Kenan Işık’a Rauf Denktaş’ın çocukluk arkadaşını sorsam bilecek mi?..

Haberin Devamı

Kim Milyoner Olmak İster programının yarışmacılarını “sosyal medyanın önüne linç edilmek üzere atma projesi” devam ediyor...

Şimdi de ÖSS dördüncüsü Eren Kaya’ya takmışlar...

“Nasıl olup da Kuğu Gölü Balesi’nin müziğini bilmemez”miş diye dalga geçiyorlar...

Kuğu Gölü Balesi’nin müziğini yarışma esnasında, stüdyoya vermişler, yarışmacı olsa olsa diyerek buna “Romeo Julliet” yanıtını vermiş...

Sosyal medya ayağa kalkıyor; “ÖSS dördüncüsü nasıl olur da Kuğu Gölü Balesi’ni bilmez...” diye...

Bunu söyleyenler çok iyi bilirler Kuğu Gölü Balesi’ni çünkü...

Arkadaşlar çocukluktan itibaren Kuğu Gölü Balesi’yle büyüdüler...

Çaykovski’nin bütün eserlerini bilirler çünkü...

Çocukken, mahallede kukalı saklambaç oynamaz, mahallede lastik top peşinde koşmaz, Kuğu Gölü Balesi’ni sahneye koyarlardı aralarında!..

Siyah Kuğu filmini de izledi arkadaşlar!!!

Öyle ki geçen yıl yatmadılar sabah karşı 05’te Nathalie Portman’ın “Siyah Kuğu”yla Oscar Ödülü’nü alışını takip ediyorlardı!!!

***


Türkiye’de eğitim sistemi acul...

Bir sürü cahil cühela dolu etraf...

Ne okuduğunuz tarih gerçek bir tarih, ne sevgiyle öğrendiğiniz bir sanat var, ne de ilgi duyduğunuz bir hobi var numune niyetine eğitim sistemimizde...

Bunların hepsi gerçek; gerçek olmasına da...

Bir bilgi yarışmasına katılan, yarışmacının ayıbından meta üretip rant sağlamak, o yarışmaya kurnazca promosyon yapmak çok ayıp kaçıyor...

Kenan Işık kardeşimi SHOW’dan tanırdım...

Yarışma programında çok havalı ve karizmatik davranıyor, fakat kendisi daha sıcak ve çelebi bir kişiydi...

Rauf Denktaş’ın sesini tanımadı diye, o yarışmacıya çektiği diskur, hafızamdan silinmiyor...

Mesela ben de kalksam, yarışmacıyı o snob tavırla fırçalayan Kenan Işık kardeşime hemen bir soru yapıştırsam ve desem ki;

- “Şehitler üzerinden yarışmacı arkadaşa entelektüel bir fırça salladığın Rauf Denktaş hayatı boyunca, ilkokuldan arkadaşı olan hangi Rum liderle yıllarca toplumlararası müzakerelerde kavga etti...”

Ne cevap verirdi acaba?..

- “İki düşman kardeşi andıran ikizi kimdi Denktaş’ın?.. Aralarında Rumca da konuşan bu ikilinin Rum ikizinin adı neydi?” desem, Kenan Işık kardeşim bunu bilir miydi?..

Bu ismin Glafkos Kliridis olduğunu bir bakışta söyleyebilir miydi?..

Ona Türkiye’de Kenan Işık da dahil bütün spikerlerin Klerides dediğini, sadece Denktaş’ın doğru okunuşuyla Klerides’e Kliridis diye hitap ettiğini bilir miydi?..

Bunu bilemeyen Kenan Işık kardeşime şimdi ben “Ne ayıp, şehitlerin kanıyla sulanmış Kıbrıs’ta toplumlararası görüşmelerin tarihi taraflarını nasıl bilmezsin?” desem hoşuna gider miydi?..

***


Keza...

Meclis’in diğer adının parlemento olduğunu bilmiyen yarışmacıyı sosyal medyada tefe koyup çaldırtan ünlü programın yapımcısına, parlementonun “konuşulan yer” anlamına gelen Fransızca’daki konuşmak anlamını taşıyan “parle” filinden türetildiğini anımsatsam hatırlar mıydı?..

Türkçe’de dili dönmeyen insanların neden ‘parlemento’ demek yerine ‘parlamento’ dediklerinin farkında mıydı?..

Ben bunları söylesem ve onları tefe koysam, ne kadar mutlu olurlarsa, o yarışmacılar da şu anda o kadar mutlular emin olabilirler...

Vakıf mıdırlar bu duruma onun bilmem...

Vakıfa ne kadar vakıflar orası da meçhul!..

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ

20’Lİ, 30’LU YAŞLARDA DEĞER VERDİĞİMİZ ŞEYLER SONRA YOK OLUR GİDERLER!..

“Genellikle yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarda en çok değer verdiğimiz şeyler, hayatımızın sonunda en az değer verdiğimiz şeylerdir...

Bir zamanlar en az değer verdiğimiz “yoğun insan ilişkileri, düşünmeden gösterilen nezaket, fiziksel açıdan harika durumda olmak, kendimizi işimizde mükemmelliğe adamak, bir miras yaratmak ve içimizdeki iyiliğin dışımızda da parıldamasını sağlamak” gibi şeyler, sonra ulaştığımız en değerli şeyler olurlar...

Robin Sharma...”

***


İşimde mükemmel olmaya, geleceğe iyi yetişmiş gazeteciler bırakmaya çok özen gösterirdim otuzlu, kırklı yaşlarda...

Yoğun insan ilişkilerini ise önemsemezdim...

Başarının insan ilişkilerinden değil, üretilen değerlerden kaynaklandığını düşünürdüm...

Oysa üretilen değerleri insanlar sıfatlandırıyordu...

Burada da algı mevz-u bahis oluyor, insanlar size karşı yürütülen kampanyalardan etkileniyor ve yapmaya çalıştıklarınızı çok farklı şekillerde adlandırıyorlardı...

Bunları yaşadığım günlerde, insan ilişkilerini düzeltmeyi düşünmek yerine, daha fazla “değer yaratmaya” uğraştım durdum...

Bir çocuğun “iyi olan dersini daha fazla çalışması, kötü olan dersinin kitabının kapağını açmaması” gibi bir durumdu yaşadığım...

***


Şimdi şimdi anlıyorum ki, yarattığımız değerlerin ne anlama geldiğini anlatabilmek için, insanların duyu organlarının size karşı pozitif biçimde açık olması lazım...

Yıllar içinde yarattığım iyi değerleri, başarı için yaptığım şeylerden değil, hesapsız kitapsız sevgiyle yaptığım katkılardan sağladım...

Önemli bir dersti bu benim için...

O gün bugündür hesapsız kitapsız gösterilen sevginin mucizevi geri dönüşlerine inanıyorum...

20’li, 30’lu yaşlarda, ‘düşünmeden gösterilen nezaketler’ de benim için fazla bir şey ifade etmezdi...

Kendimizin “ne büyük bir değer olduğumuzun” insanlar tarafından anlaşılmasını isterdik...

Bu gösterilmediğinde ise “nezakete fazla rağbet etmezdik...”

Hala çok nazik bir insan olduğumu söyleyemem...

Ancak artık 20’li, 30’lu yaşlarımın aksine insanları “kırmamak için çok daha fazla özen gösterdiğimin” farkındayım...

***


Hayatın gerçek hazinesinin ise fiziksel açıdan harika durumda olmak olduğunu hemen hiç düşünmedim 20’li, 30’lu yaşlarımda...

Devrimlerden ve işkencelerden ve hapislerden gelen bir kuşaktandım zaten...

O kuşaktan gelenler için “fiziksel olarak harika durumda olmak” övünülecek bir şey değil, yerilecek bir şeydi...

Devrimci bir insan, fiziksel durumda iyi olması gibi ‘burjuva değerlerle’ uğraşmazdı...

Toplumsal davasının peşinde koşardı...

Onun yerine ikame ettiğimiz gazetecilik ise, “devrimciliğin, profesyonelleşmiş versiyonu” gibiydi...

Bir gazeteci, sigarası, içkisi, meyhanesi ile sokağın mümbit ortamında bohem yaşardı...

Ancak bohem yaşarsa iyi gazeteci olurdu...

Öyle yaparsa haberin hasını yakalardı...

Sağlıklı yaşam merkezinde kutsanan “fit” hayatlarla gazetecilik değil, olsa olsa podyumda manken olunurdu...

Onun için “fiziksel sağlık ve mükemmellik” değerlerini 30’lu yaşlarımızda bir kalem geçer, gece gündüz hayatı ciğerlerimizden içercesine, bohem bir felsefeyle idame ettirmeye çalışırdık...

Bohemden beslenir, bohemden türemiş kahramanları içselleştirirdik...

***


Robin Sharma’nın dediği gibi, o gün kutsadığım değerler, bugünkü değerler skalamızda gerilerde kalmakta...

O gün çok önemsemediğim değerler ise ön plana çıkmakta...

Ancak Sharma’nın zamana karşı değerler skalasına uymayan bir tarafımız var...

O günlerden bugünlere hep geleceğe, kuşağımızdan kalan bir miras bırakmaya çalıştık...

Hala çalışıyoruz...

Dikenler ve tuzaklar arasında, bir gün bu mirası tertemiz bırakacağımıza inanıyoruz...

Bir gün mutlaka gerçekleşecek bu nahif isteğimiz...

DİĞER YENİ YAZILAR