Paul Auster’ın kendiyle ilgili sözleri...

Haberin Devamı


Türkiye’de birtakım gazeteciler içeri alındığında “bana mısın” bile demez, yabancı basın ya da diplomatlar...

Fakat o birtakım gazeteciler değil de “bazı” gazeteciler içeri alındığında sesler yükselir, basın özgürlüğü nidaları atılır, basın özgürlüğü ciddi biçimde sorgulanır...

Tayyip Erdoğan, dünya basını ve entelijansyası üzerinde, güçlü bir etkisi olan devletleri ve lobileri anlatırken bu konuları gündeme getirdi...

Bu arada “Gazeteciler Türkiye’de özgür değil” diyerek Türkiye’ye gelmekten vazgeçen Paul Auster’a sert eleştirilerde bulundu...

Paul Auster Musevi kökeni dolayısıyla İsrail’den etkileniyor mu etkileniyorsa ne kadar etkileniyor bilmiyorum, fakat gazeteci Yasemin Çongar’ın Brooklyn’deki evinde karısıyla birlikte Auster‘la yaptığı röprotajdan bir alıntıyı bu bağlamda vermeyi uygun buluyorum...

Türkiye kamuoyunu bu kadar konuşulan Paul Auster’ı kendi ağzından bir parça size sunabilmek amacıyla...

Röportaj Yasemin Çongar’ın röportajı, bir süre önce yapılmış belli ki...

***


İşte Çongar‘ın Paul Auster’la röportajından birkaç cümle...

Çongar: “Dünyanın her yerinde, hâlâ siyasi ve tarihi hesaplaşmaları roman aracılığıyla yapmaya yeltenen yazarlar var...

Woody Allen bana, ‘Asla siyasi film yapmam. Çünkü kullanım süresi hemen dolar. Ben, kalıcı duyguların filmini yapıyorum’ demişti...

Siyasi romana bakışınız ne?..”

Paul Auster: Sinagoga, kiliseye, camiye gitmeyen bazılarımız kendisine demokrasiyi din olarak seçti...

Benim dinim de demokrasidir...

Demokratlar, bireyin değerini ve ona saygıyı içselleştirirler...

Demokratlık, yasalar karşısında eşitliğe inanmaktır; herkesin ayrı bir ruhu, ayrı bir iç dünyası olduğuna inanmak, herkesin hayatının değerli olduğunu bilmektir...

Roman da o noktada başlar...

Roman, özü gereği demokratiktir; merkezinde bireyin özgürlüğü vardır...

Romanın bir biçim olarak gelişmesi, demokrasinin yaygınlaşmasına paraleldir...

Bu bakımdan her roman biraz siyasidir...

Ama onun ötesinde, Woody Allen çok haklı. İdeolojilerin, siyasi tavırların emrindeki yazar, romanın hayatını, iç demokrasisini de bitirir...

Yaşamaz; popüler olur, konuşulur ve unutulur... Gençken bu konuda büyük kararsızlık yaşadım... Siyasetle iç içeydim; Vietnam Savaşı’na karşı hareketin parçasıydım, ama yazar olmak istiyordum...

Her ikisini birden yapmanın modelini aradım...

Marksist model, sosyalist gerçekçilik çok kötü bir seçenekti; romanı öldürüyordu... Gerçeküstücülerin denediği, avant-garde yaklaşıma ise saygı duydum, ama başarısız oldular...

Üçüncü model, siyaseti roman üzerinden yapmamaktı; sonunda onu seçtim...

Yine de romanlarımda siyasi referansları hep korudum...

***


Çongar: Yakın arkadaşınız Orhan Pamuk’la ilgili düşünceleriniz?..

Paul Auster: Orhan Pamuk’a yapılanı anlamak mümkün değil...

Demokrasilerin özelliği, açıklanan görüş beğenilmese de, hatta düpedüz yanlış olsa da, o görüşe saygı göstermektir...

Orhan Pamuk gibi bir yazarı ifadesi nedeniyle hedef tahtası yapabilen insanlar, şu soruyu sordurtuyor: ‘Türkiye bir demokrasi değil mi?’

***


Bugün Türkiye’ye gelip gelmemesini tartıştığımız Musevi kökenli dünyaca ünlü yazarın koordinatları böyle...

Tayyip Erdoğan’ın dünya entelijansyasının yönlendirilmesi konusundaki düşüncelerini çok önemli bulmakla birlikte, Paul Auster gibi yazarlara karşı daha farklı bir yaklaşımı ve üslubu benimsemesi gerektiğine inanıyorum...

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ

“EDİSON’UN İLHAM ÖNGÖRÜSÜ DOĞRU DEĞİL...”


“Ünlü mucit Thomas Edison’un şu sözü çok iyi bilinir:

‘Dehanın yüzde 1’i ilham, yüzde 99’u alın teridir...’

Çok çalışmanın yaşamda başarı ve doyuma ulaşmak için temel oluşturduğuna inanmakla beraber, dünyada bir değişiklik yaratma isteğine duyulan bağlılık ve derin bir ilhamla dolu olma duygusunun daha önemli nitelikler olduğunu düşünüyorum...

Robin Sharma...”

***


TRT’de Ateş Hattı programını yaptığım günlerdi...

Televizyon programcılığımın ilk yıllarındaydım...

Günün hemen her saniyesinde televizyon için bir farklılık, bir yaratıcılık düşünürdüm...

Bir gün Ankara’da ekip arkadaşlarımla TRT’de saatlerce çalıştıktan sonra, eğlenmek için Hilton ve Sheraton otellerinin karşısında canlı müzik yapan bir restoran-bara gitmiştik...

Masaya geçip oturduk...

Ankaralı müzisyenler müthiş müzik yapıyorlardı...

Herkes havasını bulmuştu...

Kafasını dağıtmaya ve eğlenmeye çalışıyordu...

***


Bir süre sonra garsonu çağırdım...

- “Bana A-4 büyüklüğünde kağıt ve kalem verebilir misiniz?..” dedim...

Garson arkadaş kağıt, kalemi getirdikten sonra, elimdeki kalemle, kağıda bir şeyler çiziktirmeye başladım...

Yakında oturan program müdürlerinden ikisi merakla bana bakmaya başladılar...

Popüler müzikler çalıyor, herkes masalarda içki içiyor keyfince eğleniyor, bir kısım müşteri masaların yanıbaşında ve pisti andıran dar alanda dans ediyor, ben de kağıt kalem elimde bir şeyler çiziktiriyordum...

Dayanamayıp sordular:

- “Ne yapıyorsunuz ne yazıyorsunuz Reha Bey?..”

- “Programın siyasi öykülerine, uygun düşecek klipler hazırlamak için şarkıları dinliyorum... Hangi şarkının sözleri hangi öyküye gider, onları yazıyorum...” dedim...

***


1993 yılıydı...

O günlerde televizyon programlarında konuya ve öyküye uygun müzikler eşliğinde klipler yayınlamak diye bir şey kimsenin aklına gelmemişti...

Benim ise ruhumun fırtınaları, o günlerde Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz arasındaki müthiş siyasi rekabeti müziğin anlatım tarzını da kullanarak yayınlamak istiyordu...

Örneğin Demirel’le Ecevit arasında siyasi mücadeleyi “Devlerin Aşkı Büyük Olur” parçasıyla anlatmayı yeğlemiştim...

O günlerde televizyon yayıncılığında, programların içine “parçalardan oluşan küçük klipler” koyma geleneğini benimsetmeye başlamıştım...

Televizyon programlarını yaparken gece gündüz, içimdeki ilham hiç bitmezdi...

Her dakika, her saniye her olaydan, bir şeyler çıkartırdım...

Programı daha güzel yapacak ilham, nereye gitsem beni yanında taşırdı...

***


O yıllarda çok çalışır, Edison’un dediği gibi, ‘başarının yüzde 99 alın teriyle geldiğine’ inanırdım...

Edison haklıydı...

Başarı ve deha ilhamdan çok alın teriyle ve çok çalışmayla geliyordu...

Fakat, çok çalışma ve alın teri ancak “içinizde bir ilham varsa, dünyayı değiştirmek bir farklılık yaratma arzusuyla yanıyorsanız” bir şey ifade ediyordu...

Kuru kuruya çok çalışmanın başarı getirdiği söylenemezdi...

***


Bu gerçeği, o olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra SHOW Haber’i bırkmamdan bir yıl kadar önce fark ettim...

Sıradan gibi görünen bir olay, “benim içimdeki bütün ilhamı aldı götürdü...”

Önceleri ne olduğunu pek anlayamadım...

Yaptığım programlara, mucizeler yarattığım söylenen televizyonculuğa karşı yavaş yavaş yabancılaşmaya başladım...

Dünyaları devirecek mucizeleri gerçekleştireceğine inandığım “ilham”ım gitmişti...

Hayat aynen devam ediyordu...

Fakat o içsel dürtümden eser yoktu...

***


Yaklaşık on koskoca yıl böyle devam etti...

Birbuçuk yıl kadar önce, spiritüel çalışmalar yaptığım bir dostum bana bir soru yöneltti:

- “Hayatında her şeyin istediğin gibi olduğunu varsayarsan, nasıl bir yaşam hayal edersin?..” dedi...

Sorusuna cevap vermek için önce bir iki hamle yaptım...

Nafile...

Doğru düzgün anlatabileceğim hiçbir hayal gelmiyordu gözlerimin önüne...

Sadece “düzgün ve keyifli bir hayat” gibi sıradan sözlerden ibaret kaldı hayal gücüm...

O an, hayatıma yön veren bütün değerli ilhamları kaybetmiş olduğumu anladım...

Bu soru bana on yıl önce sorulsaydı sabahlara kadar konuşabileceğimi hatırladım...

Oysa o anda on dakika kadar bile konuşacak hayal gücüm ve zenginliğim kalmamıştı...

***


Kısa bir süre sonra, bir akşam deniz kenarında kıpır kıpır dalgaların kıyısında, inanılmaz bir başağırısıyla mücadele ederken, ruhumun derinliklerinden, kalbimin içinden fışkırmaya başladı, yıllar önce kaybettiğim o ilham...

Vücudumun bütün hücreleri ve organları yeniden kıpırdamaya ve hareketlenmeye başlamıştı sanki...

Migren ağrısını andıran o korkunç baş ağrısı, iki dakika içinde kaybolup gitmişti...

Nefesim açılmış, içim içime sığmaz olmuştu...

***


Birbuçuk yıldır yeniden doğduğumu hissettiğim bir hayat yaşıyorum...

Bütün hayatımı ve hücrelerimi yenileyen ilham yeniden geldi...

Eskiden olduğu gibi, hiçbir gücün yapmakta olduğum işleri ve hayatımın amacını engelleyemeyeceğine inanıyorum yeniden...

Hiç durmaksızın ve hiç kimselere görünmeksizin çalışıyor, üretiyor, hayatı kendim ve yanımdakiler için inşa etmeye çalışıyorum...

Thomas Edison’un dediği gibi yüzde 99’luk bir çalışma söz konusu...

Fakat başarıyı getiren o yüzde 99’luk o çalışma oranı değil...

Yüzde 99’a yol açan “ilham...”

Thomas Edison kusuruma bakmasın...

Robin Sharma haklı, Edison haksız bu konuda...

İçinizde hayatınıza anlam veren, yaşam amacınızı keşfetmenizi sağlayan o ilhamı hissetmeden, bir mucize gerçekleştirmeniz mümkün değil...

“İlham“ınızı keşfedin...

Yaşam mucizeniz arkasından gelecektir...

DİĞER YENİ YAZILAR