Haberin Devamı
Dün akşam bir meslektaşımın o yazısını gördüm...
Üzüleceğim bir yazıydı...
Zaten sanırım isteği de benim üzülmemdi...
Demişti ki 2008 yılında ATV’deki bir televizyon dizisinin yönetmenini eleştirmişim...
Kimselere yafta asarak eleştirmiş olamam...
Onu da yaftalayarak eleştirmemişimdir mutlak...
Yazıyı bilmiyorum, bakmadım...
Baksam da bulamam ki...
Her yazımın ve her söylediğimin ne olduğunun şeceresini ortaya çıkartamam ki...
Böyle gazetecilik yapamam ki?..
Ben düşünce yazıyorum...
Mesleğim düşünce yazmak...
Görüş belirtmek, fikir beyan etmek...
Ben görüşlerimin hesabını vermeye kalkamam ki?..
Sanırım üzülme vakti gelmiştir artık!..
Geçmişte “muhafazakar insanların çektiği üzüntülere” bir bedeldir “benim üzülme vaktim...”
Varsın gelsin!..
Bir şeyi açıklığa kavuşturarak...
Söylenen andıçları, talimat edildiği bildirilen “terörist ifadelerini”, “vicdan sesiyle” yayınlamadım...
Üstelik bunların andıç olduğunu, sahte olduğunu bilmediğim halde yayınlamadım...
28 Şubat’ta “sakıncalı!” gazeteci-yazarlar televizyonlara çıkamıyorlardı...
Yasaklıymışlar, hiç bilmedim, hiç kimseler bana söylemedi, ben zaten hiç kimselere yasak koymadım...
Çıkarabileceğim herkesi televizyonlara çıkardım...
“Çalıştıkları televizyonlardan ayrılmak zorunda bırakılan meslektaşlarımı” televizyonda ağırlamaktan mülhem, kişisel ve mütevazı bir meslek tebessümü yadigar kaldı o günlerden...
Kimselerle görüşmedim, kimselerden emir almadım, kimselerle hesap kitap yapmadım...
O iktidar düşerse kim gelir, iktidarlar nasıl düşer, kimler gelir, hiç gamını duymadım...
Refah Partisi’nin kapatıldığı gün, partinin kapatılmasına karşı çıkıyordum...
Demokrat Parti’nin başına gelenlerin Türkiye’ye nelere mal olduğunu anımsatıyordum...
AKP’nin kapatma davasının olduğu gün, AKP’nin kapatılmasının karşısındaydım...
Karşı olduğum siyasi noktalar çoktu...
Fakat parti kapatmanın ayrı siyasi noktalardan çok farklı olduğu aşikardı...
28 Şubat ve sonrası ‘yayınlara çıkamaz’ denilen kişileri çıkartabilmek için insanüstü bir gayret sarfettim...
Birinde ta Amerika’dan yayına çıkarmayı başarabildim...
Diğerinde başaramadım...
Onun yerine her gün haberlerini herkesten çok yayınladım...
Siyasi olarak desteklediğim için değil...
Haberlerin kitlesel tabanı ve demokratik değeri vardı...
İktidarda değildi...
Muhalefette bile sayılmazdı...
Fakat bence demokrasi tam da böyle bir şeydi...
Çıkmaları yasaklanmış, arzu edilmezmiş, görünmeleri istenmezmiş...
Demokrasi anlayışımda “görünmenin yasaklanması, konuşmanın susturulması” yoktu...
O zamanların göreve getirilen muktedir Başbakan’ı, muhalefetin görüşlerini yayınlamaya verdiğim bu gönül desteğinden dolayı, bana gönül koydu...
28 Şubat’ın muktedirleri, beni “güvenilecekler listesine” almadı...
Ne darbe ne darbeciler benimle hiç ilişki kurmadı...
Ancak;
Siyasi olarak, iktidarlardan çoğu zaman hep farklı düşündüm...
Zaman zaman en ağır muhalefeti ettim, zaman zaman hiç muhalefet etmedim...
Zaman zaman Başbakan’ı eleştirdim, zaman zaman Başbakan’ın konuşmasında teşekküre muhatap oldum...
Kimseden emir almadım...
En ağır şekilde kafama uymayana karşı çıktım...
En ağır karşı çıktığım günde, karşı çıktığıma karşı olan sandık kararını alkışladım...
Demokrasi böyle bir şeydi...
Şimdi yazdıklarımı ve söylediklerimi bana hatırlatıyorlar...
Hatırlatmalarına gerek yok, hatırlamama da...
Ben kendimin ve içimde taşıdığım niyetin farkındayım...
Ben kimselerle irtibatım olmadığı için kaybettiğim işimi biliyorum...
O yaptıklarımı sakıncalı gösterebilmek için, “devletin hangi makamlarını harekete geçirdiklerinin” farkındayım...
Hangi sözlerle beni televizyondan göndermiş olduklarına vakıfım...
“Neden kimselerin teşekkürler listesinde olmadığımın”, neden daha sonraları “kullanılacak unsurlar kategorisine sokulmadığımın” ayan beyan farkındayım...
Ne ki, hayatın bir bedeli her zaman vardır...
Hayatın bedeli çoğu zaman sizin dışınızdadır...
Bir insanın küçücük egosunun, çok ötelerinde, bir büyük hesabın parçasıdır...
O bedeli kişisel olarak çekmekten ürkmemek gerekir...
Zamanında insanlar çekmiştir...
Hayat o insanların çektiklerinin bir benzerini birilerine çektirecektir...
Size de çektireceklerdir...
“Demokratik” olması gerekmez, hayat ve bedeller bazen demokratik değillerdir...
“Çekmek” bazen kişisel hayırlara vesiledir...
Hayatı anlarsınız!..
Bedel ödemenin anlamını kavrarsınız...
Niye bedel ödediğinizi fark eder, hayatı daha doğru okumaya başlarsınız...
Çocuklarınıza bırakacağınız miras çeşitlenir...
Yaşamınız zenginleşir...
Anlamı berraklaşır...
Gelecek saydamlaşır...
Filvaki gelmişse eğer üzüntü vakti...
Üzülecek bir şey yok demektir...
GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ
HAYAT BİR BÜYÜME OKULUDUR...
“Hayat bir büyüme okuludur...
Bu gezegen yaşamımız boyunca öğrenmemiz gereken dersleri öğrenmemiz için, önümüze fırsatlar çıkarmak için özenle tasarlanmıştır...
Dünya Okulu’nda yaşıyoruz...
Robin Sharma...”
Kim bilir daha nerelerde büyüyeceğiz?..
Kim bilir neler çıkacak önümüze bizi büyütmek için?..
Kim bilir çocuklarımıza daha neleri aktarabileceğimiz bir yaşamımız olacak?..
Çocuklarımı ilerde “haberci yapmamak için elimden gelen bütün çabayı göstereceğime yemin etmiştim...”
Böyle bir toplumsal enerjinin karşılıklı bulunduğu topraklarda, “habercilik mesleğinin bağımsız ve özgür yapılabileceğine” artık inanmıyordum da ondan...
Dün sorgulanan şeylere baktığımda, yarın nelerin sorgulanabileceğini kestiremiyordum da ondan...
Çocuklarım bu topraklarda ancak siyasi bir hesaplaşmanın, ‘her daim kurban edilmeye müsait bir parçası’ olarak kalabilirler...
Kendi düşüncelerini aksettiremezler, bir siyasi birlikteliğin parçası olmadan, seslerini yalnız ve özgür duyuramazlar...
Duyurmak bir kenara, her zaman “neye hizmet ettikleri konusunda” sorgulanacaklar...
Bunu aşabilmek pek mümkün değil bu coğrafyada ne yazıktır ki...
Çoğu zaman hayat sizin dışınızdaki bir büyük gerçekliğin parçası haline getirir sizi...
O büyük gerçeklikten kendinize dersler çıkartırken, büyük gerçekliği değiştiremeyeceğinizi bilirsiniz...
Tevekkül böyle anlarda gereklidir...
Değişmesi mümkün olmayan gerçeklerle kavga edilmez...
Onun sizin “Hayat Okulu”nuz için neler getirdiğine bakma vakti gelmiştir artık...
“Dünya Okulu“nda yaşıyoruz...
Alacağımız dersleri almayı öğrenmek gerekir...

