Haberin Devamı
Bugün VATAN’da yayınlanan araştırma, Türkiye’deki erkeklerin, bir konuda dünyada birinci olduğunu gösteriyor...
Sigaranın yol açtığı hastalıklardan ölenler arasında dünyada birinci sırayı Türkiye’deki erkekler alıyor...
13-15 yaşındaki çocukların yüzde 90’ının evin içinde sigara dumanıyla ‘pasif sigara tiryakisi’ olarak büyüdüğü bir ülke burası...
Burada, siyasi mücadelenin en dibine vuran tartışmalar saatlerce yapılıyor...
Hangi siyasal sistemin insanları mutlu edeceğine dair, saatlerce ahkam kesiliyor...
Fakat kişisel bilgelik yolunda, insan hayatının önüne set çekilen iki çok önemli bariyer bir türlü gündeme getirilmiyor...
Büyük paralar kazanılıyor bu işlerden farkındayım...
Fakat sigara ve alkolle, kişisel gelişim ve bilgeleşme mecrası yürütülemez, bunun da farkındayım...
Çoğu günler bu köşeye Robin Sharma’dan “kişisel bilgelik yolunda” anlamlı sözler koyuyorum...
Dün fark ettim ki, yedi yıl önce sigarayı bırakmama yol açan da yine Robin Sharma’nın bir kitabıydı...
“Ferrarisini Satan Bilge...”
Sigaradan bir süre sonra alkolle de ilişkimi kestim...
Yüklerinizden kurtulduğunuzda, kendi içinizde hazineleri bulacağınız yolculuğa çıkıyorsunuz...
Bitmek bilmeyen maceralarla dolu, acılarla, hüzünlerle ve kendinizle yüzleştiğiniz bir süreç...
Sigara desteğinden ya da alkolün unutturan gevşekliğinden uzakta...
Ben “korkuyla yönetimin” insanlar üzerinde bir yarar sağlayacağına inanmıyorum...
Onun için sigaranın yol açtığı hastalıklardan ölüm oranında birinci sırada olduğumuza çok fazla atıfta bulunmuyorum...
Benim referans yaptığım şey, hayatın zenginliği, yaşamın bilgeliği, kendi içimize yapacağımız yolculuğumuzun inanılmaz keyfi...
Bu işlerle ilgili bir dostum “sigara içmek insanın kendisini sevmemesidir...” demişti...
İnsan kendisini sevmeyerek, kendisinin içinde bir yolculuğu çıkabilir mi?..
Mümkün mü bu?..
Sevmediğiniz bir yolda seyahat edebilir misiniz?..
“Bizler kendi bedenimize nasıl bu kadar kiracı olabiliriz ki?..
Bizler kendi Tanrımızın nasıl misafiri olabiliriz ki?..
Bizler kendi ruhumuzun nasıl uzağında kalabiliriz ki?..
Bizi misafir, bizi uzak, bizi kendimize kiracı yapan kim ve kimler?..
Belki bunu da yazmalısınız...
Siyasetin ve medyanın bizi bizde kiracı yapma çabasına değinmelisiniz...
Sizin gibi medyanın her yönünü bilen...
Bu kadar yaşam tecrübesini cebine değil, gönlüne koyarak ilerleyen...
Yaşam seçimlerinde radikalleşebilen bir yazara çok yakışır bu dokunuşlar” diyor Burçin Alpacar son mailinde...
Siyasi hesaplaşmaların insan enerjilerini sürekli tarumar eden, yaşam enerjisi vermek yerine, oyalayıcı bir Atari etkisi bırakan sanal etkilerinden uzakta, medyanın ve siyasetin “bizi bize kiracı yapan” yollarını sizlere aktarmak...
Siz bir düşünün isterseniz...
Ben de bir düşüneyim...
FENERBAHÇE’NİN KÜME DÜŞMESİ!..
Platini buraya gelince, futbol dünyası
hareketlendi...
Bir kesim, “Koskaca UEFA, koskoca Platini... Onlarda kural var... Bizim gibi mi davranacaklar?..” diye ironik sorular soruyor...
Onlara şöyle cevap veriyorum...
“Fransız Milli Takımı’nın ünlü futbolcusu Platini’nin kaç standartlı bir hayatı var bilemem... Fakat Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin kaç standardı olduğunu biliyorum... Seçimlerden önce oy almak için, Osmanlı tarihiyle ilgili alelacele karar çıkarttığına göre, politika ve standartsızlık Fransa Cumhurbaşkanı’nda var... Platini deyip, bu kadar gözünüzde tanrılaştırmayın...”
3 Temmuz’da şike operasyonu başladı...
Neler geldi, neler geçti...
Rüzgar bir oradan, bir buradan en şiddetli şekilde esti...
Rüzgar nasıl ve nereden eserse essin, hiç oralı olmadım...
Biliyorum ki, hayat ilkeli olanlar için güzel ve keyiflidir...
İlkeli davranır, ilkeli davranışınızı insanlara aktarırsanız, hayata bir katkı sağlarsınız...
Rüzgar gülü olursanız sadece rüzgara katkı yaparsınız...
10 Temmuz 2011’den beri, Fenerbahçe’nin küme düşmemesi gerektiğini söylüyorum...
“Şike varsa, ceza verilebilir, hatta puan silinebilir...
Fakat kulübün milyonlarca taraftarına ceza veremezsiniz...
Şike varsa o şikeyi o kulübün taraftarı yapmadı... O kulübün taraftarını küme düşüremezsiniz...
Küme düşürürseniz, futbolu bitirirsiniz...
Bu şikeyi savunmak değil, futbolu savunmaktır...” dedim durdum...
Neredeyse sekiz ay geçti üzerinden...
Dün Başbakan’ın bu mealde sözleri Platini’ye söylemesinden sonra da UEFA kongresinde açıkça ilan etmesinden mutlu oldum...
Evet eminim Mösyö Platini;
Çok ilkeli bir futbol adamı...
Sert ve değişmeyen kuralları var...
Bizim de kolay kolay yerin tamamen dibine batıramayacağımız bir futbol gerçeğimiz var...
Herkes adil olmak koşuluyla, kendi gerçeğinin sert ve değişmez ilkelerini savunmaya çalışıyor...
ÇOK GÜZEL KIZIN EVLİLİĞİ...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış... Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş...
Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş...
Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş...
Fakat kız onu da reddetmiş...
Aradan uzun yıllar geçmiş...
Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış...
Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış...
Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş...
Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş...
Yaşlı adam gül bahçesiyle kaplı olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş...
Delikanlı bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını çok merak etmiş...
Gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş...
Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış...
Üstelik zengin de değilmiş...
Çok şaşıran ve merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış...
Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş...
Kız da ona, arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş...
Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış...
Birden çok güzel sarı bir gül görmüş...
Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış...
Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş...
Tam onu koparırken ilerde...
Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparıp kıza götürmüş...
Bahçenin en güzel gülünü beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül...
Gülmüş adama...
“Bak gördün mü?..” demiş, “Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razı olmak zorunda kalırsın... Bu yüzden gençlik gitmeden, zamanında doğru seçimler yapmayı öğrenmek gerekir...”
“Kendimize kiracı olmayan şeyleri” yazmamı isteyen Burçin Alpacar’ın gönderdiği öykü bu...
Hep daha fazlası ya da daha güzelinin peşinde olmak aslında “ruhun ve kalbin kendi iç barışını sağlayamayan kapitalist sistemin” bir ürünü...
Daha fazla, daha çok ve daha, daha isteyerek sistem kendini ayakta tutan kazancı sağlıyor...
Oysa ruhun aradığı ruh ikizini bulmak, ruh eşini bulmak, ruhuna uygun şeyleri yapmak, ruhuna uygun bir hayat yaşamak...
Bunu yaparsak sadece kazanç üzerine kurdukları sistem işlemiyor...
“Kendimize kiracı” taleplerimizle yaşıyoruz hayatı...

