Haberin Devamı
Bilmiyordum Etiler’de Meridien otelinin açıldığını...
Ben otel zincirinin, Paris’in Güney Garı bitişiğindeki Montparnasse’da bulunan halkasını bilirim...
İstanbul’da açıldığını bilmiyordum...
Meğer Adnan Cebi açmış biriki ay önce...
Nazlı Ilıcak’ın basın patronu eşi Kemal Ilıcak’ın ölümünün ondokuzuncu yılı anısına hazırlanan kitabın tanıtımı ve kokteyli var...
Dün gibi hatırlıyorum “basın patronunun” ondokuz yıl önceki beyin kanamasından ölümünü...
TRT’de Ateş Hattı’nı yapıyordum o sıralar...
1993’ün Nisan ayı...
Kimseler bilmez...
Televizyonculuk hayatımda Mehmet Barlas’la Emin Çölaşan’ı bir değil, üç kez karşı karşıya getirttim ben...
İlki o geceydi...
Ancak TRT sansürüne uğrayıp, program yayından kalkmasın diye çarpıcı manşeti bilinçli olarak perdelemiştim...
Çölaşan’la Barlas köşelerinde alabildiğine kavga ediyordu...
TRT’ye böyle bir programı yapmayı o yıllarda kabul ettirebilmek, deveye hendek atlatmaktan zordu...
33 yaşındaydım...
Bu tartışmayı yapabilmek için bir televizyonculuk trik’ine başvurdum...
TRT’de kimse uyanmasın diye, “Hükümetin icraatını tartıştıracağım” deyip, o günkü DYP-SHP hükümetini destekleyen iki önemli kalem, Nazlı Ilıcak’la Emin Çölaşan’ı masanın bir tarafına çağırdım...
Karşılarına da, Özal’cı bilinen Mehmet Barlas’la, Özal’ın danışmanı Hikmet Özdemir’i konuşlandırdım...
Böylece Çölaşan ve Barlas’a, Nazlı Ilıcak ile Hikmet Özdemir eklenmiş, program keyfinden yenmez bir hale gelmişti...
TRT’de bu tür programları yapmak, “intihar etmek anlamını taşırdı...”
Canlı yayında bir arıza çıkmasın diye, banttan çektim programı...
Barlas’la Çölaşan birbirlerine bodoslama dalmasınlar diye, yangına su döküyordum...
Ne ilginç, o gün Nazlı Ilıcak’la, Emin Çölaşan aynı saftalardı...
Mehmet Barlas ise karşı tarafta...
Program çekildi gecenin geç vakti herkes dağıldı...
Yayın iki gün sonraydı...
Acı olay hiç kimsenin beklemediği o anda geldi...
Basın tarafından o günlerde “İLKSAN olayıyla çok fazla eleştirilen” Kemal Ilıcak aniden beyin kanaması geçirdi...
Komaya girdi...
Ne olduğunu anlayamamıştı kimse...
Kemal bey vefat etti...
Berbat bir durumdaydım...
Bizim programda, Nazlı Ilıcak, gayet rahat, polemik dolu, tartışmacı bir görüntü çizmekteydi...
Oysa programın yayınlanacağı gece, “kocasını o gün kaybetmiş acılı bir dul konumunda olacaktı...”
İzleyici, karşısında “kocasını kaybetmesine rağmen, hiçbirşey olmamış gibi ekranda rahat rahat tartışan bir Nazlı Ilıcak bulacaktı...”
Mehmet Barlas’la Emin Çölaşan buluşması ise gündem açısından tamamen rafa kalkıyordu...
Düşündüm taşındım sonunda, “Bu program Nazlı Ilıcak’ın eşi Kemal Ilıcak’ı kaybetmesinden hemen önce çekilmiştir...” diye bir yazıyı ekranda sürekli tutmaya karar verdim...
Kemal Ilıcak o programın yayınlandığı saatlerde Ankara’da öldü...
İlk Çölaşan-Barlas tartışması Nazlı Ilıcak’ın katılımıyla olmuş, Kemal Ilıcak o saatlerde vefat etmişti...
Program yayınlanırken, Nazlı Ilıcak ölen eşinin cenazesini İstanbul’a götürüyordu...
Böylesine acı bir tesadüfün 19. yılıydı Pazar günü...
Kemal Ilıcak’ın hayatını anlatan kitabın tanıtımı yapılacaktı...
Nazlı Hanım telefonla aradı “Gelirsen çok sevinirim” dedi...
Açıkçası hiç bu kadar kalabalık olacağını beklemiyordum...
Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Mustafa Sarıgül, Orhan Gencebay, Nail Keçeli, Selahattin Beyazıt kimler yoktu ki?..
Mehmet Barlas’ı da gördüm o gece, oradaydı...
Bir insanın değerinin gücü, sanırım öldükten sonra anlaşılıyor...
Onun yokluğunda, kalanlar için ne kadar “boşluk yaratmışsa” o kadar anlamı olduğu ortaya çıkıyor...
Erbakan bir 28 Şubat’ın yıldönümünde öldüğünde, ona zamanında en şiddetle karşı olanlar demeçlerinde, ‘hangi değerleri taşıdığı’nı anlatma yarışına girmişlerdi...
Nazlı Hanım, gecede ondokuz yıl öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde duygusaldı...
Belli ki geçen yıllar ona eşini çok özletmişti...
19 koskoca yıl, Türkiye’nin korkunç fırtınalı siyasi ortamında, iki çocuğuna şemsiye olmaya uğraşmış bir taraftan da “öldürücü oklardan onları ve kendini kurtarmaya” çalışmıştı...
Kocası için konuşmaya başladığında elleri, dudakları ve kalbi titriyordu...
Üç kez hıçkırıklara boğuldu, konuşamadı...
Onu ne kadar özlediğini söylemeye çalışıyor, kelimeler boğazına tıkanıyor, ağzından çıkmıyordu...
Israrlı alkışlarla ancak devam edebildi konuşmaya...
Gecede birbiriyle ölümüne kavga etmiş, nice güçlü, kudretli insanları gördüm...
Sürekli değişen güç borsasında, şimdi yeni rollerine alışmaya çalışıyorlardı...
Orada gördüm ki, dostumuz da celladımız da kendimiz ve çevremizdik galiba...
Nazlı Hanım’dan sonra Kemal Bey’in kızı Aslı Ilıcak, Özdemir Asaf’tan bir alıntı yaptı...
Kalbimin derinine bir ok gibi saplanan bir dizeydi:
“İnsan büyüdükçe mi artıyor dertleri?..
Yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?..”
Hayatım ve oradaki birçok kişinin hayatı gözlerimin önüne geldi...
Özdemir Asaf’ın karşısında saygıyla eğildim...
Torun Kemal Ilıcak annesinin eteğine yapışmış, “Ben dedemi hiç göremedim ki” diyordu...
GÜNÜN SÖZÜ...
“İnsan olarak hayatın arzularımızı dinlemesini istiyoruz...
Fakat yaşam bu şekilde işlemez...
O bize ihtiyaçlarımızı, bizim için iyi olanı, en çok ilgi duyduğumuz şeyleri verir...
Onu dinlemeye başladığımızda yaşamımız daha iyi gitmeye başlayacaktır...
Sizi yoldan çıkarmaya uğraşması yerine, yönlendirmesine izin verin...
Robin Sharma...”
Dün bir arkadaşımla konuşuyordum...
Bana arka arkaya “hayatta olmasını istediği şeyleri sıraladı...”
Ona bütün bunların hepsinin birden olamayacağını söyledim...
Hayatta gerçekten en çok istediği şeylerin peşinden giderse, onlarla ilgili gerçek bir sevgi ve irade gösterirse, olabileceğini anlattım...
‘Ben şunları şunları istiyorum, evrene de bu isteklerimi enerji olarak gönderiyorum’ diyerek, hiçbir şeye sahip olamayacağını, onun yerine inanılmaz bir kaosun ortasında kalacağını söyledim...
Biz şımarık bir çocuk gibi, dışarda gördüğümüz ve canımızın o an çektiği herşeye sahip olmak için dünyaya gelmiyoruz...
Kazandığımız değerler, sevgi ve irade gücüyle kazanılan ve gerçekten en çok istediğimiz şeyler...
Onları istediğimizi gösterdiğimiz oranda, bu arzularımıza kavuşuyoruz...
Evren şımarık büyük bir çocuğun, şımarıklıklarını tatmin edici bir mecra değil...
Daha zorlu, daha meşakkatli, daha oyuncaklı bir macera hayat...
Onun hakkıyla yaşarken, hayatta ne istediğini iyi bilmek gerek...

