12 Eylül’de evimizdeki şömine...

Haberin Devamı


Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği ev, L biçimindeki geniş salonuyla, rahat, keyifli ve kaliteli bir evdi...

Babamlar evi aldıklarında henüz beş yaşında bir çocuktum...

Şömineyi hayatımda ilk kez satın aldığımız evin salonunda gördüğümü hatırlıyorum...

“Odun falan yakılır” demişlerdi, “dumanı da bacasından çıkar...”

Eve geçtikten bir süre sonra, babam ilk hevesle şömineyi yakmaya heveslendi...

Çıtır çıtır ateşte, şömineyle birlikte evde değişik bir hava eserdi...

Ancak bir süre sonra, hevesi geçti babamın, odun koymaz, şömine yakmaz oldu...

Pirinçten yapılmış şık bir çerçeve satın aldılar şöminenin penceresine...

Bir süre sonra salonun süs eşyası olarak kaldı o şömine...

***


Onbeş yıl boyunca o evde hiç kimsecikler o şömineye dokunmadı...

Yakmaya kalkmadı...

Odun alıp, romantik geceler yaratmadı...

Batılı bir kültürün estetik birikiminden faydalanmaya yanaşmadı...

Sonra bir gün 12 Eylül oldu...

Ülkede ‘darbe’ vuku buldu...

Hiç kimse ne olacağını bilmiyordu...

Hiçbirimiz ne olacağını bilmiyorduk...

Ben bir örgütün üyesi falan değildim...

Ancak sadece fiili üyeler mi götürülecekler bilmiyordum...

Silahla, patlayıcıyla, molotofla, bıçakla, kamayla, muştayla işim yoktu, olmazdı...

Fakat sadece onları taşıyanlar ve kullananlar mı götürülecekti onu da bilmiyorduk...

Günlük cinayetler bitecek diye nispi bir ferahlama, kimler götürülecek, neler gelecek diye de, insani bir sızlanma içindeydik...

***


Bol miktarda kitap vardı kütüphanemde...

Gizli değil, dışarıda kitapçıda satılan kitaplardan...

Ancak o satılanların hangisi sakıncalıydı, hangisi sakıncasız, kimseler bilmiyordu, darbenin acımasız ortamında...

Yine de pek oralı olmuyordum...

Beni alacakları, götürecekleri, sorgulayacakları bir şeyin olduğuna inanmıyordum...

Gazeteciliğe o yıl başlamıştım...

Her fırsat bulduğumda mahallede futbol oynardım...

Bir öğleden sonra yine futbol oynamaya evin önündeki arsaya çıktım...

Maç yaparken, bizim apartmanın bacasından siyah dumanlar çıktığını fark ettim...

Henüz Eylül ayıydı, Ankara dondurucu soğuklarla karşılaşmamıştı, mutat bir yaz sonu esintisini yaşamaktaydı...

Uzun bir süre devam etti bacadan çıkan siyah duman...

Akşama doğru, maç yorgunu eve geldim, yemek yemek için masaya seyirttim...

***


O sırada onbeş senedir kullanılmayan şöminenin is içinde olduğunu fark ettim...

Simsiyahtı şömine...

‘Ne oldu’ diye sordum...

‘Senin kitaplarını yaktık’ dediler...

Yaşamları boyunca bu dünyalardan çok uzaklarda, güvenli limanlarda yaşamıştı hep annemle babam... Ancak bu işlerden toptan bihaber olan onlar bile durumdan vazife çıkartmış, ne olur ne olmaz diye, evde ‘kendilerine göre sakıncalı gördükleri bütün kitapları’ yakmışlardı...

Mahallede maç yaptığım esnada, bacadan çıkan siyah duman, yakılan kitaplarımın gökyüzüne savrulan halinin karartısıydı...

Hiçbir şey demedim...

‘Yasak kitaplar değildiler ki onlar...’ gibisinden cılız bir itiraz yükseldi belli belirsiz...

Başka söylenebilecek bir şey yoktu...

Yasaksız olduğu zannedilen ne dergilerden, kitaplardan insanlar aylarca kodeste yatacaklardı o zamanlar daha bilmiyorduk...

***


Böylece evde onbeş yıl kullanılmayan şömine 12 Eylül günlerinde benim kitapları yakmak için kullanıldı...

Sonraki günler, içeri giren arkadaşlar, çıktığında feleğini şaşırmış hale getirilen dostlar, bitmek bilmeyen baskınlar, tutuklamalar, yargılamalar arasında geçti...

Ecevit’in bile hapse götürüldüğünü gördüğümde ‘sesini çıkartabilecek tek bir kişi bile yok bu ülkede’ değil mi demiştim...

“Anayasa’ya Hayır”lar sadece yüzde 8 çıktı...

“Evet” oyu atılması için psikolojik bir baskı vardı var olmasına da...

Emindim ki o baskının zerresi dahi olmasa, en az yüzde 70, 12 Eylül Anayasası’na koşa koşa evet diyecekti...

‘Zamanın Ruhu’ diyorlar şimdilerde ona...

Bense yüzde 8’in içindeydim...

***


Dün günlük gazeteleri görünce bir irkilme geldi içime...

12 Eylül generalleriyle alay eden başlıklarla çıkmıştı bütün gazeteler...

İdeolojik gazetelerden maada, merkez medya dediğimiz günlük ortadan haberlerle haşır neşir gazeteler...

Bana mısın demiyorlardı, dibine dibine vuran başlıklarla sıralanıyorlardı...

Ürktüm...

Çifte standarda, daha doğrusu, toptan standartsızlığa...

O gazeteler ve benzerleri 12 Eylül’ü izleyen günlerde, o generallere ne güzellemeler yapmaktaydılar, bilirler mi o günleri yaşamayanlar...

“Huzurun sesi, güvenin abidesi, Mehmetçiğin nefesi” esiyordu o gazetelere göre 12 Eylül günlerinde...

“Selam sana Mehmetçik” başlıkları tank fotoğraflarıyla süsleniyordu...

Hidayete mi ermişlerdi acaba bunca yılda?..

Yoksa “güç” onların yeni “hidayeti”nin adı mıydı?..

O günler “Selam sana Mehmetçik” diyen manşetler, bugün “mahkeme salonuna kafeste getirilsinler” sloganını seslendirmekteler...

***


Geçmiş bunca yılda, selam durmaktan, kafesle getirme şuuruna geçen bu ahali sanıyor musunuz ki, “darbelere karşı bilinçlenmiş bir demokrasi havarisidir?..”

Yazık olur böyle düşünüyorsanız...

“Güç merkezine ve muktedirine göre oynaklaşan”, her daim lince tevessül bir kesimin varlığını gördükçe Evren’le Şahinkaya’yı bile acıyla izlemekteyim...

Şimdi beş generalin kürsüde bol apoletli üniformalarıyla durdukları günü hatırlıyorum...

Anayasa oylamasından yüzde 92 çıkmasının demokratik zaferinden!!! kurum kurum kurulmaktaydılar...

Bugün onları yıkılırcasına alkışlayan toplumu tanıyamıyorlar...

“Kafeste getirilsinler” demiş bazıları onlar için...

Durumu demokratik bir keyiften çok, güç merkezine ve muktederine göre oynaklaşan, hidayetsiz bir lincin, ızdırap veren görüntüleri olarak izliyorum...

Yakılan kitaplar şimdi kim bilir hangi gökte bir zerre toz tanesi bile olamadan uçmaktadırlar...

Ne denebilir ki?..

Zavallı şömine...

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ

“HAYIR DİYEBİLMEK”

“Yaşamımızdaki önceliklerin belirgin olmadığı zamanlarda, her ricaya ‘evet’ demek kolaydır...

Daha bilinçli hareket etmemizi sağlayacak, zengin ve ilham dolu gelecek imgesi, bize rehberlik etmezse, çevremizdekilerin bize ‘ne yapmamız gerektiğini’ dayatmaları kaçınılmaz...

Eğer kendi önceliklerimiz programımız içinde yer almazsa, başkalarının öncelikleri programımıza girecektir...

Çözüm, yaşamımızın en değerli amaçları konusunda net bir fikre sahip olmak ve çevrede sizin önceliklerinize uymayan dayatmalara kibarca ‘hayır’ demeyi öğrenmektir...

Robin Sharma...”

***


Hayatımızın en şifreli ve çözülmesi güç düğümlerinden biri, ‘yaşamımızın değerli amaçları konusunda net bir fikre sahip olmamamızdır...

Kendi önceliklerimiz yerine başkalarının önceliklerine açık olma’ durumudur bu...

Çevremizde birçok insan, günlük bir hayhuyun içinde koşturup dururlar...

O insanlar, günün her saati dolu oldukları vehmindedirler...

Hep bir yerlere yetişmek durumunda, hep bir şeyler yapmak zorundadırlar...

Oysa bir sakinleşip, kendi iç sesimizi dinleyebilsek, ‘hayatın bizim için anlamını ve amacını belirler’, bu amaca ulaşmak için kendi önceliklerimizi bir kağıda yazarak saptar ve sadeleşiriz...

Sadeleşmek, dışarda nedensiz biçimde yürüttüğümüz koşuşturmamızı sonlandırır...

***


Bir yerlerde niçin illa ki bulunmak istiyoruz?..

Niye kendimizi illa orada göstermek istiyoruz?..

‘Canım sıkılıyor, hadi şuraya gidelim’ gibi başıboş, amaçsız ve ruhumuza şifa vermeyecek eylemleri niye yapıyoruz?..

Günde sadece yirmi dakika, kendinizle başbaşa kalarak, gerçekte ne istediğinizi, ne amaçladığınızı, nerede durduğunuzu, neyle mutlu olacağınızı düşünürseniz, gününüzü kendi gerçekleriniz ışığında, anlamlı geçirebilirsiniz...

Dışarıya bakmayın...

İçeriye bakın...

Sizi mutlu ya da mutsuz edecek olan dışarıda yaşayacaklarınızın içerideki yansımalarıdır...

İçinizdeki gerçeği ortaya çıkartırsanız, dışarıyı mutlulukla yaşarsınız...

Dingin, keyifli, ne istediğini bilen, hayatı dolu yaşayan, önceliklerinin farkında birisi olursunuz...

Başkalarının öncelikleri, başkalarının öncelikleridir...

O önceliklerle hareket ederseniz, ruhunuzu keşfedemeden, oradan oraya savrulur gidersiniz...

Kendinizi gerçekten dinlediğinizde, sürekli bir koşuşturma içinde olmak zorunda olmadığınızı göreceksiniz...

DİĞER YENİ YAZILAR