında hayatın herkese “bir gün herkesin mağdur olabileceği” gerçeğini göstermesini diledim...Çocuğunun eteğindeki düğmeler öttüğü için, kızı Nedim’in yanına gelemediği için eteğini çıkartıp, kazağına sarınıp babasının yanına öyle gidiyor...Doğan Yurdakul’un kızı babasına bir an önce kavuşabilmek için kazağını açarak görevlilere “bakın, sütyenim yok” diye üstünü gösteriyor...Dün çocuklarıma sarılırken, çoğumuzun kızı, oğlu, çoluğu gözümün önüne geldi...Tuncay’ın kızı, Mustafa‘nın çocukları, daha tanıdığım tanımadığım nicelerinin çolukları, çocukları, eşleri, sevgilileri, anaları babaları...***Bana “Hukukta adil olmak var, fakat merhamet yoktur” diyorlar...Doğrudur...Ancak benim hissettiğim merhamet değil...Benim hissetiğim empati...Ben çoluğundan çocuğundan uzakta, onların nefesini haftada bir, birkaç dakika görmeye hasret insanlar hakkında konuşamayacağımı, onlar hakkında dava sürdüremeyeceğimi, onlar içerde sevdiklerinden uzak nefes alıp verirken, dışarda onlarla ilgili ahkam kesemeyeceğimi söylüyorum...Kimse kusura bakmasın... Benim kalbim bu eşitsiz koşullardaki hesaplaşmayı kaldırmıyor...Yaptığım ‘doğrudur’ diye bir iddiam yok...‘Adildir’ diye bir iddiam da yok...Yüreğim bunu kaldırmıyor, yüreğimin sesi bana ‘sus’ diyor, maruzatım bundan ibaret...*****GÜZEL BİR KADININ DOĞUM GÜNÜ HESAPLAŞMASI...Dün STAR’da benimle çalışan Şafak Yavuz’u gördüm...Televizyonlara muhteşem portreler yapardı o günlerde...Her iyi televizyoncu gibi, çalıştığı televizyonda birileri ayağını kaydırmıştı...Televizyonculuk öyle bir meslekti...İyi olanın ayağını kaydırır, onu ıskartaya çıkartmaya çalışırlardı...Merdivenlerden çıkmaya çalışırken, başıma çok gelmişti...Kendi kendime ahdetmiştim...“Televizyonda iyi olan birisinin önünü mutlaka aç...” demiştim kendi kendime, “Sakın önünü kesme... Günah işleme...”Fırçalardım yanımda çalışanları, beğenmediğim kasetleri havalara fırlatırdım...“Her şey daha iyi olsun” diye inanılmaz uğraşırdım...Hiçbir gün, hiçbir vakit, iyi olanın önünü hafif yollu keseyim, biraz sindireyim, parlatmayayım onu demedim...***Kendi yetiştirdiklerim bir yana, dışardaki celebrity’lere de göz diker, onları da haber merkezine almaya çalışırdım...Sadettin Teksoy programı elinden alındığında, bir günde kendini SHOW Haber Merkezi’nde bulmuştu...Daha kimler?..Bir ara Engin Ardıç’ı bile haber merkezine katmaya çalışmıştım da, teklifi yaptıktan sonra yıllardır çalıştığı STAR’dan ayrılıp, burada mutlu olmazsa sonra kendini mağdur hisseder diye kendi kendime vazgeçmiştim...O da öyle düşünmüş olacak ki ikinci görüşmeyi yapamamıştık...***Rahmetli Sakıp Sabancı’nın ise maddi açıdan tuzu kuru olduğundan SHOW Haber’in yüzü olmasında bir saniye bile tereddüt etmemiştim...Galatasaray’ın UEFA finalindeki haber bültenlerini, günlerce Sakıp Sabancı’nın da içinde olduğu ekiple yapmıştık...Rahmetli tam bir muhabir gibi çalışmıştı...Kopenhag’da beraber yemek yer, her gece yayın planını beraber yapardık...Bir gün bile sektirmedi...Her akşam 19.30 dedin mi bizim yanı başımızda ana haberde yayındaydı...***Sabancı’yı muhabir, Sadettin Teksoy’u haberci, Engin Ardıç’ı analist yapmaya çalıştığım SHOW Haber’in demokratik ve insana yönelik içeriğini çamurlamak isteyenler o günlerde “Cüce haberleri yapılıyor orada” derlerdi...Şafak Yavuz’u da; Aysel Gürel, Cemal Kamacı gibi isimlerin televizyon portrelerini mükemmel biçimde işlerken görmüştüm...Hiç bekletmeden hemen almıştım...Bir özelliğim vardı...Alırken maaş konuşmazdım...Karşımdaki aylardır işsiz olabilirdi...Haber merkezinin yüksek ücret aralığında kendine uygun düşen yerden ödenmeye başlanırdı...“Dışarda ne aldığın beni ilgilendirmez” derdim, “Buranın kendi ücret skalasına göre alacaksınız...”Gelenlere büyük avantaj yaratırdı bu durum...Sadece Saba Tümer’de ters işlemiş, dezavantaj yaratmıştı...***Saba’ya ödediğim rakamın transfer ettiğim NTV’den 100 ya 200 lira eksik olduğu ortaya çıkmıştı...Saba gelmişti karşıma;- “Reha Bey” demişti, “Beni transfer ettiğiniz NTV’de şu kadar alıyordum... Siz bana daha azını veriyorsunuz... Transfer oldum, maaşım azaldı...”Yüzüne bakmıştım, “haklısın” demiştim;“Ne yapayım ki, sana en yüksek spiker maaşını vermekteyim, diğer spiker arkadaşınla beraber... Sana daha fazla verirsem ona ayıp ederim... Bir süre böyle devam et... Sonra ikinizi birden düzenlerim...”***Dün Şafak’ın (Yavuz) doğum gününde bu anılar geçti gözümün önünden...10 yıl önce çalışmıştık Şafak’la...Doğum gününde geçmişinin muhasebesini yapan, “bilge” bir yazı yazmış...Benimle geçirdiği günler için teşekkür ederken, yazısını da verdi bana...Kırklı yaşlarının başındaki bir kadının muhteşem olgunlukta yazdığı bir doğum günü yazısıydı...Şöyleydi satırları:“Eskiden doğum günlerim pasta demekti, hediye demekti benim için...Biraz daha büyüdüğümde; parti, dans, eğlence, arkadaşlar demek oldu...Daha sonra özel insanlarım için, özel olduğumu hissettiğim günler oldu...Şimdi yine varlığımın kimler için önemli olduğunu anladığım bir gün elbette...Ama geride kalan doğum günü sayısı arttıkça hesaplaşma başlıyor kendimle, kendiliğinden...Neler tutmuşum?..Neler kaçırmışım?..Neleri saklamışım?..Neleri tamamlayıp, neleri yarım bırakmışım yol alırken?..Kimlere aldanmış, kimleri aldatmışım bilerek ya da bilmeden?..Hangi hayatlara girmişim nasıl izler bırakmışım o hayatlarda?..Kimlere açmışım kapılarımı?Kalan kimler olmuş yanımda, hafızamda, yüreğimde yaşayan hâlâ?..Kim kırmış, kim üzmüş beni?..Ya da ben kimleri?..Ne koymuşum hayata artı olarak benden?..Ya da hayat ne vermiş bana fazladan?..Ooo... Bu manevi hesaplaşmanın sonu da yok, matematiği de...Sadece yüreğimde ve hafızamda kalanlar var, gerisi de küsurat zaten...Yuvarla gitsin, küsurat dediğin zaman kaybettirir zira...Oysa zaman kaybedilemeyecek kadar değerli...Hoş, kaybetmek de kazanmak da bizim elimizde ya...Hafızamda ve yüreğimde kalanlar...Sizi andım bugün, 14 Mart doğum günümde...Sessizce; içimden manidar gülümsemeler eşliğinde...Ve bende bıraktığınız izler için teşekkür etmek istedim nedense...”On yıl önce on yıl sonra...Şafak’ta iz bırakan kişilerden biri miyim bilmiyorum, ancak kalbinden gelen muhteşem katkılarını programlara sunduğu, insanlığını ve dostluğunu hiç eksik etmediği için, ben teşekkür ederim Şafak’a...Doğum günü kutlu olsun...*****BEŞİKTAŞ SEYİRCİ SIRALAMASINDA ÜÇÜNCÜ MÜ?..Dün yine bilyoner.com taraftarlık araştırmasını yayınladı...Galatasaray yüzde 35, Fenerbahçe yüzde 34, Beşiktaş da yüzde 19 gözüküyor, taraftar sayısında bilyoner’in araştırmasında...Kolej’de okuduğum dokuz sene boyunca, Fenerbahçeli ve Galatasaraylı arkadaşlarımın sayısı, Beşiktaşlı sayısından fazlaydı...Evde ve İstanbul’daki geniş ailenin tümünü kapsayan Fenerbahçeliler içinde, ben tek başıma Beşiktaşlı’ydım...Mahallede de mebzul miktarda Galataraylı ve Fenerbahçeli vardı üstüne üstlük...Beşiktaşlı olarak çoğunlukta olduğumuz zamanlar daha nadirdi...***Fakat yine de bilyoner.com’a bir hatırlatma yapmalıyım...Fransızca’da quantite ve qualite derler nicelik ve nitelik anlamında...Ben hayatım boyunca futbolla fazla ilgili olmayan, laf olsun torba dolsun misali gazozuna Galatasaraylı ve Fenerbahçeli çok gördüm...Fakat “Gazozuna Beşiktaşlı” olanına pek rastlamadım...Gazozuna takım tutanları dışarda tutarsak gördüğüm iyi Fenerbahçeli, iyi Galatasaraylı ve iyi Beşiktaşlı sayısı, yani gerçek taraftar üç aşağı beş yukarı aynıdır...Gerçek taraftar sayısında, tablo Beşiktaş’ı üçüncü göstermez...Ayrıca bu çok önemli değil...Ben Beşiktaşlı aidiyetinin taşıdığı ‘nitelikli’ yapıdan gayet memnun olmalıyım ki üç çocuğumu da Beşiktaşlı yaptım...Fenerli ve Galatasaraylı dostlara selam...Bendeniz Çarşı’da çocuklarımla çok mutluyum...

Devamını Oku