Fenerbahçe olayı, şike ve Aziz Yıldırım...

Haberin Devamı


Hayatı esen rüzgarlardan, sempati ve antipati duygularından uzakta, inandığınız ilkelerle yürütmeye kalkarsanız, “haksızlıklarla ve katliamlarla dolu” bu kalleş coğrafyada nispi bir iç huzuruyla yaşarsınız...

Fenerbahçe yöneticilerinin on beş maçta şike yaptığı iddiaları, telefon tapeleri, bagajda bulunan paraları ortaya döküldüğünde, bunları ortaya çıkartan polisi, iddianameyi hazırlayan savcıyı, emniyette yapılan çalışmayı, hep ciddiye aldım, hiç küçümsemedim...

“İddialar ciddi, iddialar soruşturulmalı... Ancak yangının üzerine körükle gidilmemeli” dedim...

İddia adı üstünde iddiaydı...

İddiadan hüküm kesmek, iddianın tabiatını aykırıydı...

Bu iddianın bir de savunması vardı...

İddia, iddiadan ibaret kalmayacak, savunma iddiayı dengeleyecekti...

***


Onun için Beyaz TV’ye telefonla bağlandığım bir programda, çok arzu etmelerine, kanaatimi iki kelimeyle de olsa söylemem için baskı altına almalarına rağmen, “Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının suçsuz olduklarının ortaya çıkmasını umuyorum” dedim...

Stüdyoda gürültüler çıktı; gürültüler arasında telefonu kapattım...

Yakından tanıdığım bir meslektaşım “Reha Muhtar eyyam yapıyor” dedi...

Oysa eyyam yapmıyordum...

Esen ve estirilen rüzgarlara karşı “hukuku, iddiayı, savunmayı ve insanı müdafaa ediyordum...”

Kanaatim elbette vardı...

Ancak kanaatimi uluorta televizyonlarda söylemek, kanaatimden hükümler yaratmak hataydı...

İçerde kendilerini savunamadan bekleyenlere, savunmayı henüz dinlemeyen savcıya, daha duruşması başlamamış mahkemeye ve onca uğraştan çıkan polise, “erken öten horoz misali kanaatlerimle, kamuoyunda hüküm yaratıp haksızlık edemezdim...”

***


Bugün Aziz Yıldırım ve arkadaşları savunma yapıyorlar...

Şimdi onlar konuşmaktalar...

O gün iddianame hakkında “kanaat” belirtmeyerek eyyam yaptığımı söyleyenler, günlerdir yapılan savunmalar hakkında da hiçbir kanaat belirtmediğimin farkında değiller...

Oysa o günlerde, “Yıldırım hakkındaki linç kampanyasına katılmayan” benim gibi birisi için, Aziz Yıldırım’ın esip gürlediği bu günlerde, onun savunmasından pasajlar aktarmak, ondan yana esen rüzgarlarla yelkenleri doldurmak, hatta onu geçtik, Beşiktaş’ta serbest kalan yöneticilerin özgürlüklerini meze yapıp, şikeye karşı özgürlük rüzgarıyla yelken şişirmek, çok kolay bugün...

***


Fakat ne Fenerbahçe ne Beşiktaş için bunu yapmayacağım...

Kanaat belirtip televizyonlarda hükümler sıralayıp, bu kez de savcıları ve polisi hiçe saymayacağım...

Sakin, vakur, objektif ve adil kalıp tarafları dinleyeceğim...

İddianın “cadı avına” dönüşmesini, savunmanın ise bedel ödetme anlamına gelmesini engellemeye uğraşacağım...

İnsan onurunun tutuklular, savcı, polis için aynı “onur” olduğunu unutturmayacağım...

Bunun adı eyyam değil...

Bunun adı hukuk ve insanlık...

“Kitlesel linç”in sıradan bir kavgaya, “recm”in heyecanlı bir vakaya, “katlin” ortalama bir infaza, “manevi işkence ve tecrit”in ise sıradan bir travmaya dönüştüğü toplumlarda, hukuk ve insanlığa ‘korkaklık’ adı verilir...

Abdi İpekçi ve Hrant Dink “güvercin tipi ürkek ve korkaklar!” grubundaydılar...

Onun için gittiler bu dünyadan vakitleri gelmeden...

Kitleler kendilerinden ayrı düşen ‘korkaklığın’ gerçekte ne büyük bir cesaret gerektirdiği bilmezler...

Rüzgarla estirilen cesaretin ise “aslında ne büyük bir korkaklık olduğunun” bilmedikleri gibi...

Haklıların haksız, haksızların haklı sayıldığı toprakların adıdır bu coğrafya...

*****


DOĞAN YURDAKUL’UN ÖZGÜRLÜĞÜ...

Karısı ölmüştü... Kendisi cezaevindeydi... Karısının cenazesine katılmasına izin verildi...

Cezaevindeki koğuşundan kalktı, Ankara’ya gitti, cenaze törenine katıldı...

Akşam karısının ölümüyle tenhalaşan evde yalnız başına kaldı...

Uzun zamandır tutuklu olduğu için, evden uzak kalmıştı...

Şimdi o tek gecesini evde geçirecekti ama bu sefer de karısı yoktu, ölüp gitmişti...

Sabah evden ayrılacaktı, yeniden cezaevine dönecekti...

Ne kadar süreyle olduğu meçhul bir zaman dilimini geçirmek için yeniden cezaevine girecekti...

O gece karısını sonsuzluğa uğurladıktan ve tek başına evine döndükten sonra acaba ne hissetmişti bilmiyorum...

***


Fakat benim içimden bir şeyler koptu...

Yazdım...

Ama yazarken korktum...

Okumasından korktum...

Okurken fenalaşmasından;

Onu, ona anlatmaktan korktum...

Bir dram ancak bu derece yalnız, bu kadar ürkütücü, hayatı bu kadar sorgulayıcı olabilirdi...

Avukatı aramıştı...

Yazı için bir bukle teşekkür iletmek için...

Teşekküre gerek olmadığını söylemiştim...

Onunla konuşmaya gücümün yetmeyeceğini düşünerek...

İyi dilekler sunup telefonu kapatmıştım...

***


Kimsenin tutuklanmasını arzu etmemiştim...

Ne ki onun tutuklanmasına gönlüm bir başka isyan etmişti...

Konuşmuşluğum var mıydı pek hatırlamıyorum...

Uzaktan tanırdım...

Fakat bazen uzak tanıdığınız insanı aslında çok yakından tanırsınız ya...

Doğan Yurdakul da öyle bir şeydi...

Dün sağlık nedenleriyle tahliye olduğunu telefonuma gelen SMS’de gördüm...

İçim bir anda rahatladı...

Yüreğimdeki bloklar ortadan kalktı...

Gönlüm geçici bir huzura erdi...

Dışarda bir süre hastalıkla boğuşmak zorunda olsa da...

Özgür olacaktı...

Esasen gerçek özgürlüğün insanın içinde olduğuna inananlardandı...

Yine de dışarda olmak, bu yaşında bu hastalıklarla boğuşurken, karısını yeni kaybetmiş Doğan Yurdakul’a bir nebze ferahlık sağlayabilirdi...

Şimdi evine gitmiş midir kim bilir?..

Tenha evinde yalnız bir dünyada ne düşünüyordur kim bilir?..

Eski bir sosyalisttir ve eski topraktır, teşekkür edecek bir şey görmeyecektir bilirim...

Ben “insanlık adına tahliyesine karar verenlere teşekkür ederim...”

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...

GÜNDE KAÇ KERE GÜLÜYORSUNUZ?..


“Bir araştırmaya göre dört yaşındaki sıradan bir çocuk günde 300 kere gülerken, sıradan bir yetişkin günde 15 kere gülmektedir...

Tüm zorluklarımız stres ve günümüzü dolduran eylemlerimiz bize gülmeyi unutturdu...

Gün içinde gülmenin ruh halimizi düzelttiği, yaratıcılığımızı artırdığı ve bize enerji verdiği gerçektir...

Komedyen Steve Martin yaratıcılığını ortaya çıkarmak ve güne normalin üzerinde iyi başlamak için her sabah ayna karşısında beş dakika güldüğünü söylüyor...

Robin Sharma...”

***


Çocuklarla aramda zaman zaman ortaya iletişimsizliğin “gam” ve “gamsızlıktan” kaynaklandığını Sharma’nın bu metnini okuduktan sonra fark ettim...

Onlar gülüyorlar, çünkü hayatta bir “gam”ları yok...

Doğal olan onlar...

Yaratıcı olan, hayata taze bakan, neşeli olan, keyifli olan...

Ben keyifliysem, onlarla aynı enerji düzleminde buluşabiliyorum...

Benim keyfimin kaçık olduğu anlarda, onlarla iletişimimiz kopuyor...

Onlar keyif ve yaratacılık arzuluyorlar...

***


Bence bu ülkenin sorunlarını çözmeye soyunanlar önce kendi kendilerine şu soruları sormalılar;

Ülkenin insanlarına ve hayata ne ölçüde mutluluk ve keyif katabiliyorum?..

Söylediğim şeyler, insanların yaşamlarına hangi noktalarda mutluluk veriyor?..

Nerelerde neşeli ve keyifli bir hayat projesi sunabiliyorum?..

Onların yaratcılıklarını tetikliyebiliyor muyum?..

Yeni dünyalar yaratmalarına ve sonsuzlukları fethetme arzularına hitap edebiliyor muyum?..

Hiç düşündünüz mü?..

Muassır medeniyetler düzeyindeki, Avrupa Birliği ülkelerinde gün Türkiye’deki gibi mi başlıyor ve devam ediyor acaba?..

Her gün hangi “telefon konuşması tape”siyle uyanacaklarını mı merak ediyorlar o ülkelerin insanları?..

Kim tutuklanacak, hangi davadan ne karar çıkacak, hangi cezaevinin önünde ne gösteri yapılacak diye mi güne başlıyorlar acaba onlar da?..

Öyle mi yaşıyor insanlar Belçika’da, Yunanistan’da, İtalya’da?..

Biz öyle yaşıyoruz ne yazık ki...

Elinizden geliyorsa çocuklarınıza özenin siz en iyisi...

Onlar gibi yaşamaya gayret edin...

Kendinizi ve onları ancak öyle mutlu edebilirsiniz...

DİĞER YENİ YAZILAR