Meral’in ruhunu huzurda bırakın... Ratinginiz için bir sakıncası yoksa!..

Haberin Devamı


Hiç istemediği bir tartışmanın göbeğinde buldu kendisini Meral...

Bir senaristti...

Sanatçıydı...

Hikayelerin dramatik yapısının güçlü olmasına bakardı...

Muhteşem Yüzyıl’ı yaparken, Harem’den çok Hürrem‘in hikayesi etkilemişti onu...

Olayların bu tartışmaları başlatacağını hiç tahmin etmedi...

Muhteşyem Yüzyıl’la tarihi dokusu olan, çok güçlü bir senaryo çıkacağını fark etmiş, onu yazmaya koyulmuştu...

***


O Harem‘den ziyade Hürrem‘i yazmak istemişti...

Onu Harem değil, Hürrem etkilemişti...

Bir kadının tarihe meydan okuyan savaşı onu cezbetmişti...

Bir gün bana Muhteşem Yüzyıl’ı anlatırken Meral‘in bana sadece Hürrem‘i anlattığını fark etmiştim...

Onu etkileyen Hürrem‘di esasen...

Tartışmalar istemediği yöne kaydığında, Abdülhamit dönemini de yazmaya karar verdi...

İçindeki sanatçı kıpırtısı ve kıvılcımlar Meral‘i esasen Vahdettin dönemini yazmak için tetikliyordu...

Sanatçının içinde biriktirdiği deli cesaretiydi bu...

O şizofrenik cesaretti sanatçıya, “Ben yaparsam saygı duyarlar, ben senaryolaştırırsam izlerler, ben yazarsam anlarlar” dedirten...

Abdülhamit’i söylerken, esasen Vahdettin’i yapmak istiyordu...

***


Meral arkadaşımdı...

Tarihe kayıtlarının yanlış geçmesini, yapmak istediklerinin yanlış anlaşılmasını istemem...

Osmanlı’yla hesaplaşmayı, Osmanlı’yı yerin dibine batırmayı, Osmanlı’dan, hanedanından gizli bir intikam almayı hiç düşünmedi Meral...

Cumhuriyet-Osmanlı tartışmasına taraf olmak için de yazmaya soyunmadı Muhteşem Yüzyıl’ı...

Bir sanatçıydı, bir televizyoncuydu...

Asmalı Konak’lardan gelen bir ritüelin kadınıydı...

Elbette müktesebatı ‘Fetih 1453’ gibi, salt kahramanlık senaryoları yazmaya uygun olmayacaktı...

78 kuşağına biraz ham ve çiğ gelir, “salt kahramanlık hikayeleri yazmak...”

Hiçbirimiz kendimizi Malkoçoğlu‘nun yazarı halinde görmek istemeyiz...

Daha bir sorgulayıcı, daha bir bilinmeyeni yaratmaya hevesli, daha bir yaygınlaşmamış tarihlere ulaşma çabası vardır o kuşakta...

***


Ne ki bu, Osmanlı’yı yererek, Cumhuriyet’e bir yeni bir hayranlık abidesi, haremli dünyaları göstererek, Osmanlı’yı perdeleme gayesine dönüşmez hiçbir zaman...

Meral’in cenazesinin kaldırıldığı yatak, Boğaz’a bakan geniş pencerenin hemen yanı başındaydı...

Evin sadece salonu Boğaz’a bakıyordu...

Odalar yanda ve arkadaydı...

O hasta yatağını salona taşıtmış, Boğaz’ı seyrederek senaryo çalışıyordu...

Yatağın yanı başındaki duran kitaplar Vahdettin, Abdülhamit ve Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi kitaplarıydı...

Meral gibi 78’li bir solcu, hayatı hiçbir zaman okuldaki tarih kitaplarında ezberletilen “Cumhuriyet-Osmanlı ayrışması” biçimiyle görmezdi...

Böyle görmesi, solcu genetiğinin kimyasına aykırıydı...

Hakim sınıf ezberlerine direndiği için ölümlerden ölüm seçmesi istenen bir kuşağın, her şeye rağmen ayakta kalabilmiş bir ferdinin kimyasında, geçirdiği bunca ızdırap ve acıdan mülhem bir önyargısızlık, bir fikirsel elastikiyet, bir sevecen dayanışma hali bulunur...

Bu izdüşümünün, sevgiyle harmanlanmış bir sembolüydü Meral...

Ölümlere meydan okurken, yalnızlıkların kör karanlığından, senaryolar yaratmaya çalışırdı...

Ölümünden sonra, hiç hak etmediği bir dinci-laik tartışmasının ortasında bırakılmasından derin bir hicap duyuyorum...

Ruhunu huzurda bırakın...

Kişisel ratingleriniz için bir sakıncası yoksa eğer!..

*****


MERAL’İN BABASIYLA SOHBET...

Meral’e benzeyen, daha doğrusu Meral‘in benzediği babası Ata Bey’i evin arka odasında otururken buldum...

Bir evlat kaybetmenin üzüntüsünü hangimiz anlayabiliriz ki?..

Ata Bey ise, askerlikten geldiği anlaşılan metanetini kaybetmemeye çalışıyordu...

***


“Meral’i İstanbul’a ellerimle gönderdim” dedi...

“Hocaları ‘Bu kız bir pınar... Bu kızın kendisini ve sanatını ifade edebilmesi için İstanbul’a gitmesi gerekli... Orada sanatını yapacak, kendini bulacak, bir pınar gibi çağlayacak...’ dediler... Biz de İstanbul’a gönderdik... İyi ki göndermişiz... İçindekiler burada taştı...”

***


“Bir tırtıl sonsuza dek kozasının içinde kalamaz...

Doğru an geldiğinde kelebek ortaya çıkar...

Doğanın zamanlamasına güvenin...” diyor Robin Sharma...

Meral Okay’ın babasından dinlediğim Ankara’dan İstanbul’a gönderiliş hikayesi, Muhteşem Yüzyıl’ın, Asmalı Konak’ın senaristini ortaya çıkartan bir güzergahın dönüm noktasıdır...

Kalbinizin ve yeteneklerinizin götürdüğü yere gidin...

Sevdiğiniz şeyleri yaparsanız, acı da çekseniz, ızdırap da fark etmez, sonuçta güzel şeyler yaratırsınız...

İnsanlar için değerli olan şeyleri onların hayatına katarsınız...

Dün evden çıktım, yürüyerek yirmi beş dakika mesafedeki Bebek Camii’ne gitmek için taksi tuttum...

Yağmur vardı, hava kapalıydı ve ben cenaze için siyah takım elbise giymiştim...

Her gün yürüdüğüm yolu, yürüyerek gidemezdim...

Taksi evden hareket etti, iki dakika sonra on beş yıldır Pazar günleri hariç hiç görmediğim bir trafiğin içine girdi...

Rumelihisarı’ndan Bebek’e kadar gidiş yolu tamamen kapalıydı...

Herkes Meral’in cenazesine gidiyordu...

***


O anda arkadaşım gözümün önüne geldi...

O küçücük Bebek Camii’nin böylesine dolacağını, yolların tıkanacağını, trafiğin kapanacağını hiç aklına getirebilir miydi?..

Böyle bir hayatı hiçbir zaman olmamıştı...

Hep mütevazi, hep sevecen, hep kalender, hep sahne gerisinde olmaya gayret etmişti...

Sevdiği işi yapmaktaki becerisi, ona verdiği göz nuru, alın teri, insanlara kattığı değer ve sevgi, ölümünde onu bitmez tükenmez bir ilginin odağı yapıverdi...

Şimdilerde, yukarılarda bir yerde izliyordur kendi cenazesini, insanların sevgi selini ve kendi kıymetini...

Bir tırtıl sonsuza dek kozasının içinde kalamaz...

Doğru an geldiğeinde kelebek ortaya çıkacaktır?..

Öyle değil mi Meral’cik?..

DİĞER YENİ YAZILAR