Yaşamın insana verdiği en acı tecrübelerden biri, bir kadının bir erkeğin, suçsuz, günahsız yere kitlesel bir lince kurban edilmesidir...
Önce savunmasız ve korunaksız bırakılır o insan...
Ona karşı haset besleyecek bütün insanlar harekete geçirilir...
Linç ne kadar anonim olursa, katiller o kadar kaybolacaktır...
Fitne karıştırmak en büyük silahtır...
Söylemediklerini söylemiş göstermek...
Yaptıkların hakkında bilinçli olarak farklı algılamalar yaratarak o insanı linç edecek sırtlanların önüne bilinçli olarak atarlar...
Dünyanın en önemli sinema klasiklerinden olan “Zorba” filminde bir “genç bir kadının taşlanması ve bıçaklanması” öyküsü vardır...
Köyün genç ve güzel dul kadını İrene Papas, Girit köyünün bütün erkeklerinin arzuladığı bir kadındır...
Tüm erkekler onunla sevişmek, ona sahip olmak isterler...
Kahvede toplanan erkeklerin derdi İrene Papas’ı geceleri evinin önünde izleyip, herhangi birisinin eve girip girmediğini kontrol etmek, olanak bulurlarsa onunla birlikte olmak için fırsat kollamaktır...
Genç ve güzel kadın köyün hiçbir erkeğine pas vermez...
Köyün kodamanlarından birinin saf oğlu da İrene Papas’ın canlandırdığı dul kadına aşıktır...
Aslında köyün kodamanlarından olan babası da o kadını arzulamaktadır...
Dul kadına uzak duran tek kişi Zorba’nın İngiltere’den gelen patronu yakışıklı Basil’dir...
Fakat kadın onu beğenir, ona ilgi duyduğunu gösterir...
Mutluluk arayışında olup Girit’e babasından kalan bir miras için gelen Basil de bir süre sonra genç kadına ilgi duyar, ancak harekete geçmek için uzun zaman bocalar, bir girişimde bulunmaz...
Nihayet aylar geçtikten sonra bir gece birlikte olurlar...
Genç dul kadının evini izleyen ve herbiri içten içe kadını arzulayan köyün gençleri, Basil’in eve girdiğini görünce, durumu köyün kodamanının saf oğluna yetiştirirler...
Onunla beraber olmayı reddeden kadının, eve “yakışıklı İngiliz’i aldığını” fitnelerler...
Bunalıma giren genç, sabaha karşı denize giderek kendisini dalgalara atar ve intihar eder...
Sabah, gencin cansız vücudunu denizden çıkartırlar...
Köyün kodamanı baba, arzuladığı kadına sahip olamamanın verdiği haset, saf oğlunu ‘kadın uğruna’ kaybetmenin yarattığı öfkeyle, köyün meydanında kadını “şeytan ve lanetli” diyerek linç ettirmeye karar verir...
Köyün gençleri vurucu güç olacaktır bu linçte...
Kadın tam kilisede Pazar Ayini’ne girerken, kapıyı tutarlar kadını dışarda bırakırlar...
Etrafını sararlar...
Tam linç edecekken Zorba yetişir...
Kadının yanında durur...
Köylüler; Zorba kadının yanında durunca ürkerler ve geri çekilirler...
Genç kadın tam kurtuldum derken, Zorba’nın arkasından yürümeye başladığında köyün gençleri gelip kadını bıçaklar ve öldürürler...
Zorba müdahale edemez...
Genç dul kadın aylarca kimselerle beraber olmadan, yalnız yaşamanın ve sonunda köyün kodamanlarının ve çetelerinin yatağına değil, gönlünün çektiğinin kollarına gittiği için, kendisi arzulayan köyün bütün erkekleri tarafından acımasızca linç edilerek katledilir...
Genç kadının aylar süren yalnızlığının sevgi arayışına fitne sokulmuş, saf bir genç intihara sürüklenmiş ve sahip olunamayan genç ve güzel kadın kilisenin önünde, köyün meydanında ortaklaşa bir cinayetle öldürülmüştür...
Zorba filminin gerçek olaylardan esinlenip esinlenmediği edebiyat çevrelerinde çok tartışılmıştır...
Romanın yazarı Nikos Kazancakis 1957 yılındaki bir söyleşisinde “olayların gerçek olduğunu” ima eder ve “Zorba’nın hayatını çok etkilediğini” söyler...
Bir insanın fitneyle, iftirayla, yalnız ve savunmasız bırakılarak kitlesel bir lince tabi tutanlar, o yıllardan bugünlere, Girit’ten İstanbul’a hep aramızda yaşarlar...
Kurnazdırlar...
Suçlu ve sorumlu hiçbir zaman onlar gözükmezler...
Maşa kullanırlar...
Suçu anonimleştirirler...
En gaddar olan katiller, en zalim olan suçlular onlardırlar...
Dünya klasiği haline gelen Alexis Zorba’nın kurtaramadığı genç güzel kadından, Şişli Halaskargazi Caddesi’nde linç edilen Hrant Dink’in hikayesine geleceğim...
Hrant’ın suçluları aranıyor ya...
Önce nasıl linç edildiğinin çok çarpıcı bir bölümünü aktaracağım, kendi ağzından...
HRANT’IN KENDİ AĞZINDAN LİNÇ EDİLMESİNİN ÖYKÜSÜ...
Alper Görmüş’ün yeni çıkan “Hayat Bilgisi” kitabında, Hrant Dink’in kendi ağzından nasıl linç edildiğini anlattığı bir bölüm var...
İnsanın tüylerini diken diken eden, Hrant‘ın ağzından aktarılan bir öykü bu...
50 yıl önce Girit’te, 50 yıl sonra İstanbul Şişli Halaskargazi’de işlenen “kitlesel linçler“den birini şöyle anlatıyor Alper (Görmüş)...
“Hrant Dink’i en son, mecazı hakikat sanıp, ya da belki daha doğrusu hakikat sayıp, onu ‘Türklüğe hakaret’ten mahkum eden mahkemenin kararını Yargıtay’ın da onaylamasından hemen sonra gördüm...
Onunla bir söyleşi yapmak üzere Agos gazetesine gitmiştim...
Söyleşi boyunca bütün enerjisini, kendisini Türklüğe hakaret etmesinin neden imkansız olduğunu anlatmak için kullandı...”
“Son yazısı ‘Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği’nin ana teması da buydu...
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı...
Gayrı bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım...
Hakim ‘Türk Milleti’ adına karar vermişti ve benim ‘Türklüğü aşağıladığımı’ hukuken tescillemişti...
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi...
‘Alper kardeşim, ben seni nasıl aşağılayabilirim...
Bu nasıl bir şey... Beni nasıl bir şeyin ortasında bıraktılar’ diye isyan ediyordu...”
“Devlet makinesi tarafından bu kadar bariz bir haksızlığa ve insafsızlığa uğramış bir insan, insan kardeşleri tarafından anlaşılmak ister...
Hem de sadece gözlerinden anlaşılmak ister...
Böyle anlarda dert anlatmaya çalışmak bir zuldür...
Fakat o durmaksızın Türk kardeşlerini aşağılamasının neden mümkün olmadığını anlatıyor, anlatıyordu...
O söyleşiyi hiç unutamıyorum...
Ben ki ‘anlatmadan anlatılmaya aşık’ bir insandım...
Bu zulme şahit olurken küçüldükçe küçüldüğümü hatırlıyorum...”
Yazının en vurucu tarafını en sonuna saklıyor Alper...
“Söyleşi sırasında iki defa teybi durdurmak zorunda kaldım...
‘Alper kardeşim ben seni nasıl aşağılayabilirim...’ diye başlayan o kısacık cümleyi bitirebilmek için, iki kez mola aldı...
İki molada da sulanan gözlerini sildi...”
Sonra...
“Ben seni nasıl aşağılayibilirim kardeşim” diye ağlayan adamı, vurdular ve öldürdüler...
Bu bir bireysel cinayet değil, kitlesel ve örgütlü bir linçti aslında...
Nikos Kazancakis’in “Zorba”sının köyünde gerçekleşen öyküye ne kadar da çok benziyordu...
İşlenmiş büyük günahların mağdurlarından, dünyaya ışık saçan klasikler ve kahramanlar çıkıyor sanıyorum...
GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ
KENDİNE EGEMEN OLMA, YAŞAM USTALIĞININ DNA’SIDIR...
“İçimizde aramaya başlayana kadar, neyi bilmediğimizi bilmeyiz...
Farkındalığımız arttıkça gözlerinizin önüne serilen her şey sizi harika bir yere götürür...
İster kariyeriniz, ister ilişkileriniz, isterse de mali durumunuz, dış dünyanızı gerçekten geliştirmek istiyorsanız, öncelikle iç dünyanızı iyileştirmelisiniz...
Bunu yapmanın en iyi yolu kişinin kendini sürekli geliştirmesinden geçer...
Kendine egemen olma, yaşam ustalığının DNA’sıdır... Büyüklük içsel bir oyundur...
Robin Sharma...”
KAZANCAKİS’İN NOBEL ÖDÜLÜ!..
Geçen gün Nikos Kazancakis’in dünya çapında klasik olan romanı Zorba’yı yazarken filmin üç Oscar’ının yanı sıra Kazancakis‘in Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığını söylemiştim...
Dikkatli okuyucularım “Kazancakis Nobel’i aldı mı ki?..” diye sordular...
1946 yılında Yunan Yazarlar Topluluğu, Nobel Edebiyat Ödülü için Kazancakis’i kurula önerdiler...
1957 yılında Nobel Ödülü’nü bir oy farkla Albert Camus’ya kaptırdı Kazancakis... Camus ödülü alırken bir konuşma yaptı...
Konuşmasında, “Nikos Kazancakis bu ödülü benden yüzlerce kez daha fazla hak ediyor...” dedi...
Ödülü resmen almadı Kazancakis...
Camus’nün sözleri ödül olarak kaldı kendisinde...
GAMZE’Yİ YAŞATIN!..
Dün gece yazılar bittikten sonra, gördüğüm o maili...
Ölümle pençeleşen Gamze‘nin yaşamda kalmak, oğluna annelik yapabilmek için verdiği inanmılmaz savaşı...
Gazetedeki bir sonraki yazım Salı gününe...
İki gün geçerse “vakit geçer panzehir olamayız” dedim, gecenin bir saatinde yazı işlerindeki arkadaşlardan Gamze için bir yer açmalarını istedim...
Gamze, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne ilik kanseri tedavisi görecek yeniden...
A grubu pozitif kana ve ilik nakline ihtiyacı var.
İletişim için aylinatasagun@gmail.com ’dan ulaşabiliyorsunuz...
Özellikle İzmir’deki okurların konuya yürekten el uzatacağını umuyorlar...
Anjelika Akbar’ın paylaştığı bir Rus atasözünü veriyor kampanyaya katılan Hürriyet İnternet...
“Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır...
Bir insan başka bir insanın acısını duyabiliyorsa insandır...”
Haydi güzel insanlar, haydi!

