Emniyet istihbaratı MİT'e mi bağlanacak?..

15 Şubat 2012

Olayların gerisinde, çok hayati makas değişikliklerinin olduğu, kurumlar arası bir yetki mücadelesinin ayak izlerini yaşamakta olduğumuz haberleri geliyor...Genelkurmay geçtiğimiz günlerde en son teknik teçhizatla donatılmış "güçlü dinleme ve istihbarat sistemi"ni sivil bir kuruma devrediyor...Dünyanın her tarafındaki konuşmaları, hiçbir yardıma ihtiyaç duymadan dinleyebilen bu sistem, Genelkurmay tarafından, Başbakan'ın isteğiyle MİT'e geçiriliyor...***Bu gelişmenin paralelinde "istihbarat dünyasında çok büyük ve derin anlamları olacak" bir başka haber daha düşüyor kulislere...MİT bundan böyle, polis istihbaratı da dahil tüm istihbaratın tek elde ve kendisinde toplanmasını istiyor...Bu istek Başbakan'a bildiriliyor... Başbakan bu isteğe pek olumsuz bakmıyor...Kesin bir "evet" gelmiyor ancak, "olabilir" bir durum olarak görüyor...Emniyet istihbarat ise, bugüne kadar üzerine gittiği ve istihbaratını topladığı olayların operasyonel başarısını gözönünde tutarak, "Kendi istihbaratının MİT'in elinde toplanmasına yol açacak bir örgütlenmeye" karşı çıkıyor...MİT'in kompartıman usulü çalışmasının, Emniyet istihbaratın merkezi operasyonel çalışmalarına, uygun olmayacağını düşünüyor...MİT'in istihbarat tekelini tamamen eline almasına karşı çıkıyor Emniyet istihbarat...***Son olaylar bir süredir varolan görüş ayrılığını iyice su yüzüne çıkartıyor...Bütün istibarat MİT'in tekelinde mi toplanmalı?..Yoksa Emniyet istihbarat bugüne kadar olduğu gibi merkezi operasyonel çalışmasını kendi istihbarat biçimiyle yürütmeli mi?..Karar Başbakan tarafından verilecek...Bu arada savcının MİT Müsteşarı'nı ifadeye çağırdığı krizle ilgili gelişmelerin "Başbakan'ın da devreye girdiği siyasi bir depreme dönüşmesinin nedeni" de ortaya çıkıyor..."Oslo'daki MİT-PKK görüşmeleri sorulacak" dendiğinde, Başbakan'ın çevresindeki algı "Bu işin Başbakan'ı hedef alacak bir siyasi sorgulamaya" gideceği biçiminde oluyor...***Oysa hükümetlerin "siyasi kararlarını" sorgulamaya başlarsanız, hiçbir hükümet siyasi açılım ve karar alamaz duruma düşer...Sorgulanacak şeyler, "siyasi kararları uygularken, o kararların dışına taşıp taşmadığınız, suç örgütünün içine sızayım derken sızan güçlerin bizzat bağımsız birer suç örgütü haline gelip gelmediği"dir...Bu konu aslında Susurluk'un da ana konusudur...Susurluk meselesinde de, Emniyet içindeki güçler "terörle mücadeleyi bir devlet politikası olarak yürüttüklerini" söylüyorlardı...Şu anda sanık konumunda olanların eylemleriyle, devletin terör politikası "paralellik" gösteriyordu...O günlerde bu kişiler bunu söyleyenlere "Biz devletin politikasını uyguluyoruz" diyorlardı...Zaman ve olaylar arada ince bir noktanın var olduğunu gösterdi... ***Devletin teröre karşı amansız mücadelesi demek, bazı görevlilerin, devlet adına hareket ettiğini belirterek kendi inisiyatifleriyle değişik bir amansız mücadele vermeleri anlamına gelmiyor...Mesele bu noktada düğümleniyor...MİT'in içindeki yapı "Susurluk benzeri bir yapı mıdır?.."Yoksa siyasi iradenin çerçevelediği bir görevi yapmaktan ibaret midir söz konusu olan?..Cevabı bulunmaya çalışılan soru budur...*****HÜZÜN GÜNLERİNDE AŞK...Hayatımın çok daha üzüntülü 14 Şubat'ları oldu...Yaşamımın çok daha keskin dönüşlerinin gerçekleştiği Sevgililer Günleri varoldu...Sevgilimden ayrılmaya bile karar verdiğim derecede keskin, "Sevgililer Günü" yaşadım ben...Çocuklarımı beklediğim Sevgililer Günü'nü tattığım gibi...Dünyanın dört bir yanında Sevgililer Günü yaşadım...Bazen üzgün, bazen çok mutlu, bazen bezgin, bazen umutlu... ***Fakat bu kadar hüzünlü bir Sevgililer Günü hatırlamıyorum...Hüznün nedeni, sanıyorum umut kırıntılarının gittikçe azalması...Yeşeren bir neşe, çevreye saçılan bir heyecan, geleceğe dönük bir yaşamsal isyan, varolmaya dönük bir hezeyan yok bu ağız tadında...Bazen üzgün, bazen mutlu, bazen bezgin, bazen umutlu çok Sevgililer Günü geçirdim...Dünyanın dört bir yanında sayısız iniş çıkışlar, nice keskin virajlar aldım 14 Şubat'larda...Ne ki en keskin virajım sanırsam bu yıl olacak...Hiç böyle faili meçhul nedenlerden muzdarip, hüzünlü bir Sevgililer Günü yaşamamıştım... Büyük değişiklikler olacak anlıyorum ki hayatımda...Dün sabah ipuçlarını kendi kendime yaşamaya başladım...Bakalım ne olacak bundan sonra...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜYAŞADIKLARINIZ VE SİZ..."Hayal dahi etmediğiniz kadar önemli birisiniz...Şu an ne yaşıyor olursanız olun, her şeyin iyi ve sizin çıkarınıza olduğuna güvenin...Çok hoş görünmeyebilir, ama bu olmak istediğiniz insan olabilmeniz için kesinlikle öğrenmeniz gereken bir derstir...Yaşamınızda meydana gelen her şey, bir insan olarak mümkün olduğunca gelişmenizi sağlamak ve gerçek gücünüzü kazanmanız için mükemmel bir uyumla hazırlanmıştır...Hayattan dersler çıkarın ve sizi olmanız gereken noktaya götürmesine izin verin...Hayatın içinde size çok fazla yarayacak şeyler bulunuyor...Robin Sharma..."***Şu anda yaşanan çok şey size hoş görünmeyebilir..."Fakat öğrenmeniz gereken dersler var buradan" diyor Robin Sharma...Kızmak yerine, bloke edilen enerjinizi kendinizi geliştirecek yöne akıtabiliyorsanız, yaşanan hoş olmayan olaylardan gereken dersleri çıkartıp makas değişikliklerine gidebiliyorsanız, hayatın ve evrenin rüzgarını kendi rüzgarınızla uyumlu hale getirebiliyorsanız, 'tekamül' ediyorsunuz demektir...Şu anda Türkiye inanılmaz bir laboratuvar...Keskin olaylar, tahmin dahi edilmeyecek hesaplaşmalar, öngörülmeyen çarpışmalar ve insanların insanları çiğ çiğ yemeye çalıştığı pusular kuruluyor... ***Laboratuvarın yaşamımıza kattığı tehlikeli çeşitlilik, labirentlerin virajlarında varolan öldürücü keskinlik ve insanların gün geldiğinde neler yapabileceğine dair korkutucu gerginlik, sizin hayata karşı güçlenmenizi sağlayacak...Yeni donanımlar elde edecek, yeni beceriler kazanacaksınız...Bunların olmadığı günlerde üzerinize sinen gevşeklik, vurdumduymazlık, kişiliğinizi geliştirmek konusunda arada bir yaşadığınız aymazlık sizden uzaklaşacak...Yepyeni ve çok daha sağlam bir kişilik inşa edeceksiniz...Büyük bir sınavdan ve sırat köprüsünden geçiyor insanlar...Yaşadıkça gördüklerimiz, kişiliğimizin gelişmesi ve tekamülü için inanılmaz bir fırsat...Hayata güçlü bakın!..

Devamını Oku

Kurtarılmayı bekleyen ‘aşk’ın öyküsü

14 Şubat 2012

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış; Mutluluk, Üzüntü, Kibir, Aşk ve tüm diğerleri...Bir gün var olan bu duygulara adanın batmakta olduğu haber verilmiş...Bunun üzerine tüm duygular adayı terk etmek için sandalları hazırlamışlar...Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş...Mümkün olan en son ana kadar umutla adanın kurtuluşunu bekliyormuş...Olmayınca, adanın batmasına ramak kala yardım istemeye karar vermiş...“Zenginlik”, çok büyük bir teknenin içinde batan adanın yanından geçmekteymiş...Aşk önce ona sormuş:- “Zenginlik, beni de yanına alır mısın?” demiş... Zenginlik;- “Hayır, alamam...” demiş “Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok...”***O gidince, aşk bu kez, çok güzel bir yelkenlinin içindeki ‘Kibir’den yardım istemiş...- “Kibir, lütfen bana yardım et” demiş, “Ada batıyor... Beni yanına al kurtar!..”Kibir cevap vermiş:- “Sana yardım edemem, Aşk!.. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin...”“Üzüntü” yakınlardaymış ve aşk, yardım istemeye karar vermiş...- “Üzüntü, seninle geleyim.”Üzüntü;- “Of aşk...” demiş, “O kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var...”Son olarak Mutluluk, Aşk’ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk’ın çağrısını duymamış bile...***Aşk, tam umudunu yitirmişken birden bir ses duymuş...“Gel Aşk! Seni yanıma alacağım...” diyormuş o ses...Bu, Aşk’tan daha yaşlıca birisiymiş...Aşk’ı yanına almış ve ilerlemiş...Yeni bir kara parçasına vardıklarında Aşk’ı kara parçasına emniyetli bir şekilde bırakıp, hızlıca yoluna devam etmiş...Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş...Sonra merakına yenik düşerek ‘Bilgi’ye sormaya karar vermiş;- “Bana yardım eden kimdi Bilgi?”Bilgi, gülümsemiş;- “Onun adı ‘Zaman’dı...” demiş.- “Zaman mı?.. Neden bana yardım etti ki?..” diye sormuş Aşk.Bilgi gülümsemiş:- “Çünkü sadece ‘Zaman’ Aşk’ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir...”***Burçin Alpaçar’dan bu öykü...Öykü “Aşk”ın, Zenginlik’le, Mutluluk’la, Kibir’le ve Üzüntü’yle ilişkisine ne çarpıcı tanımlamalar getiriyor...Zenginlik, Aşk’a “Seni tekneme alamam” diyor, “Çok fazla altın ve gümüş var... Sana yer yok...”Altına, gümüşe, paraya ve maddeye odaklı hayatlar, “Aşk”ı hissedemezler ki...Kibir ise Aşk’a; “Sırılsıklamsın ve teknemi mahvedebilirsin” diyor... Kibir’in mahvolmaktan kastettiği tekne “kendisi” elbette...Biliyor ki Aşk “Kibir”i mahvedecek, yok edecek...Aşk’ta “Kibir” hiçbir zaman nefes alıp veremeyecek...“Mutluluk” kendi mutluluğundan tatmin, onu duymuyor bile...Çünkü Aşk, sadece mutluluktan çok daha fazla bir şey demek...Tek başına “Mutluluk”un odaklanabileceği bir duygu değil Aşk; fazlası gerek...Üzüntü, üzüntüye odaklanmış, onun sesini fark edemiyor bile...Yalnız “Üzüntü”yü yaşayanların “Aşk”ı yaşamaları, o coşkuya, yaratacılığa, duygu patlamasına girebilmeleri mümkün değil ki...***Sadece “Zaman” aşkın sesini duyuyor...Onu batmaktan kurtarıyor...Nefes almasını sağlıyor...Ancak “Zaman”adayanabiliyor, “Zaman” geçse de yaşayabiliyor Aşk...“Ezel”le “Ebed”arasında “Zaman”ın sınırsız sonsuzluğunda, payidarkalarak bizleri yaşatacak duygunun adıdır Aşk... Sevgililer Gününüz kutlu olsun... ***YAPTIĞINI “AŞK”LA YAPABİLMEK...“Her ne yaparsan yap, aşkla yap!..” diyor Burçin gönderdiği öykünün sonunda;“Yaptığının amacı bütüne hizmet ediyor olsa dahi, ne yaptığın kadar nasıl yapman gerektiğinin önemini de hatırla!..Ne yaptığından eminsen, nasıl yaptığını düşün!..Ve nasıl sorusunu ‘Aşkla yapıyorum’ diye yanıtla...Yaptığın kadar, nasıl yaptığın da önemlidir... Her ne olursa olsun aşkla olsun...”*****PORTEKİZ’DE SİYAH BEYAZ, İSTANBUL’DA SARI LACİVERT BİR FİLM!..Birkaç gün önce mail kutum “Sevgililer Günü” etkinlikleriyle ilgili bombardımana uğrayınca, “Bu yıl Sevgililer Günü yaşayacak mood’um yok” demiştim;“Çocuklarla yaşadığım aşk bana yetiyor bu yıl... Çilekli pasta istediler, pasta alacağım onlara...”Ne büyük bir gaflet!.. Futbolun içinde UEFA’yla haşır neşir yakın bir dostuma geçen hafta sormuştum...- “Braga-Beşiktaş maçı hangi gün?..”Hiç tereddüt etmeden cevap vermişti:- “Perşembe...”***Güvendim, bir daha da check etmedim...Evvelsi günü “uyandım” ki maç Salı günüdür...Bizzat Sevgililer Günü’ne denk düşmektedir...Biliyorum Tanrı beni mümkün değil yalnız bırakmaz Sevgiler Günü’nde...Çocuklar annelerinde mi bende mi tam hesap edemiyordum...İçimden bir ses “Tanrı sana yeni bir mesaj veriyor galiba...” türünden muallak bir gizem yaymaktaydı... Çözemiyordum 14 Şubat’ta tam olarak ne yapacağımı...***Oysa Braga’da UEFA çeyrek finali yolunda Beşiktaş’ın “kader” maçı var bu Sevgililer Günü’nde...Teknik direktör Carvalhal’in doğduğu, takımında oynadığı ve ilk teknik direktörlüğünü yaptığı Portekiz’in Braga takımıyla...Dünya çapındaki dört Beşiktaşlı Portekizli de kendilerini göstermek için oynayacaklar, kendi ülkelerinin takımına karşı...Bütün tesadüflerin bir araya geldiği bir maç Braga-Beşiktaş maçı...Sevgililerle henüz yaşayamadığım ilk gençlik yıllarımda, en büyük sevgilim “Beşiktaş”tı...Hangi sevgi ve onun türevi duyguları doldurmuştur bir gencin duyguyla çarpan yüreğinde, bir Beşiktaş, bir Fenerbahçe, bir Galatasaray bilir misiniz?..***Ölesiye takım taraftarlığı genç bir yürekte, hangi sevgisizliklere, hangi anlayışsızlıklara, hangi aşki boşluklara mecazi bir dolgu olur, bilir mi acaba gerçek taraftar olamayan bir yorumcu kibir?.. “Fenerbahçe’nin şike yaptığı tape’lerle ortaya konuyor... Fenerbahçeliler niye yeterince reaksiyon göstermiyor?..” diyenlar, taraftarlık denilen o “kör inancın” aşkla nasıl bir duygu bağlılığı yarattığını biliyorlar mı?..Aziz Yıldırım’ın savunma günleri başlıyor...İddia konuştu, savunma da konuşacak elbet...Suçlu, suçsuz elbet mahkeme verecek kararı...Fakat tavsiyem odur ki, futboldaki sivil tepkiyi anlamak, Fenerbahçeliler’in ne yaptığını kavramak istiyorsanız, takım taraftarlığının hangi kör inançların dipsiz kuyularında yeşeren bir “Aşk” olduğunu bilmelisiniz...***Aziz Yıldırım’ı “rakip takımın, bir iddia makamının şüpheciliğinde değil, bir taraftar olma duygusunun empatisiyle” dinleyeceğim...Suçlu ve suçsuzdan maada, bir takıma duyulan gayr-ı kabili iflah bir aidiyetin, insanı getirebileceği noktayı gözleyeceğim...Fenerbahçe Başkanı’nın savunma metninden çok, gayr-ı kabili iflah bir takım sevgisi ve aidiyetinin, insanda nelere yol açabileceğini sorgulayacağım...Sonra realist tahribatın!! üzerimde yarattığı etkiden kendimi arındırmaya çalışıp, akşama “çocukluk sevgilimle” buluşacağım...Muhtemeldir ki uzun zamandır içmediğim bir kadeh kırmızı şarabı koyarak, ruhumun derinliklerinde Portekiz’in Braga’sına doğru bir yolculuğa çıkacağım...Artık CD’de mi olur yoksa içimden mi gelir sözleri bilmem fakat odayı kaplayacak parçanın ne olacağı aşikardır:“Bizimkisi bir aşk hikayesi...Siyah beyaz film gibi biraz...Gözyaşı, umut ve ihtiras...Bizimkisi alev gibi biraz... Ateşle su, dikenle gül gibi...Bizimkisi roman gibi biraz...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜACILAR KAPINIZI ÇALDIĞINDA...“Acıların kapımızı çalmasından hoşlanmıyor olabiliriz...Ama bize faydaları vardır...Kalplerimizi saran kabukları kırar ve kim olduğumuz, neden burada bulunduğumuz ve bu olağanüstü dünyada işlerin nasıl yürüdüğü hakkında etrafımızı saran yalanlardan bizleri kurtarırlar... Robin Sharma...”

Devamını Oku

Dul kadını linç eden erkekler...

12 Şubat 2012

Yaşamın insana verdiği en acı tecrübelerden biri, bir kadının bir erkeğin, suçsuz, günahsız yere kitlesel bir lince kurban edilmesidir...Önce savunmasız ve korunaksız bırakılır o insan...Ona karşı haset besleyecek bütün insanlar harekete geçirilir...Linç ne kadar anonim olursa, katiller o kadar kaybolacaktır...Fitne karıştırmak en büyük silahtır...Söylemediklerini söylemiş göstermek...Yaptıkların hakkında bilinçli olarak farklı algılamalar yaratarak o insanı linç edecek sırtlanların önüne bilinçli olarak atarlar...Dünyanın en önemli sinema klasiklerinden olan “Zorba” filminde bir “genç bir kadının taşlanması ve bıçaklanması” öyküsü vardır...Köyün genç ve güzel dul kadını İrene Papas, Girit köyünün bütün erkeklerinin arzuladığı bir kadındır...Tüm erkekler onunla sevişmek, ona sahip olmak isterler...Kahvede toplanan erkeklerin derdi İrene Papas’ı geceleri evinin önünde izleyip, herhangi birisinin eve girip girmediğini kontrol etmek, olanak bulurlarsa onunla birlikte olmak için fırsat kollamaktır...Genç ve güzel kadın köyün hiçbir erkeğine pas vermez...***Köyün kodamanlarından birinin saf oğlu da İrene Papas’ın canlandırdığı dul kadına aşıktır...Aslında köyün kodamanlarından olan babası da o kadını arzulamaktadır...Dul kadına uzak duran tek kişi Zorba’nın İngiltere’den gelen patronu yakışıklı Basil’dir...Fakat kadın onu beğenir, ona ilgi duyduğunu gösterir...Mutluluk arayışında olup Girit’e babasından kalan bir miras için gelen Basil de bir süre sonra genç kadına ilgi duyar, ancak harekete geçmek için uzun zaman bocalar, bir girişimde bulunmaz...Nihayet aylar geçtikten sonra bir gece birlikte olurlar...***Genç dul kadının evini izleyen ve herbiri içten içe kadını arzulayan köyün gençleri, Basil’in eve girdiğini görünce, durumu köyün kodamanının saf oğluna yetiştirirler...Onunla beraber olmayı reddeden kadının, eve “yakışıklı İngiliz’i aldığını” fitnelerler...Bunalıma giren genç, sabaha karşı denize giderek kendisini dalgalara atar ve intihar eder... Sabah, gencin cansız vücudunu denizden çıkartırlar...Köyün kodamanı baba, arzuladığı kadına sahip olamamanın verdiği haset, saf oğlunu ‘kadın uğruna’ kaybetmenin yarattığı öfkeyle, köyün meydanında kadını “şeytan ve lanetli” diyerek linç ettirmeye karar verir...Köyün gençleri vurucu güç olacaktır bu linçte...Kadın tam kilisede Pazar Ayini’ne girerken, kapıyı tutarlar kadını dışarda bırakırlar...Etrafını sararlar...Tam linç edecekken Zorba yetişir...Kadının yanında durur...Köylüler; Zorba kadının yanında durunca ürkerler ve geri çekilirler...Genç kadın tam kurtuldum derken, Zorba’nın arkasından yürümeye başladığında köyün gençleri gelip kadını bıçaklar ve öldürürler...Zorba müdahale edemez...***Genç dul kadın aylarca kimselerle beraber olmadan, yalnız yaşamanın ve sonunda köyün kodamanlarının ve çetelerinin yatağına değil, gönlünün çektiğinin kollarına gittiği için, kendisi arzulayan köyün bütün erkekleri tarafından acımasızca linç edilerek katledilir...Genç kadının aylar süren yalnızlığının sevgi arayışına fitne sokulmuş, saf bir genç intihara sürüklenmiş ve sahip olunamayan genç ve güzel kadın kilisenin önünde, köyün meydanında ortaklaşa bir cinayetle öldürülmüştür...Zorba filminin gerçek olaylardan esinlenip esinlenmediği edebiyat çevrelerinde çok tartışılmıştır...Romanın yazarı Nikos Kazancakis 1957 yılındaki bir söyleşisinde “olayların gerçek olduğunu” ima eder ve “Zorba’nın hayatını çok etkilediğini” söyler... Bir insanın fitneyle, iftirayla, yalnız ve savunmasız bırakılarak kitlesel bir lince tabi tutanlar, o yıllardan bugünlere, Girit’ten İstanbul’a hep aramızda yaşarlar...Kurnazdırlar...Suçlu ve sorumlu hiçbir zaman onlar gözükmezler...Maşa kullanırlar...Suçu anonimleştirirler...En gaddar olan katiller, en zalim olan suçlular onlardırlar...Dünya klasiği haline gelen Alexis Zorba’nın kurtaramadığı genç güzel kadından, Şişli Halaskargazi Caddesi’nde linç edilen Hrant Dink’in hikayesine geleceğim...Hrant’ın suçluları aranıyor ya...Önce nasıl linç edildiğinin çok çarpıcı bir bölümünü aktaracağım, kendi ağzından... *****HRANT’IN KENDİ AĞZINDAN LİNÇ EDİLMESİNİN ÖYKÜSÜ...Alper Görmüş’ün yeni çıkan “Hayat Bilgisi” kitabında, Hrant Dink’in kendi ağzından nasıl linç edildiğini anlattığı bir bölüm var...İnsanın tüylerini diken diken eden, Hrant‘ın ağzından aktarılan bir öykü bu...50 yıl önce Girit’te, 50 yıl sonra İstanbul Şişli Halaskargazi’de işlenen “kitlesel linçler“den birini şöyle anlatıyor Alper (Görmüş)...“Hrant Dink’i en son, mecazı hakikat sanıp, ya da belki daha doğrusu hakikat sayıp, onu ‘Türklüğe hakaret’ten mahkum eden mahkemenin kararını Yargıtay’ın da onaylamasından hemen sonra gördüm...Onunla bir söyleşi yapmak üzere Agos gazetesine gitmiştim...Söyleşi boyunca bütün enerjisini, kendisini Türklüğe hakaret etmesinin neden imkansız olduğunu anlatmak için kullandı...”***“Son yazısı ‘Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği’nin ana teması da buydu...Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı...Gayrı bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım...Hakim ‘Türk Milleti’ adına karar vermişti ve benim ‘Türklüğü aşağıladığımı’ hukuken tescillemişti...Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi...‘Alper kardeşim, ben seni nasıl aşağılayabilirim...Bu nasıl bir şey... Beni nasıl bir şeyin ortasında bıraktılar’ diye isyan ediyordu...”***“Devlet makinesi tarafından bu kadar bariz bir haksızlığa ve insafsızlığa uğramış bir insan, insan kardeşleri tarafından anlaşılmak ister...Hem de sadece gözlerinden anlaşılmak ister...Böyle anlarda dert anlatmaya çalışmak bir zuldür...Fakat o durmaksızın Türk kardeşlerini aşağılamasının neden mümkün olmadığını anlatıyor, anlatıyordu...O söyleşiyi hiç unutamıyorum...Ben ki ‘anlatmadan anlatılmaya aşık’ bir insandım...Bu zulme şahit olurken küçüldükçe küçüldüğümü hatırlıyorum...”***Yazının en vurucu tarafını en sonuna saklıyor Alper...“Söyleşi sırasında iki defa teybi durdurmak zorunda kaldım...‘Alper kardeşim ben seni nasıl aşağılayabilirim...’ diye başlayan o kısacık cümleyi bitirebilmek için, iki kez mola aldı...İki molada da sulanan gözlerini sildi...”Sonra...“Ben seni nasıl aşağılayibilirim kardeşim” diye ağlayan adamı, vurdular ve öldürdüler...Bu bir bireysel cinayet değil, kitlesel ve örgütlü bir linçti aslında...Nikos Kazancakis’in “Zorba”sının köyünde gerçekleşen öyküye ne kadar da çok benziyordu... İşlenmiş büyük günahların mağdurlarından, dünyaya ışık saçan klasikler ve kahramanlar çıkıyor sanıyorum...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜKENDİNE EGEMEN OLMA, YAŞAM USTALIĞININ DNA’SIDIR...“İçimizde aramaya başlayana kadar, neyi bilmediğimizi bilmeyiz...Farkındalığımız arttıkça gözlerinizin önüne serilen her şey sizi harika bir yere götürür...İster kariyeriniz, ister ilişkileriniz, isterse de mali durumunuz, dış dünyanızı gerçekten geliştirmek istiyorsanız, öncelikle iç dünyanızı iyileştirmelisiniz...Bunu yapmanın en iyi yolu kişinin kendini sürekli geliştirmesinden geçer...Kendine egemen olma, yaşam ustalığının DNA’sıdır... Büyüklük içsel bir oyundur...Robin Sharma...”*****KAZANCAKİS’İN NOBEL ÖDÜLÜ!..Geçen gün Nikos Kazancakis’in dünya çapında klasik olan romanı Zorba’yı yazarken filmin üç Oscar’ının yanı sıra Kazancakis‘in Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığını söylemiştim...Dikkatli okuyucularım “Kazancakis Nobel’i aldı mı ki?..” diye sordular...1946 yılında Yunan Yazarlar Topluluğu, Nobel Edebiyat Ödülü için Kazancakis’i kurula önerdiler...1957 yılında Nobel Ödülü’nü bir oy farkla Albert Camus’ya kaptırdı Kazancakis... Camus ödülü alırken bir konuşma yaptı...Konuşmasında, “Nikos Kazancakis bu ödülü benden yüzlerce kez daha fazla hak ediyor...” dedi...Ödülü resmen almadı Kazancakis...Camus’nün sözleri ödül olarak kaldı kendisinde... *****GAMZE’Yİ YAŞATIN!..Dün gece yazılar bittikten sonra, gördüğüm o maili...Ölümle pençeleşen Gamze‘nin yaşamda kalmak, oğluna annelik yapabilmek için verdiği inanmılmaz savaşı...Gazetedeki bir sonraki yazım Salı gününe... İki gün geçerse “vakit geçer panzehir olamayız” dedim, gecenin bir saatinde yazı işlerindeki arkadaşlardan Gamze için bir yer açmalarını istedim...Gamze, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne ilik kanseri tedavisi görecek yeniden...A grubu pozitif kana ve ilik nakline ihtiyacı var.İletişim için aylinatasagun@gmail.com ’dan ulaşabiliyorsunuz...Özellikle İzmir’deki okurların konuya yürekten el uzatacağını umuyorlar...Anjelika Akbar’ın paylaştığı bir Rus atasözünü veriyor kampanyaya katılan Hürriyet İnternet...“Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır...Bir insan başka bir insanın acısını duyabiliyorsa insandır...”Haydi güzel insanlar, haydi!

Devamını Oku

Sevgililer Gününde aşk...

11 Şubat 2012

Günlerdir mailim “Sevgililer Günü” bombardımanına tabi tutulmuş durumda...Dün gazetelerin çıkardığı “Sevgililer Günü” eklerine baktım...“Hangi burç nasıl hediyelerden hoşlanır”, “klasik bir Sevgililer Günü akşam yemeğini nerede yersiniz” türünden yazı ve röportajlarla kaplı ekler...Gazeteler birkaç da bilindik aşk hikayesini taşımışlar sayfalara, human interest olsun, ilgi çeksin baabında...***Geçen yıl, televizyonda yaptığım Son Kale programıyla çakışıyordu Sevgililer Günü...Nasıl mutlu olmuştum...“En iyisi televizyon programıyla geçiştirmek Sevgililer Günü’nü...” demiştim içimden; “Ne de olsa ilk göz ağrılarımdan biri televizyon... Uğruna az fedakarlık yapmadım, az buz bir aşk değildi televizyonla aramdaki...”Zor günlerdi o günler...Bir sevgiliyle, Sevgililer Günü yaşayacak güçte ve mood’da hissetmemiştim kendimi...Çocuklardan uzaktaydım...Canlarından uzakta kalınca insan, aşkın da bir kıymeti kalmıyor galiba...Geçiştirmek en şifalı yol gelmişti bana...“Sevgililer Günü” kutlamayı reva görmemiştim kendime...***Şükür hayat değişti, kısıtlamam yok, çocuklarımla görüşüyorum bu yıl...Şimdi geldi küçük kızım “Bana mumlu çilekli pasta” alsana dedi...14 Şubat’ta çocuklar bende mi olurlar annelerinde mi bilmiyorum...Fark etmiyor...O gün veya ertesi gün için, söz verdim kızıma “Sevgililer Günü” hediyesi mumlu çilekli pasta alınacak çocuklara... Şimdi yaşadığım aşkların ve ayrılıkların ortasında sevgililerle geçirdiğim günler geliyor gözümün önüne...***Üstümde bir örtü var farkındayım...Büyük aşklara, büyük çarpışmalara, büyük fırtınalara ve kasırgalara karşı...Bir inanç eksikliği mi var?..Bilmiyorum fakat bir reserv var, orası kuşkusuz...Ne deli aşklar ve cesaretler yaşamışım...Kimleri nasıl ürkütmüşüm de bana mısın dememişim!..İtiraf ediyorum, aşka başlarken, aşkı hissederken hiçbirinin olacağını tahmin etmemiştim...Hesaplamamıştım...Hesapsız kitapsız dalıvermiştim öylesine kaderin beni çektiği yere...Şimdi düşünüyorum...Bu sonuçların olacağını bilseydim, yine aynı şeyleri yapar mıydım?..Bunca deli cesaretiyle, bunca aşka yelken açar mıydım?..Hayatta hataya inanmam ki ben...Çıkartılacak derslere inanırım...Kaderimde vardı ki yaşadım...Kanım durmuyordu ki damarda akmakla kalmadı, fışkırdı...Şimdi yaşadığım bütün aşklardan, damağımda tortulanan buruk bir tat ve aşklardan bana yadigar üç yaşı küçük kendileri büyük aşklarım var...Sevgililer Günü’nde içimde çocuklarım olacak...*****2012 DEPREMİ VE AVRUPA BİRLİĞİ STANDARTLARI...2012’nin geldiği günlerde, bu yılın ilk yarısının inanılmaz gergin olaylarla geçeceğini, büyük bir arınmanın gerçekleşeceğini, herkesin eteğindeki taşların, içindeki sırların teker teker ortaya döküleceğini, büyük bir karmaşa yaşanacağını yazmıştım...Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada böyle olacaktı...Astrologlar, quantumcular, evren üzerine çalışanlar bu gerçekleri söylüyorlardı...Türkiye için de tahmin ettiğim, açıklanan süreçler ve üstü açılacak örtüler vardı...Fakat bu kadar gergin, böylesine karmaşık, bu kadar bıçak sırtı olayların yaşanacağını tahmin etmiyordum...***2012 yılının analistleri, yaşanan karmaşanın yılın ikinci yarısında bir rahatlama getireceğini ve her şeyin eskisinden iyi olacağını söylüyorlardı...Türkiye Kürt sorunu olarak bilinen sorunu çözme sürecine mutlaka girmeli...Bu sorun, bizi yakamızdan sürekli çekiyor...Türkiye darbelerle ve darbecilerle meselesini de artık halletmeli...Sivil, demokratik bir hukuki altyapı yeni hazırlanacak anayasayla kurulmalı...Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasinin bütün altyapısı hiç geciktirilmeden kurulmalı...AKP iktidara geldikten ve muktedir olduktan sonra, belki Avrupa Birliği’ni eskisi kadar önemsemedi...Ancak yaşanan son olaylar Türkiye için Avrupa Birliği’nin ne kadar hayati önemde olduğunu bir kez daha vurguluyor...***“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı, ekonomik değil, siyasal, sosyal, kültürel ve hukuksal”dır deyip durduk yıllardır... Avrupa Birliği standartları, demokrasimiz ve siyasi sistemimiz için elzemdir...Bu ülke Ortadoğu’nun iç ve dış çatışmalarla dolu istikrarsız coğrafyasından, acele olarak kendini kurtarmalıdır...Avrupa Birliği müktesebatı bir demokrasi şemsiyesidir Türkiye için...Başbakan’ı için, muhalefet liderleri ve milletvekilleri için, yargısı, askeri, polisi, sivil toplum örgütü ve halkı için...Bu olaylar Avrupa Birliği’nin ve standartlarının ne kadar elzem olduğunu bütün ülkeye hatırlatırsa, “hayırlı”dır...Aksi halde, hayırsız ve uğursuz bir gelişmedir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜZOR ZAMANLAR...“Zor zamanlarda dünyayı gerçekte olduğu gibi algıladığımızı düşünürüz...Bu yanlış bir varsayımdır...Aslında onu sadece algımızın ‘umutsuzluk’ çerçevesinden görürüz...Etrafımıza üzgün ve umutsuz gözlerle bakarız...Kendimizi daha iyi hissettiğimizdeyse, dünya gözümüze daha iyi görünür...Neşe duygusu yeniden içimizi kapladığında dış dünya da bize bu duyguyu yansıtır...Robin Sharma...”***Bugün Türkiye’ye bakıp umutsuzluğa kapılabilirsiniz...Kimin nerede durduğunu tam bilmiyorsunuz...Neden orada durduğunu da tam kestiremiyorsunuz...Türkiye’nin demokratik bir sistem içinde, bir Ortadoğu ülkesi depremine maruz kalmadan, kurumları ve sistemi daha fazla kırıp dökmeden bu dehlizden nasıl çıkacağının cevabını da tam kestiremiyorsunuz...Karamsar tablo umutsuzluk yaratıyor içinizde bu kesin...Ancak şu anda yaşadıklarınız, gerçeğin sadece bir yüzü...Bir süre sonra, kendimizi daha iyi hissedeceğiz...Olayları “ders alınacak iyi yönlerinden” görmeye başlayacağız...***Belki de bu olaylar, devletin terör örgütüyle savaşında, terörü etkisizleştirmek, Türkiye’nin önünü açmak için neleri yapmak durumunda olduğu konusunda, açık bir tartışmaya neden olur...Kim bilir belki toplum, açık gündemli bir tartışmada, toplumsal barışın nasıl sağlanacağı konusundaki mutabakatını cesurca dile getirir...Bazen gizli kalmış, üstü örtülmüş şeylerin ortaya çıkması, büyük ve radikal çözümlerin başlangıcıdır...Bugünkü umutsuz tabloyu algılama biçiminiz gerçeği yansıtmıyor...Bir süre sonra içinizdeki umut kıpırtıları hayatı olumlu okumanıza yol açacak...

Devamını Oku

Hükümet ve askerlerin PKK ile görüşmeleri...

10 Şubat 2012

1986 yılından beri Türkiye’yi yöneten hükümetler, güvenlikten sorumlu askerler direkt veya endirekt olarak PKK ve temsilcileri ile görüşüyorlar...Terör örgütüyle bir taraftan savaşırken, diğer yandan halkının can güvenliğini riske etmeyecek, örgüte kısmi silah bıraktıracak, stratejik taktiksel görüşmeler yapıldı Türkiye’de...Bunu en ince ayrıntısına kadar sayfalarca anlatan kitaplar çıkıyor bu ülkede...Türkiye imparatorluklardan beslene beslene günümüze gelen, dünyayı yönetmiş geleneklerden bugünlere uzayan, tarihi kökleri çok güçlü olan bir devlet geleneğine sahip...Devletin içinde zaman zaman oluşan çeteler, devletin tarihten gelen köklü geleneklerini ve devlet adabını kolay kolay silemezler...***Türkiye gibi geçmişinde İngiltere’ye, Fransa’ya kafa tutmuş, onlarla dünya rekabetine girmiş imparatorluk kültüründen bezenmiş, köklü bir devlet elbette ki terör örgütünü etkisizleştirmek için her yolu deneyecektir...En tehlikeli şey, terör örgütünü stratejik olarak etkisizleştirmeye yönelik yöntemlerin, “bir hesap sorma, bir ihanet, bir vatan satma” suçlamalarının ortasında kalmasıdır...Suçu ve suçluyu ortaya çıkartmaya çalışırken, dikkatli olmalıyız...Güçlü devletler bir yandan en ağır şekilde savaşırlarken, diğer taraftan barış için tüm dikkatlerini ve kapılarını açık tutar, fırsat kollarlar...Turgut Özal, Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve 86’dan bu yana birçok askeri yetkili, komutan terör örgütüyle dolaylı ve dolaysız görüşmelerden haberdardı...Bu ülkede insanların canlarını korumaya çalışmak, terörü önlemek, terör örgütünü etkisizleştirmek için her yol devlet tarafından denenecektir...Devletin görevi de budur...“Devlete ihanet etmeden devlet bu görevi yapar...”Hayatı yanlış okursak, bir daha “devlette ne savaşacak ne de barışacak kimsecikleri bulamayız...”*****HERKES KENDİ TAKIMINI TUTUYOR...48 saattir fikslenmiş şekilde, MİT Müsteşarı, savcının çağırısı, emniyetteki görevden alınmalar, CHP’nin Meclis’teki eylemi ve Türkiye’deki inanılmaz komplike ilişkilere fikslendim...Her şeyi dinlemeye ve okumaya çalışıyorum...Açık konuşmak gerekirse, “ne olduğuyla ilgili bilgimiz çok az fakat fikrimiz çok fazla...” ***Çünkü herkes ilk andan itibaren gönül ibresinin yakın durduğu yere göre kendini konumlamış durumda...Bir kere daha anladım ki;Ne olursa olsun...Herkes kendi gönül ibresi ne tarafa yakınsa, o ibreye uygun tezleri sıyırıp çıkartıyor ve onları söylüyor...Bu oyuna bir son verelim bence...Geçen gün bu olay çıkmadan, Uğur Mumcu’nun abisi Ceyhan Mumcu’yu dinliyordum...Ceyhan Mumcu, “Uğur Mumcu cinayetinde bilgiye ulaşmadan sürekli komplolarla uğraştık” diyordu...“Oysa önce bilgileri edinelim... Fikirleri sonra söyleriz...”***Rahmetli Uğur Mumcu da aynı şeyi söylerdi zaten:“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak...” Son olayda bir tarafta MİT var...Diğer tarafta, KCK davasını soruşturan savcılar...İki taraf da devletin gizli açık, bildiğimiz bilmediğimiz nice derin bilgilerine vakıflar...Ellerinde çok derin, gizli bilgiler ve belgeler var...Aralarındaki çelişki bu derin bilgi ve belgelere göre şekilleniyor...Oysa yorumcuların hiçbiri ne savcının ne de MİT müsteşarlarının ellerindeki belgeleri bilmiyor...Üstün körü birkaç bilgi kırıntısıyla taraf oluyorlar, pozisyon alıyorlar...Hükümet ve MİT’in perspektifiyle, savcılık ve emniyetin çalışmaları arasındaki “haklılığı” ortaya çıkartabilmek için, “farklılıkları” bilebilmek lazım...Farklılık derken, ilke, yaklaşım ve olaylardaki somut delil farklılıklarından söz ediyorum... Burada ne farklılık var buna kimse vakıf değil...Ama kim kimi tutuyor?..Herkes ona vakıf!..*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜCESARET VE KORKU...“Cesaret korkunun yokluğu değildir... Bir hedefin peşindeyken korkunun üzerine gitmeniz sizin için önemlidir...Güvenli bir limanda yaşayıp bilindik olana tutunduğunuzda, yaşayan ölülerin arasında olursunuz...Bilinmeyene doğru yola çıkıp risk alarak yaşamınızda yabancı yerler keşfettiğinizde hayata dönersiniz ve kalbiniz yeniden atmaya başlar...Yaşamın macerası ve heyecanı geri gelir...Servetinizi, korkularınızın ötesinde keşfedeceğinizi unutmayın...Robin Sharma...”***O kadar karışık günler yaşıyoruz ki, bugün kişisel gelişimin ötesinde kitlesel enerjimizi doğru yöne kanatlandırabilecek bir sözü seçtim özellikle... “Bir hedefin peşindeyken, korkularınızın üzerine gitmeniz sizin için önemlidir...” diyor Sharma...“Bilinmeyene doğru yola çıkıp risk alarak yaşamınızda yabancı şeyler keşfettiğinizde hayata dönersiniz, kalbiniz yeniden atmaya başlar, yaşamın heyecanı geri gelir...”Bugün hiçbirimizin “bilinmeyene doğru çıkabilecek ve risk alabilecek bir gücümüz” yok...Çünkü Türkiye’nin “toplumsal bir hedefe kitlenmiş, ona heyecan veren, yaşamına renklilik katan, risk alma heyecanını yaşatan, kalbinin yeniden atmaya başladığını hissettiren, yaşam macerası ve heyecanı yok...”***MİT, PKK’yla görüşmeler yaptığı için tedirgin...Siyaset; sorunun çözümüne katkısı olsun diye bu görüşmelerin talimatını verdiği için tedirgin...Yargı, alacağı kararların, üzerinde nasıl bir baskı yaratacağını bilmediği için gergin...Ordu nasıl davranırsa “terörü önler, darbeci sayılmaz, olayların sorumluluğu kendisine kesilmez...” Bu soruların cevaplarını bilmediğinden olsa gerek mütereddit...Dün tesadüfen gördüğüm üst düzey bürokrat “Devlet içinde kimseler böyle günlerde elini taşın altına sokmak istemezler...” dedi...Geniş kitleler tarafından benimsenen, demokrasi, özgürlük, barış içinde sivil bir Türkiye hedefini ortaya koymadığınızda, insanlarda bir enerji patlaması, geleceğe yönelik risk alıp, yeni dünyaları keşfetme macerası ve geleceği fethetme arzusu uyandıramazsınız...Hedefi olmayanın yaşam enerjisi olmaz...Korkularına karşı, o korkuları yok edecek hayalleri olmayanlar, yeniden hayata tutunup büyük hedefleri gerçekleştiremezler...Herkes elini eteğini her şeyden mümkün olduğunca çekmeye bakar...Kimsenin kendisine bulaşmaması için dua eder...Kimselere bulaşmayarak, hiçbir hedefe kilitlenmeyerek, yaşıyormuş gibi yaşayarak hayatı doldurmaya bakar...***Bu korkunç gerginlikte kimin haklı kimin haksız olduğunu bilmiyorum...Kimse de tam olarak bilmiyor zaten...Esas yaşanan “toplumsal hedeflerimizin ve amaçlarımızın kırılma noktasına girmesidir...”Futbolu bilenler ve yorumlayanlar, hep bir yerlerde “maçın kırılma anını” yakalamaya çalışırlar...Çünkü bilirler ki “maçın kırılma anı”, maça sonrası için damgasını vuracak ve kesin sonucu belirleyecektir...Türkiye bir kırılma anı yaşıyor...O kırılma anının şu anda gergin ve karanlık bir dehliz gibi görünen karmaşık süreci ışıklı bir aydınlık gelecek haline getirmesi en büyük dileğimizdir...Hepimizin yaşam macerasının ve keyfinin geri gelmesi bu kırılma anında yeni, barışçı ve herkesi rahatlatıcı bir toplumsal hedefin konmasıyla ve geniş mutabakatın ona kilitlenmesiyle mümkündür...Aksi halde, maçın kırılma anı, toplumsal kırılmanın başlangıcını teşkil edecektir...

Devamını Oku

Derin kuşkular...

9 Şubat 2012

Dün gece Kanal D Haber’de çok ilginç bir bilgi veriliyor...Özel yetkili savcılar “PKK’nın şehirlerde yaptığı canlı bomba eylemlerinde MİT bağlantılı elemanların kullanıldığını sonra bu kişiler yakalandığında MİT’in bu kişileri polisten alarak yurt dışına gönderdiğini ifadenin bu amaçla olduğunu” söylüyorlar... Haberi canlı yayında adliyeden aktaran İhsan eskiden benim muhabirimdi...Çok iyi yetişmiş bir muhabirdir ve savcıların elindeki dosyayı bilmeden uluorta haber vermez...Onun söylediklerine göre, MİT’in KCK’ya soktuğu adamlar, operasyonda yakalandıklarında PKK’nın şehirlerdeki birçok eyleminin aktif parçası oldukları ihtimali çıkıyor...***Türkiye uzun zamandır sürekli tutuklamaların, hesaplaşmaların, içeri alınmaların yoğun yaşandığı bir ülke olmasa, bu iddialar; üzerinde uzun uzun konuşulacak ve üzerine projektörler çevrilecek iddialar olurdu...Ancak o kadar çok tutuklama, ifade ve şüpheli durum var ki, olayların çokluğu olayların gerekçelerinin algılanmasının önüne geçiyor...Kısa bir süre önce bu ülkenin şimdiki Başbakan’ıyla birlikte görev yapan Genelkurmay Başkanı, darbeye teşebbüs eden örgüt kurmaktan müebbetle yargılanmak üzere tutuklanıyor...Tutuklanan ve tutuklanacağı söylenen generaller, darbeye karıştığı zemin hazırladığı söylenen gazeteciler...Her tutuklamanın arkasından aynı gerekçe söyleniyor...“Bu kişiler mesleklerini yaptıkları için değil, darbe yapmak istedikleri için, ona teşebbüs ettikleri, suç işledikleri, teröre karıştıkları için tutuklanıyorlar...” ***Bu gerekçeler gerçek de olsa, arka arkaya gelen tutkuklamalar ve ifadeler algı farklılığı yaratıyor... Bir hesaplaşma var görünüyor devletin tepesinde...Şuyuu vukuundan beter diye bir ifade vardır...Söylentisi gerçeğinden beter anlamında...Çok zor günler bu günler...Böyle günlerde haber kırıntılarının üzerinden derin yorumlar yapmak sağlıklı değil...Yazdıklarım şu ana kadarki son bilgiler ve değerlendirmeler...Yine de şöyle bir soru herkesin aklına geliyor:KCK operasyonunda yakalananlardan bazıları MİT’in KCK’ya soktuğu elemanlar da olsa...Savcılarda onların, MİT’in devletle paralel operasyonel çalışmalarında değil, amaç dışında çalıştıkları şüphesi de uyansa...Bu şüphe o elemanlarla kalmayıp MİT Müsteşarları’na kadar da uzansa...Arka arkaya çok fazla derin kuşku ve derin muhtemel sorumlu yok mu bu olaylarda?..Genelkurmay Başkanı’nın darbe...MİT Müsteşarları’nın bombalı PKK operasyonlarında rolü olabileceği kuşkusu...Çok derin izleri olacak kuşkular bunlar!.. Nasıl rahatlayacak bu ülke acaba?..*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜMASKELİ SAHTE HAYATLAR...“Gerçek benliklerimizden ayrılıp olmadığımız insanlara dönüştüğümüz, etrafımızdakilerin inançlarını, değerlerini ve davranışlarını aldığımız süreç, ‘çevre kültürünü benimseme’ olarak bilinir...Bu kültürle, gerçek benliklerimizden ayrılıp, sosyal benliklerimize dönüştüğümüzde, bir boşluk şekillenmeye başlar...Özgür doğamızı terk eder, sahte kişiliklerin maskesini takarız...Robin Sharma...”***Gerçek benliklerimizden ayrılıp olmadığımız insanlara dönüştüğümüz ilk süreç anne ve babayla yaşadığımız süreçtir...Onlar bizi, kendileri gibi, bizim için uygun gördükleri meslekleri sürdürürken, kendi çizdikleri rotada ilerlerken görmek isterler...Sanıyorum ilk makası ortaokul sonu ve lise başında yaşamıştım...Edebiyatı çok severdim...Edebiyat öğretmenim de beni severdi...Benim mükkemmel bir edebiyatçı ya da hukukçu olacağımı söylerdi...Edebiyat dersinin bir an önce gelmesi için haftanın günlerini, saatlerini sayardım...Fakat, edebiyat öğretmeni olan annem aksine benim, edebiyatla değil, fizikle, kimyayla, biyolojiyle, matematikle kısaca fen bilimleriyle ilgilenmemi isterdi...Ona göre edebiyat “kafası fazla çalışmayan ya da tembel olan öğrencilerin gittiği bölümdü...”Beni doktor görmek isterdi...Bense doktor olup ameliyatlar yapıp yaraları dikmek bir yana, düğme dikmekten bile imtina ederdim...Anatomiye ilgi duymaz, biyolojiden nefret ederdim...***Böylece, çevremin oluşturduğu sosyal benlikle, gerçek benliğim arasındaki boşluk beni ilgi ve sevgi duymadığım paradoksları giderebilmek için, başka başka çevrelerin kültürlerini benimsetmeye yöneltti... Çevrem Marksist’ken, o çevrenin “inaçlarını, değerlerini ve davranışlarını” model olarak benimsiyordum...Gerçek benliğimden ayrılıp, Marksist terminolojinin çizdiği, insan ve yaşam kültürüyle biçimlenmiş süreç, beni yeni bir sosyal benlikle tanıştırıyor ve o değer yargılarıyla yaşamaya itiyordu...Bir taraftan da, poker, briç ve okey masalarından kalkmayan, dumanaltı ortamların hafif serserisi, arka sıraların namevcut gediklisi yarı serseri yarı bohem bir sosyal benliğin parçası haline geliyordum...Hiçbiri elbette ki “ben” değildim...Ne ki kendi orijinimden, gerçek benliğimden, sevdiğim ve ilgi duyduğum şeylerden adım adım kopartıldığım için, kendime arka arkaya protest yeni sosyal benlikler seçiyordum...***Bir süre sonra, benimsediğiniz o sosyal benliği kendiniz zannetme yanılgısına düşersiniz...Çevrenin değer yargılarını ve inançlarını kendinize adapte ettiğiniz hayatı, gerçek benliğiniz zannedersiniz...Oysa siz çok uzaklarda kalmışsınızdır...Uzun yıllar sonra televizyonculuğu bir parça geriye atıp, yazıyla haşır neşir olmaya başladığımda ilginç bir şey oldu...Üzerimdeki bir sürü yükün yavaş yavaş sırtımdan kalktığını hissettim...Bir huzur gelirken üzerime, içsel bir mutluluk fışkırmaya başladı ruhumdan...Her gün yazıyla haşır neşir süreç; birkaç ay içerisinde içki, sigara, gece hayatının bütün unsarlarını sildi attı hayatımdan...Benliğim o derece doluyordu ki, ciğerlerime ya da hayatıma alacağım “boşluk” kalmıyordu...Gerçek benliğimi yakalamıştım...Beni çok seven, benim de onu çok sevdiğim ortaokul Edebiyat öğretmenim Türkan Hanım gelmişti gözlerimin önüne...Kolej’in kıt notlarıyla ünlü Türkan Öğretmen’i...“Çok iyi bir edebiyatçı olabilirsin sen” demişti bana 13-14 yaşındayken...İnanmıştım ve mutlu olmuştum...***Sonraları “edebiyattan hayır yok” gargaraları yaşam mecramın makasını değiştirmiş, sevgi duyduğum öz benliğimin değerlerinden, çevrenin sosyal değerlerine yöneltmişti beni...Kim bilir nerededir şimdi?...Yaşıyor mudur Türkan Öğretmen ki?..Keşke yaşıyor;Ve okuyabiliyor olsaydı yazılarımı şimdi...

Devamını Oku

Hayat Fenerbahçe’den yana değişiyor...

8 Şubat 2012

Bir değişiklik var hayatın mecrasında...Bir süredir fark ediyorum, fakat adını koymak için beklemek gerektiğini düşünüyorum...Ancak önceki gece yarısı, geçmişte çok yakından bildiğim bir televizyon programını seyrederken, hayatın Fenerbahçe lehine inanılmaz bir şekilde değiştiğini görüyorum...Fenerbahçe Asbaşkanı Cihan Kamer, Aziz Yıldırım’ın avukatı ile birlikte saatlerce konuşuyorlar programda...Ortama hakimler...Duruma hakimler...Programın kendisine hakimler...***Belli ki köprülerin altından çok sular akmış...Hayat değişmiş, güçler değişmiş, yeni rüzgarlar esmiş, yeni fırtınalar yeni dünyalar meydana getirmiş...Çok fazla tasvire gerek yok...Hayat hızla Fenerbahçe’den yana değişmeye başlamış...Suçların ve suçluların üzerine gitmek bir meslek görevidir elbet...Fakat insanları paçavraya çevirmeden ve onurlarıyla oynamadan olması gerek...Yıllar önce Erol Aksoy, “Bazen girmediğiniz haberle, yapmadığınız şeyle bir şey yapmış olursunuz” demişti...Televizyon programında olmamanın, televizyon programında olmaktan daha değerli olduğunu anladığım günleri yaşıyorum şimdi...Ne mutlu bana...*****EN BÜYÜK HAZİNELER İÇİMİZDE BULUNANLARDIR...“Pek çoğumuz dikkatimizi dışardaki bir maceradan, içsel bir yolculuğa doğru yönlendirdik...Birçokları için insanın yolculuğu içsel bir yolculuk haline gelmiştir...Kalıcı başarının kapısının dışarı değil, içeri doğru açıldığını kavradık...En büyük hazineler içimizde bulunanlardır...Evrensel bir toplum olarak, şimdilerde ruhumuzun kişisel gelişim gibi aktivitilere daha fazla zaman ayırmak, daha sevgi dolu ve şefkatli olmak ve bir (manevi) miras bırakmak gibi ihtiyaçlar hakkında daha fazla düşünmeye başladık...Başarı önemlidir...Fakat yaptığın işin anlamlı olması çok daha iyidir...Robin Sharma...”***Etrafımda herkesin birbiriyle kıran kırana hesaplaştığı günleri yaşıyorum...Herkes korkuyor...Bazısı bugünden...Bazısı gelecekten...Bazısı ise geçmişinden...Korku insanları daha da şiddetlendiriyor...Başına bir şey gelmesin diye korku duyduğu şeye yönelik korkutacak hamleler yapıyor, yine korku yoluyla sindirmeye uğraşıyor...Enerjinin, birbirini yok etmeye yönelik bir şiddet içinde, şiddetin yeni şiddetleri çoğalttığı, herkesin bir aidiyet peşinde bulduğu bir sacağın altına sığınmaya çalıştığı günleri yaşıyoruz...Ne güçlüler, ne güçsüzler, ne mağdurlar, ne mağrurlar muaf değil bu birbirini yok etmeye yönelik yoğun enerji bombardımanından...***Bu satırları yazarken, küçük kızımın bana doğru koştuğunu görüyorum...Uzun zamandır bana söyleyegeldiği bir repliği tekrarlıyor:- “Baba beni bırakma ne olur?..”Öyle söylediğinde babasının onu çok seveceğini kucağına alıp, sarılarak sırtını okşayacağını ve kafasını babasının omzuna dayayacağını biliyor...Sonra babasını yumuşatıp, kendisine mümkün olduğunca az verilmeye çalışılan çikolatadan bir tane daha alabileceğini hissediyor...***2.5 yaşındaki küçük kızım sevgi göstererek, basasındaki şefkat hissini uyandıracağını ve istediklerini sevgi yoluyla yaptıracağını biliyor...İnsanlar ise karşılarına korku salarak, “Sen bana onu yaparsan ben de sana bunu yaparım” diye tehditler savurarak, karşısındakini korkuyla yönetmeye çalışarak, ördükleri ego duvarlarının gerisinde sipere yatarak, hayatı mutlu yaşayabileceklerini zannediyorlar ...Küçük kızım uzun zamandır ağlayarak ve ciyaklayarak çikolatayı alamayacağını fark ediyor...Onun yerine “Baba beni bırakma ne olursun” diyerek koşa koşa kucağıma geliyor...Bir süre kafasını omzuma yaslıyor...“Seni seviyorum baba” dedikten sonra uzanamadığı çikolata kutusunun yanına giderek beni süzerek, sessizce bekliyor...Bu sevgi pınarı karşısında her seferinde kalkıp şefkatle ona bir çikolata veriyorum...***Ego duvarlarını yükseklere örerek, karşılarındakilere sürekli ateş açanlar fark etmiyorlar ki, öldürseler de o ölümlerin üzerinden yeni ve mutlu hayatlar inşa edemeyecekler...Silahla yaşamayı seçtikleri için, bir gün yine silahlı birileriyle karşışacaklar...Silahlar hiç susmayacak, hep birileri birilerini öldürecek...Bir gün pes edene ve bir daha birbirlerini öldürmemeye ant içene kadar...Robin Sharma, “Başarı önemlidir” diyor, “Fakat yaptığın şeyin anlamlı olması çok daha iyidir... En büyük hazineler içimizde bulunanlardır...”Çikolatasına da kavuştu işte...Koşarak mutlu bir şekilde gidiyor şimdi DVD’sini seyretmeye...

Devamını Oku

Paul Auster’ın kendiyle ilgili sözleri...

6 Şubat 2012

Türkiye’de birtakım gazeteciler içeri alındığında “bana mısın” bile demez, yabancı basın ya da diplomatlar...Fakat o birtakım gazeteciler değil de “bazı” gazeteciler içeri alındığında sesler yükselir, basın özgürlüğü nidaları atılır, basın özgürlüğü ciddi biçimde sorgulanır...Tayyip Erdoğan, dünya basını ve entelijansyası üzerinde, güçlü bir etkisi olan devletleri ve lobileri anlatırken bu konuları gündeme getirdi...Bu arada “Gazeteciler Türkiye’de özgür değil” diyerek Türkiye’ye gelmekten vazgeçen Paul Auster’a sert eleştirilerde bulundu... Paul Auster Musevi kökeni dolayısıyla İsrail’den etkileniyor mu etkileniyorsa ne kadar etkileniyor bilmiyorum, fakat gazeteci Yasemin Çongar’ın Brooklyn’deki evinde karısıyla birlikte Auster‘la yaptığı röprotajdan bir alıntıyı bu bağlamda vermeyi uygun buluyorum...Türkiye kamuoyunu bu kadar konuşulan Paul Auster’ı kendi ağzından bir parça size sunabilmek amacıyla...Röportaj Yasemin Çongar’ın röportajı, bir süre önce yapılmış belli ki...***İşte Çongar‘ın Paul Auster’la röportajından birkaç cümle...Çongar: “Dünyanın her yerinde, hâlâ siyasi ve tarihi hesaplaşmaları roman aracılığıyla yapmaya yeltenen yazarlar var...Woody Allen bana, ‘Asla siyasi film yapmam. Çünkü kullanım süresi hemen dolar. Ben, kalıcı duyguların filmini yapıyorum’ demişti...Siyasi romana bakışınız ne?..”Paul Auster: Sinagoga, kiliseye, camiye gitmeyen bazılarımız kendisine demokrasiyi din olarak seçti...Benim dinim de demokrasidir...Demokratlar, bireyin değerini ve ona saygıyı içselleştirirler...Demokratlık, yasalar karşısında eşitliğe inanmaktır; herkesin ayrı bir ruhu, ayrı bir iç dünyası olduğuna inanmak, herkesin hayatının değerli olduğunu bilmektir...Roman da o noktada başlar...Roman, özü gereği demokratiktir; merkezinde bireyin özgürlüğü vardır...Romanın bir biçim olarak gelişmesi, demokrasinin yaygınlaşmasına paraleldir...Bu bakımdan her roman biraz siyasidir...Ama onun ötesinde, Woody Allen çok haklı. İdeolojilerin, siyasi tavırların emrindeki yazar, romanın hayatını, iç demokrasisini de bitirir...Yaşamaz; popüler olur, konuşulur ve unutulur... Gençken bu konuda büyük kararsızlık yaşadım... Siyasetle iç içeydim; Vietnam Savaşı’na karşı hareketin parçasıydım, ama yazar olmak istiyordum...Her ikisini birden yapmanın modelini aradım...Marksist model, sosyalist gerçekçilik çok kötü bir seçenekti; romanı öldürüyordu... Gerçeküstücülerin denediği, avant-garde yaklaşıma ise saygı duydum, ama başarısız oldular...Üçüncü model, siyaseti roman üzerinden yapmamaktı; sonunda onu seçtim...Yine de romanlarımda siyasi referansları hep korudum...***Çongar: Yakın arkadaşınız Orhan Pamuk’la ilgili düşünceleriniz?..Paul Auster: Orhan Pamuk’a yapılanı anlamak mümkün değil...Demokrasilerin özelliği, açıklanan görüş beğenilmese de, hatta düpedüz yanlış olsa da, o görüşe saygı göstermektir...Orhan Pamuk gibi bir yazarı ifadesi nedeniyle hedef tahtası yapabilen insanlar, şu soruyu sordurtuyor: ‘Türkiye bir demokrasi değil mi?’***Bugün Türkiye’ye gelip gelmemesini tartıştığımız Musevi kökenli dünyaca ünlü yazarın koordinatları böyle...Tayyip Erdoğan’ın dünya entelijansyasının yönlendirilmesi konusundaki düşüncelerini çok önemli bulmakla birlikte, Paul Auster gibi yazarlara karşı daha farklı bir yaklaşımı ve üslubu benimsemesi gerektiğine inanıyorum...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“EDİSON’UN İLHAM ÖNGÖRÜSÜ DOĞRU DEĞİL...”“Ünlü mucit Thomas Edison’un şu sözü çok iyi bilinir:‘Dehanın yüzde 1’i ilham, yüzde 99’u alın teridir...’Çok çalışmanın yaşamda başarı ve doyuma ulaşmak için temel oluşturduğuna inanmakla beraber, dünyada bir değişiklik yaratma isteğine duyulan bağlılık ve derin bir ilhamla dolu olma duygusunun daha önemli nitelikler olduğunu düşünüyorum...Robin Sharma...”***TRT’de Ateş Hattı programını yaptığım günlerdi...Televizyon programcılığımın ilk yıllarındaydım...Günün hemen her saniyesinde televizyon için bir farklılık, bir yaratıcılık düşünürdüm...Bir gün Ankara’da ekip arkadaşlarımla TRT’de saatlerce çalıştıktan sonra, eğlenmek için Hilton ve Sheraton otellerinin karşısında canlı müzik yapan bir restoran-bara gitmiştik...Masaya geçip oturduk...Ankaralı müzisyenler müthiş müzik yapıyorlardı...Herkes havasını bulmuştu...Kafasını dağıtmaya ve eğlenmeye çalışıyordu...***Bir süre sonra garsonu çağırdım...- “Bana A-4 büyüklüğünde kağıt ve kalem verebilir misiniz?..” dedim...Garson arkadaş kağıt, kalemi getirdikten sonra, elimdeki kalemle, kağıda bir şeyler çiziktirmeye başladım...Yakında oturan program müdürlerinden ikisi merakla bana bakmaya başladılar...Popüler müzikler çalıyor, herkes masalarda içki içiyor keyfince eğleniyor, bir kısım müşteri masaların yanıbaşında ve pisti andıran dar alanda dans ediyor, ben de kağıt kalem elimde bir şeyler çiziktiriyordum...Dayanamayıp sordular:- “Ne yapıyorsunuz ne yazıyorsunuz Reha Bey?..”- “Programın siyasi öykülerine, uygun düşecek klipler hazırlamak için şarkıları dinliyorum... Hangi şarkının sözleri hangi öyküye gider, onları yazıyorum...” dedim...***1993 yılıydı...O günlerde televizyon programlarında konuya ve öyküye uygun müzikler eşliğinde klipler yayınlamak diye bir şey kimsenin aklına gelmemişti...Benim ise ruhumun fırtınaları, o günlerde Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz arasındaki müthiş siyasi rekabeti müziğin anlatım tarzını da kullanarak yayınlamak istiyordu...Örneğin Demirel’le Ecevit arasında siyasi mücadeleyi “Devlerin Aşkı Büyük Olur” parçasıyla anlatmayı yeğlemiştim...O günlerde televizyon yayıncılığında, programların içine “parçalardan oluşan küçük klipler” koyma geleneğini benimsetmeye başlamıştım...Televizyon programlarını yaparken gece gündüz, içimdeki ilham hiç bitmezdi...Her dakika, her saniye her olaydan, bir şeyler çıkartırdım...Programı daha güzel yapacak ilham, nereye gitsem beni yanında taşırdı... ***O yıllarda çok çalışır, Edison’un dediği gibi, ‘başarının yüzde 99 alın teriyle geldiğine’ inanırdım...Edison haklıydı...Başarı ve deha ilhamdan çok alın teriyle ve çok çalışmayla geliyordu...Fakat, çok çalışma ve alın teri ancak “içinizde bir ilham varsa, dünyayı değiştirmek bir farklılık yaratma arzusuyla yanıyorsanız” bir şey ifade ediyordu...Kuru kuruya çok çalışmanın başarı getirdiği söylenemezdi...***Bu gerçeği, o olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra SHOW Haber’i bırkmamdan bir yıl kadar önce fark ettim...Sıradan gibi görünen bir olay, “benim içimdeki bütün ilhamı aldı götürdü...”Önceleri ne olduğunu pek anlayamadım...Yaptığım programlara, mucizeler yarattığım söylenen televizyonculuğa karşı yavaş yavaş yabancılaşmaya başladım...Dünyaları devirecek mucizeleri gerçekleştireceğine inandığım “ilham”ım gitmişti...Hayat aynen devam ediyordu...Fakat o içsel dürtümden eser yoktu...***Yaklaşık on koskoca yıl böyle devam etti...Birbuçuk yıl kadar önce, spiritüel çalışmalar yaptığım bir dostum bana bir soru yöneltti:- “Hayatında her şeyin istediğin gibi olduğunu varsayarsan, nasıl bir yaşam hayal edersin?..” dedi...Sorusuna cevap vermek için önce bir iki hamle yaptım...Nafile...Doğru düzgün anlatabileceğim hiçbir hayal gelmiyordu gözlerimin önüne...Sadece “düzgün ve keyifli bir hayat” gibi sıradan sözlerden ibaret kaldı hayal gücüm...O an, hayatıma yön veren bütün değerli ilhamları kaybetmiş olduğumu anladım...Bu soru bana on yıl önce sorulsaydı sabahlara kadar konuşabileceğimi hatırladım...Oysa o anda on dakika kadar bile konuşacak hayal gücüm ve zenginliğim kalmamıştı...***Kısa bir süre sonra, bir akşam deniz kenarında kıpır kıpır dalgaların kıyısında, inanılmaz bir başağırısıyla mücadele ederken, ruhumun derinliklerinden, kalbimin içinden fışkırmaya başladı, yıllar önce kaybettiğim o ilham...Vücudumun bütün hücreleri ve organları yeniden kıpırdamaya ve hareketlenmeye başlamıştı sanki...Migren ağrısını andıran o korkunç baş ağrısı, iki dakika içinde kaybolup gitmişti...Nefesim açılmış, içim içime sığmaz olmuştu...***Birbuçuk yıldır yeniden doğduğumu hissettiğim bir hayat yaşıyorum...Bütün hayatımı ve hücrelerimi yenileyen ilham yeniden geldi...Eskiden olduğu gibi, hiçbir gücün yapmakta olduğum işleri ve hayatımın amacını engelleyemeyeceğine inanıyorum yeniden...Hiç durmaksızın ve hiç kimselere görünmeksizin çalışıyor, üretiyor, hayatı kendim ve yanımdakiler için inşa etmeye çalışıyorum...Thomas Edison’un dediği gibi yüzde 99’luk bir çalışma söz konusu...Fakat başarıyı getiren o yüzde 99’luk o çalışma oranı değil...Yüzde 99’a yol açan “ilham...”Thomas Edison kusuruma bakmasın...Robin Sharma haklı, Edison haksız bu konuda...İçinizde hayatınıza anlam veren, yaşam amacınızı keşfetmenizi sağlayan o ilhamı hissetmeden, bir mucize gerçekleştirmeniz mümkün değil...“İlham“ınızı keşfedin...Yaşam mucizeniz arkasından gelecektir...

Devamını Oku