Haberin Devamı
Vazo daha fazla kırılıp dökülmesin...
Kan gövdeyi götürmesin o gece orada diye şarkılar söyletiyorum;
“Kuzusuna kurduna, Yunus’una Emrah’a...
Mecnun’una Leyla’sına, erişilmez sırrına
Sen dost ararsan koş Mevlana’ya...
Bir başkadır benim memleketim...” diye...
Hanımefendi kalkıyor, “Milliyetçi şarkılar söyletiyor” diyor...
Elhak doğru!!!
Yunus’u, Emrah’ı, Leyla’yı, Mecnun’u, Mevlana’yı anarak yanlış yaptım...
Söyletmem gereken şarkı “Vallahi Apo’yu özledim!” olmalıydı!..
Onu söyletirsem provoke olmayacak, barış tesis edilecekti o gece...
Mevlana’dan, Yunus’tan, Emrah’tan, Leyla’dan, Mecnun’dan bahsetmek ne yazık ki çok provoke edici bir his yarattı insanlar üzerinde!..
Sonraki günlerde de yayında görme fırsatı bulduğum montajlı haberlerde, gencecik montajcılar, muhabirler, editörler, o günlerin duygu atmosferiyle kendi duygusal reaksiyonlarını ürünlerine yansıttılar...
Şehit haberlerini uzun gösterdiler, yaptıkları montajlarda kendi duygu yoğunluklarını işin içine kattılar...
Yanlış yaptık!..
Kandil Dağı’na müracaat edip, oradan montajcı transfer edecektik!..
Sanki gazetelerde, televizyonlarda yapılan her haberden birileri mağdur olmaz...
Haberin özü, doğası bu değildir sanki...
Sanki o günlerde ve sonrasında sadece benim için yapılan haberlerden bir “külliyat” yaratılamaz;
Sanki babam haberlerden dolayı değil, kırlarda dolaşırken beyin kanaması geçirdi, benim hakkımda yüzlerce iftira spor olsun diye, öylesine atıldı?..
Sanki her şey içimizde bitiremediğimiz kişisel “kin”i mazur gösterebilirmiş gibi?..
İnsanda biraz izan olur...
Bir “ne yapıyorum” der...
‘Kin’inin ve ‘nefret’inin üzerini örter...
Bir düşünür bir şöyle der;
“TRT’den özel televizyona geçtiği ‘ilk’ programında 2 saat 15 dakika Yılmaz Güney-Fatoş Güney programı yapan adam, niye bu kadar kısa zaman içinde bizimle uğraşsın?..”
Şu “kin”imi bir durdursam da, olayı gerçekten bir anlamaya çalışsam diye düşünür!..
Bu adam değil miydi; Yılmaz Güney’in kaçışını, Fransa’da hastalanışını, ölüşünü, cezaevi günlerini, sürgün dönemlerini, müdanaasız sorgulayan...
Öfke duyuyorum, kin duyuyorum, nefret duyuyorum da Yılmaz Güney’i, Fatoş Güney’i, vicdanını temizlemesini! gerektiren olaylar olmadan gündeme getiren adamdan özellikle niye intikam almaya çalışıyorum diye sorar...
Biliyorum ki “sormuyorum ki” diyecek...
Önemi yok, hayat ve evren onun ne yaptığını biliyor...
Bu kin “davaya” yönelik değil...
Peki neye yönelik?..
İnsan mağdur olabilir...
İnsan mağdur olurken, izan sahibi bir mağdur olmalıdır...
Davanız eğer kin ve nefretin yoğurduğu bir kişisellikte değil ‘toplumsal’ bir nitelikteyse...
O zaman, Yılmaz Güney’i, Mevlana’yı, Yunus’u, Emrah’ı, mesleği ve kendinizi doğru bir yere koyabilirsiniz... Onca kişi “şerefsiz, satılmış, sahtekar, para için satar” ifadelerini fütursuzca kullanırken, “Neden bu adamın ağzından, Ahmet’e yönelik ağzından tek bir kötü laf çıkmadı acaba” diye düşünürsünüz...
Eğer kininiz ve nefretiniz kalbinizi esir almamışsa...
Kalbinizden söküp atamadığınız o kin ve nefret, sizi barışa, huzura ve mutluluğa götürmez, götürmeyecek de...
Kininiz, barışa, özgürlüğe ve huzurunuza yönelik şu soruyu da sordurtmaz size...
“Yılmaz Güney’e gösterilen gönül dolusu destek, neden o günlerde, bize tam gösterilmedi acep?...”
Hülasa;
Kan gövdeyi götürmesin diye, Mevlana’dan, Yunus’tan, Emrah’tan, Leyla’dan, Mecnun’dan şarkılar söyletenler; söylettikleri barış şarkılarından suçlanır hale geldiler...
Onları şimdi “Apo’yla saatlerce röportajlar yapıp, hangi takımı tuttuğunu, Türkiye’nin siyasi durumunu nasıl bulduğunu soranlar” suçluyorlar...
“Vallahi Apo’yu özledik” şarkılarını unutanlar hep bir arada şimdi hesap sormaktalar...
Bu durumda, İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan’a mütevazı bir önerim olacak...
Şartlar kendisini medya mağduru yapma konusunda epeyce olgunlaşmaktadır!..
“Müşteki” sıfatıyla ‘medya mağduru’ olarak, başvuruda bulunmak artık onun en doğal hakkıdır!..
Elhak!..
Bu ahval altında “En büyük medya mağduru Apo olmaktadır!!!”
Bütün kalbimle “şehadet” edeceğim buna!!.
GAZETECİLER...
Gazeteciler sütten çıkmış ak kaşık değiller...
Hiçbir zaman da olmadılar...
Doğuş Üniversitesi’nden bir davet aldım önceki gece yarısı...
Basın Özgürlüğü ve Medya’yı konuşmak üzere...
Gece yarısı kafamda, konferansta söyleyeceklerimi dizerken, “Medyanın kullanıma ne kadar açık bir alan olduğunu” anlatan kuramları ve örnekleri oluşturuyordum...
Medya günahsız değil hiçbir şekilde...
Hiçbir zaman da olmadı...
Mebzul miktarda günahları, haberi işlerken tarafgil davranışları, objektif olmama kaygıları var...
Gazeteciliğin doğasında hep birileri tarafından “kullanılma” gerçeği var...
Haberi yaparken “duygu” var, “öfke” var, bir tarafa yönelik sempati, diğer tarafa yönelik antipati var...
Haberi yapanlar insan çünkü...
Onların da kurallarının ötesinde, o anda yaşadıkları duyguları var...
Hayat baş döndürücü bir hızla değişiyor...
Dün gazeteciyi ve toplumu sürükleyen duygular, bugün ters yönden esiyor, ruhunuzu aksi yönde hislere sürüklüyorlar...
Hayat aslında ne dün tam gerçeği yansıtıyordu...
Ne de bugün...
Günlük gazete işi yapanlar, hayatın o anki fotoğrafını çekiyorlar aslında...
O fotoğrafın duyguları üzerinden yıllar geçtikten sonra, bugünden o anı değerlendirme, hayatı bütünüyle sürrealist bir düzlemden okutuyor...
Yıllar önce çekilmiş; sararmış bir fotoğrafa bugün baktığınızda, o fotoğrafı iğreti ve eksik bulursunuz...
Hiç fotojenik çıkmamışsınızdır...
Fon berbattır...
Renkler parıldamamaktadır...
Duygular azdır...
Hayat eski fotoğrafta kurudur...
Bugünden yıllar öncesinin gazetelerini incelemek de aynı kuru, kekremsi, sararmış fotoğraf tadını verir...
Duygular o günden bugüne onlarca kez değişmiştir...
O günden bugüne hemen hiçbir şey aynı değildir...
Yüzlerce defa değişen rüzgar, insanları, duyguları, ruhları, kuşakları alabora etmiş, bambaşka bir hayat, bambaşka bir gerçeklik ortaya çıkarmıştır...
Hayat ve dünya akla hayale gelmeyecek şekilde değişmiştir...
Sararmış eski fotoğrafı incelerken, durduğunuz çerçeve, arkanızdaki fon, fotoğraftaki renkler, duruşunuz, gülüşünüz size pek bir yalın, pek bir eski, pek bir sakil gelebilir...
Duygulardan kopmuş, cereyanlardan arınmış, hayatın o günkü gerçeklerinden tamamen uzak kalmış bir halin yansımasıdır o...
Onu fotoğrafı yıllar sonra acımasızca eleştirenler, bilmezler ki; bugünkü rüzgarların eşiğinde çekilen fotoğraflar da “mahşerin nihai fotoğrafını” yansıtmayacaklardır...
Şimdi çok renkli ve çok canlı gözüken kareler de, bir süre sonra sararıp, silikleşeceklerdir...
Rüzgarlar fotoğrafların çekildiği diyarları terk ettiğinde, geride kalan resimler, “duygudan ve hayatın o anki enerjisinden uzak, absürd ve kuru bir fotoğraf eskisine” indirgeneceklerdir...
İnançlarımız, duygularımız, düşüncelerimiz, duruşlarımızla bir gün gelip sararmış bir fotoğraftan ibaret olacağız...
Muhtemelen gelecek kuşaklara duygusuz biblolar olarak gözükeceğiz...
Düşüncelere değil, vicdanlara bakarım ben hayatta uzun zamandır...
Mümkün olduğunca kimselere vicdansızlık yapmamaya çalışırım...
Bilirim ki vurulacak kolay hedefleri saptayıp, suçsuz insanlara yüklenenler, gün gelip o günahlarıyla çok başka yerlerde, çok başka şekillerde yüzleşecekler...
GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ
KİŞİLİĞİMİZİN AYDINLIK VE KARANLIK YÖNLERİ...
“Her birimizin bir aydınlık yanı olduğu gibi bir de karanlık yanı vardır...
Hepimizin düzeltilmesi gereken kusurları vardır...
Ve içimizdeki yaralarımız iyileştirilmek için haykırırlar...
Her birimizin parçalara ayrılmış bir ruhu vardır...
Mükemmel olmama durumu aslında bizi insan yapan şeydir...
Robin Sharma...”
Dün kendisini mutsuz hisseden bir arkadaşımla konuşuyordum...
Dışarda kendisini mutlu edecek kaynakları aramaktaydı...
Ona kendi mutluluğunun yolunun kendi içinde çıkacağı bir büyük yolculuk olduğunu söyledim...
İçimizde hep düzeltilmesi ve daha iyi olması gereken yönler bulunur...
Hep karanlık noktalar mevcuttur...
Bunların bittiğini zannederiz, oysa bitmezler...
Bir ömür boyu devam ederler...
Sizi esas mutlu edecek şey, içinizdeki o karanlık noktaları teker teker aydınlatarak, egonuzun ördüğü duvarları yıkmaktır...
İçiniz aydınlandıkça, hayata daha bilge ve tevekküle bakacaksınız...
Mükemmel olmadığınızı hissetiğinizde çok üzülmeyin...
Hiçbirimiz mükemmel değiliz...
Mükemmelliğe doğru çıktığınız yolculuktur bizi mutlu eden...

