Tarihi kategorize ettiğim günler çok gerilerde kaldı...Bir zamanlar ne güzeldi bütün bir döneme “faşist diktatörlük” adını takmak...İçindeki herkesi faşist, mağdur olan herkesi demokrat ilan etmek...En sevdiğim, en demokrat, en tonton bulduğum liderlerden birisiydi Turgut Özal...O bile, Ecevit’ler, Demirel’ler, Erbakan’lar karşısında siyaset yapamasın yasaklı kalsınlar diye portakal rengi tişört giymiş üzerindeki “no no no” yazısıyla meydan meydan dolaşmıştı...Sevimli olmasına sevimliydi...Ancak o haliyle demokrat ve sivil bir politikacıdan çok bir diktatör gibiydi...***Dün 12 Eylül darbesi nedeniyle Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın Nisan başında yargılanmasının başlanacağı açıklandı...Müebbetle yargılanacaklar...Evinden bir tanıdık kanalıyla aldığım bilgiler, 94 yaşındaki Kenan Evren’in iki büklüm halde olduğunu söylüyor...Sanırım Pervin Hanım diye bir yardımcısı varmış yanında...Herşeyine o bakıyormuş...O da sadece o yanında istiyor onun yardımıyla işlerini görebiliyormuş...12 Eylül’ün yargılanacak olması Kenan Evren’e çok koymuş...Anayasa’yı ve kendi Devlet Başkanlığını yüzde 92 oy oranıyla onaylayan referandumu düşünüyormuş...“Nasıl oldu da yüzde 92’den bu hale geldik?..” diye...***O Anayasa referandumu gününü çok iyi hatırlıyorum...Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda genç bir muhabirdim...Kenan Evren’in “vatan haini” diye ima ettiği yüzde 8’lik o minik azınlığın kendi içinde yarı kahraman bir üyesi gibi hissediyordum kendimi...30 yıl geçmiş üzerinden galiba hayır’lar “mavi” renkli oy pusulalarıydı...Zarfın içinde “mavi olduğu görünsün, atan attığına atacağına bin pişman olsun” diyorlardı...En azından öyle bir tevatür vardı...“Evet”ler “beyaz” oy pusulasıydı galiba...Kim bilir belki böylece “kimin ne attığını sandık başında saptayacaklardı...”Bunların konuşulduğunu hatırlıyorum...***O renkli pusulayı saklayarak atmıştım oy pusulasını zarfın içine, kapattıktan sonra da anlaşılıyor mu diye zarfı çevirip bakmıştım...Hızlı hızlı sandığa gidip içine atıvermiştim... İçimden sandıktaki zarfların biran önce birbirine karışmasını dileyerek...Korkmuş muydum?..Korkmamak mümkün müydü ki?..Aslında şimdi düşünüyorum da 12 Eylül’ün olduğu saatlerde, ne yalan söyleyeyim “içimde bir ferahlama” duymuştum...Onbeş yaşımdan beri beş yıldır ölümle burun buruna yaşıyordum o günlerde...Sabah 6 sularında Ankara’nın ana caddesi Atatürk Bulvarı’ndan tanklar arasında tek başına yürüye yürüye ajansa giderken, “asker geldi artık ölmeyiz” diyordum...İnsan öyle bir şey...Canını kurtarınca rahatlıyor önce...***12 Eylül öncesi olaylarının ne kadarını “Evren ve arkadaşları” taammüden planladılar bilmiyorum...O ölümlerde onların sorumluluğu ne kadar ondan da tam emin değilim...1 Mayıs 77, Kahramanmaraş 78’de, Çorum olaylarında, hep gizli bir elin olduğunu gördüm yaşadım...Taksim Intercontinental’in tepesinden makineliler kalabalığı tararken, olayın bir sağ sol olayının ötesinde olduğu belliydi...Fakat bütün o silahlı öldürme olaylarından sadece darbeciler mi sorumlu, bugün bile bu sorunun cevabını tam bilemiyorum...Hala o cinnetin aramızda dolaşan sivil sorumluları, sıradan katil müsebbibleri de varmış gibi geliyor bana...Öyle hissediyorum...Neyse...***12 Eylül sabahı “onların kurtardığını hissettiğim o ‘can borcu’ bana hala darbe günlerinde geçirdiğim onca tedirgin aylara karşın, darbecilere vururken beni biraz düşündürtür, elim çok gitmez... Eleştirirken hakkın geçmesinden ‘ah almaktan’ korkarım...O ah almaktan korkmak, ‘bir can verme duygusunun yarattığı acının’ şafak vakti ferahlamasındandır’...Tahsin Şahinkaya’nın yıllar sonra beni işimden etmesini bile, televizyondan attırmasını bile bana tevekkülle karşılatan o “gerçek mi sanal mı olduğunu bilmediğim can diyetidir...”***O yıllardadır F-16 savaş uçaklarının alımında 2 milyar dolarlık rüşvet haberiyle ilgili bir Amerikalı’nın sözlerini yayımlamam ve Hava Kuvvetleri’nin başındaki Tahsin Şahinkaya’nın ayağa kalkması... O günlerdedir Kenan Evren’in Adapazarı’nda halka hitaben “12 Eylül’e çamur atmak isteyenler var... Boğulacaklar o çamurda” dediği tarihi konuşma...O aylardadır tedirgin tedirgin ne olacağımı beklediğim saatler günler...Sonra bir gün aynı haberi ilk özel televizyon maceram esnasında Star’da yapmaya kalkmam ve “görünmeyen bir elin beni apar topar beni Star televizyonundan uzaklaştırması...”Bizzat Tahsin Şahinkaya’nın ya da onun yakınındakilerin eliydi muhtemelen o gizli ve derin el...Şimdi Tahsin Şahinkaya 12 Eylül’ün Kenan Evren’den de önce, 1 numaralı sanığı pozisyonunda... Nedense onun Kenan Evren’den daha sorumlu bir sanık olması beni bir nebze rahatlatıyor...Onca lafına karşın o can borcunun geçmiş diyetinden olsa gerek, Kenan Evren’i, o kadar sert mahkum edemiyorum kalbimde...***Öğrendim ki ailesi silahlarını evden toplattırmış...Ne olur ne olmaz “Canına kıyar” diye...Evren’in kaldığı evde silahlarının hiçbiri kalmamış, hepsi çocuklarının evine götürülmüş...Aklı tamamen yerinde, vücudu iyice yaşlanmış, iki büklüm haldeymiş...Durup durup “yüzde 92 evet oyu nasıl olup da bugün sesini çıkartamaz oldu” diyormuş...Hayatın ne garip bir ironisi bu...O günlerde “vatan haini kapsama alanına zaman zaman girip çıkan” yüzde 8’lik azınlık aidiyetinden bir genç gazeteci, bugün onu da anlayarak yazmaya çalışıyor darbe günlerini...Bir zamanlar meydanlarda “vatan hainliği yapanlar” içinde sıraladığı, sonra işinden olan o genç gazeteciye nasipmiş bugünleri de yazmak...Dün akşam En Son Haber sitesinde 12 Eylül günlerinde kanser olup, yurt dışına tedavi için çıkış izni verilmeyen ünlü sanatçı Ruhi Su’nun ölüm haberini okuyordum...Cenazesinde inanılmaz bir kalabalık toplanmıştı da 12 Eylül’cüler toplanan kalabalığı da gözaltına almışlardı...160’tan fazla kişi içeri alınıp 15 gün içerde tutulmuştu...Ruhi Su’dan bir “Aldırma Gönül’ü” dinlemeye başladım dün gece...Sonra Drama Köprüsü’nü koydum onun görüntüsünden ve sesinden...Gözlerimden bir damlacık yaşın akıverdiğini hissettim...Ruhi Su ve o günlerde mağdur edilmiş yüzbinler için... 12 Eylül günlerini yazmaya devam edeceğim...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜYAŞAMIŞ OLDUĞUM HAYAT NEYİ TEMSİL EDECEK?..“Her birimizin sadece ebeveyn değil, aynı zamanda insan olarak da kendimize şu soruyu sormamız gerekir:“Öldükten sonra yaşamış olduğum hayat neyi temsil edecek?..Öldüğümüzde bıraktığımız ayak izlerini ve gelecek nesillerin bunları nasıl tanıyacağını düşünmemiz gerekir...Hepimiz Mahatma Gandhi veya Rahibe Terresa olmak zorunda değiliz...Bunlar o insanlar için çizilmiş haritalar ve onlar bu şekilde yaşamayı seçtiler...”Bütün ihtiyacımız olan, kendimizi aşmamıza olanak sağlayacak bir yolda yürümemizdir...Robin Sharma”Sharma’nın sözleri bunlar...Bir vurgu yapayım sizin için...“Öldükten sonra yaşamış olduğum hayat neyi temsil edecek?..”Başkasını yargılamak için değil, kendiniz için bu soruyu cevaplandırmaya çalışın...Aniden çok şeyi farketmeye başlayacaksınız...Gerçek cevaplara yönelebilirseniz mucizevi bir etki bırakacak bu soru üzerinizde...
Hrant’ın öldürüldüğü gün Nişantaşı’nda bir kafede oturuyordum...Oturduğum yerde bir süre öylesine kalakaldığımı hatırlıyorum...Ne düşüneceğimi ne söyleyeceğimi bilemedim...Düşündükçe “delirecekmişim gibi” geliyordu...Hrant’ı yakından tanımazdım...Yakın bir arkadaşlığın, sıcak bir samimiyetin tezahüründen çok, olayın Türkiye açısından taşıdığı korkunç boyutlara bakmaktaydım...Ermeni azınlığın fikir önderlerinden birisi İstanbul’un ortasında güpegündüz öldürülmüştü...***Dünyanın nasıl ayağa kalkacağı gözümün önüne geldikçe içime afakanlar basıyordu...Türkiye, “Ermeni Soykırımı” yoktur diye elaleme meram anlatmaya çalışırken, “2000’li yıllarda İstanbul’un göbeğinde Ermeni azınlığın fikri liderlerinden birinin suikast sonucu öldürülmesini” nasıl izah edecekti acaba?..Avrupa ayağa kalkmayacak mıydı?..Dünyadaki Ermeni diasporası “Biz dememiş miydik Türkler böyledir işte” diye tamtam çalmayacak mıydı?..“Bunlar 2000’lerde fikirlerine tahammül edemedikleri bir Ermeni vatandaşı bile öldürüyorlar... Sonra da kalkmış 1915’te jenosid olmadı diyorlar kim inanır bunlara?..” demeyecekler miydi?..Bu işi yapanlar bir insanı katletmekten de öte, nasıl bu kadar büyük bir ihanetin içinde olabilirler diye düşünüyordum...Cevabını bir türlü veremediğim bir soruydu bu...***Dün mahkeme bittiğinde gördüm ki “Suç; örgütlü bir suç değilmiş... Aklına esen bir gencin, düşmanlıkla bezenmiş bir iklimin yarattığı zeminde giriştiği bireysel bir terör cinayetiymiş!, Hrant Dink suikasti!..”Türkiye’yi baştan aşağı karıştıracak, bütün taşları altüst edecek, dünyada korkunç bir infiale yol açıp, bizi yalnızlaştıracak, her şeyi kökünden değiştirecek eylem bir gencin kafasından çıkan bireysel bir terör cinayetiymiş!..Hayat bana yavaş yavaş hiçbir şeyin bireysel bir eylem olmadığını göstermeye başladı...Eskiden bu derece komplo teorilerine inanmazdım...Hayatı yudum yudum yaşadıkça, büyük olaylar arasında akla hayale gelmeyecek bağlantıları gördükçe, artık görünen aktörlerden çıkıp görünmeyen aktörlere yöneliyorum...***Önümüzdeki günlerde daha neler çıkacak neler?..Hayat bana yaşadığımız şeyleri yaşamamızın nedeninin; bilmediğimiz ve görmediğimiz şeyleri bize göstermek ve öğretmek olduğunu çoktan farkettirdi...“Bu da nereden çıktı” dediğiniz her şeyi yaşamanızın mutlaka “hayırlı” bir nedeni var...Elbette mahkemenin kararıdır saygı duyulmalıdır...Fakat nedense benim kalbim ve bütün hücrelerim Hrant’ın iki gencin bireysel düşmanlığının çok ötesinde derin nedenlerle öldürüldüğünü söylüyor... Böylesine dünya çapında bir cinayet, Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı “Tek başıma vurdum... Arkamda kimse yoktu...” demesine benziyor... Mahkemenin kararı hukuki...Hayat ise hukukun çok ötesinde “derin” anlamlar taşıyor...O derinliklerin dehlizinde sörf yapmaktayım şimdi...*****KÜÇÜK KIZIN YILBAŞI HEDİYESİ...Maddi durumu iyi olmayan bir ailenin tek çocuğu olan küçük kız yılbaşına birkaç gün kala, babasının kendisine defterlerini kaplamak için aldığı defter kabı ile boş bir kutuyu kaplıyordu...Akşam işten eve dönen ve merhaba demek için kızının odasına giren baba kızının defter kabı ile kutuyu kaplamaya çalıştığını görünce çok sinirlendi...“Kızım sen ne yapıyorsun, defter kabını neden ziyan ediyorsun” diye çıkıştı...Küçük kız çocuğu masum bir bakışla babasına bakarak “hediye paketi hazırlıyorum babacığım” dedi...Baba yine sert bir ifade ile maddi durumlarının iyi olmadığını ve bir gün eğer defter kabına ihtiyacı olursa tekrar satın almayacağını söyleyerek odadan çıktı...Yılbaşı gecesi gelmişti...Baba ve anne odada otururken küçük kız günler önce defter kabı ile hazırladığı hediye paketini getirip babasına uzattı “babacığım bu senin için” dedi...Baba biraz şaşkın ve daha önce kızına kızmış olmanın mahcubiyeti ile kutuyu aldı ve özenle açtı...Bir de ne görsün; hediye paketinin içindeki kutu boştu...Bu defa biraz daha öfkelendi ve kızına bağırarak “eğer ki birisine hediye veriyorsan kutu boş olmamalı” dedi...Küçük kız hıçkırıklarla ağlamaya başladı ve “ama babacığım o kutu boş değil, ben içini öpücüklerle doldurdum senin için” dedi...“Orada benim yüzlerce öpücüğüm var...”***Baba kutuyu aldı ve bir kenara koydu...Aradan birkaç gün geçti ve küçük kız okuldan dönerken kendisine çarpan araba ile hayata veda etti...Baba yıllarca her acısında, her kızını özlediğinde, hayatla her mücadele edemediği anda küçük kızının kendisine verdiği, içi öpücüklerle dolu kutuya sarıldı, o kutu ile hayata sarılmaya çalıştı...”***Tahmin ettiğiniz gibi öyküyü Burçin Alpacar gönderdi...Şöyle diyor öykünün sonunda:“Hayat bize hep verir...İhtiyacımız olan ve hayat yolunu yürümemizi kolaylaştıracak hediyeleri hep koşulsuzca verir...Hayat bu hediyeleri bize sevdiklerimiz, yakınlarımız aracılığı ile verir...Bu hediye bazen eşimizin dudağından dökülen bir sevgi sözcüğü, bazen çocuğumuzun dudağındaki bir tebessüm, bazen sırtımızı sıvazlayan annemizin eli, bazen bize şirkette çay sunan servis personeli, bazen bize başarıyı tatmamız için en zorlu işleri sunan patronumuz, bazen bir arkadaşımızın gönlünden kopup gelen sözüdür...Bizler hissetmediğimiz ve nereye koyacağımızı bilemediğimiz bu sevgiye kendi ruhumuzun o kadar uzağından bakarız ki, verilen sevgi “bize boş bir kutu” gibi gelir...Başımız her sıkıştığında canımız yandığında, ilk sarıldığımız aslında o boş kutudur...Hep “kaybedince anlar”ız ruhumuzu besleyen o sevginin değerini ve gücünü...”*****BAŞARI PEŞİNDE KOŞMAK YERİNE...Doyuma ulaşmış bir yaşam için en büyük derslerden biri, başarı peşinde koşarak geçirilmiş bir yaşamdan, hayatın anlamını bulmaya adanmış bir yaşama geçiş yapmaktır...Bir anlam yaratmanın en iyi yolu, kendinize şu soruyu sormaktır:“Nasıl hizmet edebilirim?..”Bütün büyük liderler, düşünürler, yardımseverler başkaları için yaşamak adına bencil yaşamlarını terketmiş ve bu yolla aradıkları tüm mutluluk, bolluk ve tatmine ulaşmışlardır...Sevincin kaynağı (vermek) hizmet etmektir... Robin Sharma
Herkes hayatını değiştirmek ister...Mutluluktan daha fazla nasiplenmek, mutsuzluklardan mümkün olduğunca kaçınmak ister...“Mutlu olacağım” demekle mutlu olunmaz...Mutluluğu yakalamak, huzuru ve dinginliği sağlamak, daha “iyi” bir insan olma yolunda hayatı değiştirmek ve ruhunuzla bütünleşecek “bilgeliği” sağlayabilmek ancak “içinizde uzun bir yolculuğa çıkmanızla” mümkün olur...Yaşamın tüm bilgeleri, tarihe ve insanlığa adlarını altın harflerle kazıyan bütün “gerçek gurular” yaşamın bu şifrelerini bilinçli veya bilinçsiz çözmüş kişilerdir... ***Hepimiz çok stresli ve kendi kendini yok eden bir hayatın sahibiyken, geçirdiği bir kalp krizi sonucu, çok başarılı gözüktüğü avukatlığı bir kenara bırakarak, kendi hayatını bulmaya ve anlamlandırmaya çalışan ve uzun bir iç yolculuk sonucu muhteşem bir “yaşam gurusu” olarak hayata dönüş yapan Ferrarisini Satan Bilge Robin Sharma gibi olmayı arzularız...Oysa Robin Sharma gibi bir dönüşüme uğramak, öncelikle sahip olduğumuz yaşam felsefesini değiştirmekle başlar...Çünkü mutsuz olduğumuz şeyler aynı zamanda bizi mutlu yapan şeylerdir...Mutsuzluğu istemiyorsak, bize çarpık mutluluklar sağlayan şeylerden de uzaklaşmamız gerekir...Mutluluk ve mutsuzluk aynı duygunun iki farklı yüzüdür...Böyle olduğu için, “mutluluk arzularıyla başlayan değişim çabaları” bir süre sonra başarısızlığa uğrar...Çoğu insan, mutsuzluğu değiştirmek için, ona neden olan “çarpık mutluluklardan” vazgeçmek istemez...Bugünden başlayarak, mutluluk arayışlarınız ile kişisel gelişim ve dönüşüm için size her gün “Ferrarisini Satan Bilge Robin Sharma”dan gününüzü aydınlatacak ve size rehber olacak sözler aktaracağım...***İlk gün için size uzunca bir paragraf seçtim...Çok önemli bir pasaj bu... Değişim felsefenizin temel ilkesini çerçeveleyecek...***“Büyüdüğüm yıllarda, babamın benimle paylaştığı, Sanskritçe’den çevrilmiş şu dizeleri asla unutmam:‘Evlat, doğduğunda sen ağlarken herkes gülümsüyordu... Öyle bir hayat sür ki öldüğünde herkes ağlarken, senin yüzünde bir gülümseme olsun...’Hayatın anlamını unuttuğumuz bir çağda yaşıyoruz...Ay’a birisini kolayca gönderebiliyoruz, ama sokağın karşısında oturan komşumuzla tanışmak konusunda sıkıntı yaşıyoruz...Sürekli iletişim halinde olabileceğimiz bir teknolojiye sahibiz...Fakat yine de pekçok açıdan insanlık tarihinin en az iletişim kurulan dönemindeyiz...Her zamankinden daha fazla şey biliyoruz... Yine de gerçekten iyi bir insan olmanın ne demek olduğuna dair bildiklerimiz çok az...”***‘Evlat, doğduğunda sen ağlarken herkes gülümsüyordu... Öyle bir hayat sür ki, öldüğünde herkes ağlarken senin yüzünde bir gülümseme olsun...’Bu sözü gün içinde birkaç kere aklınıza getirip üzerinde kendi kendinize biraz düşünün...İyi yolculuklar...*****YILIN İLK KARI...Hani bütün yıl görmezsiniz de, için için özlersiniz...Önce bir yerlerde sulu septek atıştırır...Kar dersiniz tam da diyemezsiniz, yağmur olur, su olur, yok olur...Sonra bir yerlerde kar; kar gibi gelir...Yavaş yavaş başlar, gittikçe hızını artırır...Lapa lapa olur, arabalar beyazlanır, sokaklar caddeler kar beyazı olur...Onu ilk defa farkedecek çocuklarınıza gösterirsiniz, “Bak kar yağıyor yavrum” diye hafiften öğreterek...Beyaza bakarlar hayret dolu ifadelerle...Beyaza baktığınız gün gelir aklınıza, hayatınızda ilk defa...Lapa lapa yağan kara bakarlar...O geçmiş hayranlık gelir gözünüzün önüne, hayatınızda ilk defa bakakaldığınız...***Dün lapa lapa kar yağdı İstanbul’a...Dışarlarda bir yerde, bir bahçe sobasının yanında oturuyordum kar serpiştirmeye başladığında...Lapa lapa yağmaya karar verince eve gittim...Çocuklar karı seyrediyordu...Çocukları seyrettim çocuklar karı seyrederken...Yazı yazmaya başladım kar lapa lapa yağarken...***Mina’ya Mektuplar kitabını yazarken, ancak ortada daha henüz Mina yokken şöyle yazmışım kar yağarken evde mahsur kalmayı:“Aşıksan, sevgilinle beraber olmanın planını zaten yapmışsındır...Mırıl mırıl, öpüşe sevişe sevgiliyi yudumlayacaksındır...Aşkı tadacaksındır...Orgazmı yaşayacaksındır...Sevişip acıktığında, dünyanın en lezzetli yemeğini yiyeceksindir...Sevgiliyle beraber pişirip, beraber yediğin, beraberlikten sonraki yemek, sana filmlerdeki aşık çiftleri hatırlatacaktır...Onlara benzemenin keyfini yaşatacaktır...Özendiğinin gerçekliği seni mutlu edecektir...Hayatının kahramanı olmak keyif verecektir...Her halükarda kadınsan seviştiğin erkeğin gömleğini giyeceksindir...Üstündeki o gömlek, beraberliğin, yakınlığın, biraz önce onu içine almış olmanın verdiği bütünlüğün sembolüdür...***Erkeksen, sevgilinin giydiği o gömlekte sen de erkekliğini bulacaksındır...Sevdiğin kadının gömleğini giymesindeki incelik erkekliğini okşayacaktır...Gücüne güç katacaktır...Ruhunu huzura erdirecektir...Sevilmenin hazzında, beğenilmenin gururunda erkekliğin güçlenecektir...Bareberce hazırlanan bir yemek, yenilecek bir omlet aşkınızı unutulmaz kılacaktır...”***Böyle yazmışım Mina ve Poyraz yokken Mina’ya Mektuplar kitabında...Omletler ve yanında içilecek birer bardak kırmızı şaraplardan çok uzaklardaki bir yaşamın kıyısından çocukları seyrettim dün, onlar karı seyrederken...Beyaz’a baktığım gün geldi gözümün önüne, hayatımda ilk defa...Sonra beyaz karıştı, omlete sarısına düştü bir an... Sıcak bir odada genç bir kadın erkek gömleği giyiyordu...Sonra genç kadın ve gömlek uzaklaştı yok oldu gitti gözlerimin önünden...Minicik çocuklar beliriverdi aniden...Dışarıdaki beyazı seyrediyorlardı...Kar lapa lapa yağmaya devam ediyordu...*****DEMOKRASİ, TÜRBANIN HAKKI OLAN ÖZGÜRLÜKLERİN, ATATÜRKÇÜLERE DE GÖSTERİLMESİDİR...Demokrasi türbanlı kız öğrencilerin üniversite kapılarından geri çevrilmemesi demek...Eğitimlerini kıyafetleriyle ilgili bir sorun olmadan özgürce yapabilmeleri demek...Demokrasi türbanı, türbanlıyı, insanları giyimi, kuşamı, inançları, dili dini, ırkıyla ötekileştirmemek demek...Herkesin hayat hakkını küçümsemeden, tölerans gösteriyor gibi tepeden bakmalara kulak asmadan, hakkıyla, samimiyetle ve inançla savunabilmek demek...Demokrasi, 19 Mayıs törenlerinde gönüllü gençlerin, önderleri Atatürk’ün kendileri için uygun gördüğü kıyafetler ve yaşam tarzıyla kendi bayramlarını kutlayabilmeleri demek aynı zamanda...Türbana özgürlükleri, Kürtçeye yasakları kaldırabildiğimiz ölçüde, Atatürkçü gençliğin Atatürkçü olma özgürlüğüne sahip çıkmazsak, demokrasiyi topallaştırırız...***İkinci Savaş günleri, dünyadaki konjonktür ve Türkiye’ye etkileri, bir ulus ve bağımsız bir cumhuriyet yaratma özlemiyle birleştiğinde, “tek tip bir insan modeli”ne fazlaca abanmış olabilir...Bu abanma bugünün sınırsız özgürlükler çağında, anlamsız gelebilir...Atatürkçü olmanın tek tip insan modeli için geçerli tek kıstas olduğu günleri eleştirmek haklı görülebilir...Bunun çağımız demokrasisine uygun düşmediği haklı olarak elbette seslendirilebilir...Fakat Atatürkçü gençlere, Atatürkçü olma hakkını vermezseniz, onun bayramını onun istediği gibi kutlamalarına “Nazi dönemi kutlamaları” derseniz, Atatürkçü olma özgürlüğünü de ortadan kaldırırsınız...Demokrasi Atatürkçü olma özgürlüğünü ortadan kaldırmak değildir...Türbanı kakdırmak ya da Kürtçeye yasak koymak anlamına gelmediği gibi...Hiç kimsenin özgürlüğüne dokunmadan yaşayabilmek...Bir ağaç gibi tek ve hür...Ve bir orman gibi kardeşçesine...Muhtemel ve mümkündür...
Şans melekleri deplasmanda olduğu gibi İnönü’de de Beşiktaş’ın yanındaydı“Bu skora kimse aldanmasın. İlk devredeki maçta 1-0 geriden gelip2-1 kazanan Kara Kartal, dün de şans yardımıyla galibiyete uzandı.”- Beşiktaş özellikle ilk yarı birçok gol pozisyonunu cömertçe harcadı. Kartal santrforsuz oynadı görüşünüzde hâlâ ısrarcı mısınız?BEŞİKTAŞ açıkları olmadı mı oynayamıyor görüşünde ısrar ediyorum. Dün akşam maçın ilk dakikalarında Necip, Hakan’a pres yapmasa, topu çalmasa, kendi yarattığı pozisyonda soldan topu kesip Almeida’nın istediği pozisyonu yaratmasa ve golü bulamasa, Beşiktaş yine rahat olmayacaktı. Maçın daha ilk dakikalarında öne geçmenin avantajıyla arka arkaya pozisyonlar buldu Beşiktaş. Bu normal. İnönü’de maça 1-0 önde başlıyorsanız bu kadar gol pozisyonu bulabilirsiniz.ANCAK dün Beşiktaş’ın 3 puanı ballı bir 3 puandır. Beşiktaş her an gol yiyebilir, maç berabere bitebilirdi. O kadar ki 3. golden önce Bursa’nın Ozan İpek’le kaçırdığı pozisyon bütün Bursa’ya ‘ah vah’ dedirtti. Kara Kartal’da aksayan yerler var. Bir kere Rüştü’ye bir psikolog motivatör şart. Çok iyi bir kaleci, çok tecrübeli bir kaleci ancak özgüven eksikliği var. Dünkü maçta 3 pozisyonda topa çıkıp çıkmamakta kararsız kaldı.DİKKAT edin hemen her maçta 1-2 kurtarış yapıp özgüveni yerine gelene kadar bu hataları yapıyor. İyi bir top kurtardıktan ya da golü yedikten sonra kendine geliyor. Rüştü’yü maç öncesi birisi mutlaka psikolojik olarak hazırlamalı. Fernandes’in fizik gücü son maçlarda düştü. Böyle olunca Fernandes esas görevini bırakıp rakip ceza alanında top kovalıyor. Ya da dün yaptığı gibi pres karşısında bunalıp hata yapıyor. Dün o hatası Bursa’nın golüne neden oldu. Carlos Carvalhal’in oyuna müdahaleleri yerinde miydi?SIVOK da yok, Beşiktaş az kaldı golü yiyecek derken Necip’in sakatlığında Sidnei takviyesi daha erken yapılmalı, savunmanın göbeği Toraman, Egemen, Sidnei 3’lüsüyle takviye edilmeliydi. Bu değişiklikler geç yapıldı. Allah’tan ki Bursa bu değişiklikler yapılmadan önce ayağına gelen iki fırsatı kaçırdı ve Beşiktaş 3 puanı dün İnönü’de kaptı gitti. Bursa’daki maçta da 1-0 mağlubiyetten 2-1 galibiyete geçen Beşiktaş, çok şanslı bir 3 puan elde etmişti. Dünkü 3-1’lik skora kimse aldanmasın. Dünkü maçta da şans melekleri Beşiktaş’tan yanaydı. Sonuçta bu sezon 3’ü Bursa’da, 3’ü İstanbul’da 6 puanın 4’ünü Beşiktaş şansıyla aldı.Sivok’un yokluğu hissedildi mi?TORAMAN dün Sivok kadar hatta savunma anlamında Sivok’tan bile daha iyiydi. Ancak sağ bek olarak Ekrem çok iyi değildi. Kademe hatası yaptı. Esas Beşiktaş’ın ileri üçlüsü pres yapmadığından, Fernandes de fizik olarak düşünce takım iyice geriye yaslandı. Dün gece şu gerçek bir kez daha anlaşıldı ki, 60’tan sonra yorulan rakip takımlara karşı Mustafa Pektemek bir ilaçtır. İlk 11’de çıktığında her zaman çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak rakip takımın yorulduğu, savunmanın konsantrasyonunu kaybettiği, rakip orta sahanın oyundan düştüğü dakikalarda giren Pektemek topu rakip sahada tutuyor, fizik gücüyle iyi mücadele ediyor ve çoğu zaman da golü buluyor. Mustafa Pektemek bu haliyle F.Bahçe’de Semih’in Semih olduğu yılları andırıyor. Pektemek dün maça daha erken girmeliydi. Almeida’nın oyundan düştüğü çok belliydi.
Kimsenin ne yapacağını bilmediği, herkesin topu bir başkasının üzerine attığı, sonuçları çok tehlikeli olacak bir tartışma yaşanıyor Türkiye’de...Konu Fenerbahçe’yle ilgili Federasyon’un alacağı küme düşme veya puan silme konusudur...Şike suçu bir defaya mahsus kaldırılsın diyorlar...Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım Metris’ten Federasyon toplantısına açıklama gönderiyor...-”Maddeyi bizim için değiştiriyor görünmeyin... Değiştirmeyin... Düşürün Fenerbahçe’yi!..”Kimseye yaranamayan Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınlar istifayı düşündüğünü söylüyor...Süper lig kulüpleri birkaç parçaya bölünüyor...Galatasaray, Trabzon “bir kereye mahsus olarak şike suçunun affedilmesine kesin karşı çıkıyor...”Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’yi düşmekten kurtarıp, kendisinin hapiste kalacağı bir süreci kabul etmeyeceğini ima edercesine “O maddeyi Fenerbahçe için değiştirmeyin... Düşürün Fenerbahçe’yi görelim” demeye getiriyor...***Federasyon Başkanı bu şartlar altında görevi bırakacağını söylüyor etrafındakilere...İkna etmeye ve görevde tutmaya çalışıyor onu, futbolu yönetenler...Oysa Fenerbahçe ve diğer kulüplerin küme düşmesi meselesi, oraya buraya zeytin dalı uzatılarak, orta yol bulmak için mekik diplomasisi yaparak, küme düşme cezasını kaldırarak ya da bir defaya mahsus işletmeyerek, çözülebilecek bir konu değil...Hukuk, delinerek, ortayol bulunarak, ya da formül bulunarak yürütülecek bir alan değil...***Turgut Özal 15 yıl önce “Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz” demişti...Bu laf Özal’ın üzerine yapışıp kalmıştı...Halen Türkiye’de, bir hukuksuzluk olduğunda milat olarak Turgut Özal’ın o sözü gösterilir:“Özal demişti ki” denir; “Anayasanın bir defa delinmesiyle bir şey olmaz... Başbakanının bu sözü söylediği ülkenin durumunu varın siz tahmin edin!..”12 Eylül darbesinin en koyu olduğu dönemde, Evren’in tek bir sözünün kanun yerine geçtiği günlerde, Ankaragücü takımı ikinci ligde oynarken Türkiye Kupası’nı kazanmıştı...Kenan Evren, o günlerde başkentin Süper Lig’de hiç temsilcisi olmadığından hareketle, Ankaragücü’nü süper lige çıkartmak istemişti...-”Ankara, başkent olmasına rağmen Süper Lig’de hiçbir takımla temsil edilemiyor... Çok talihsiz bir durum... Ankaragücü bu yıl Türkiye Kupası’nı kazandı... Bu yıl için Türkiye Kupası’nı kazanma başarısı gösteren Ankaragücü’nü süper lige alalım...“ demişti...O günlerde sözü kanun yerine geçen Devlet Başkanı’na, çatlak da olsa tek tük ses karşı çıkmış, yıllar sonra Evren’in bu keyfi kararı alabildiğince eleştirilmişti...Bu olaylardan çıkan sonuç şudur:“Bir defaya mahsus olarak alınan kararlar, hukuk devletlerinin teamüllerine, müktesebatlarına, hukuk normlarına, hukuk etiklerine uygun düşmez...”“Bir defaya mahsus şikeyi affettik” gibi kararlar ilerde bu kararı alanların başına çok işler açarlar...Eleştirilerden ve ilerde sorulacak hesaplardan kimse kurtulamaz...Onun için bu yol sağlam bir yol değildir...***Gelelim izlenmesi muhtemel ikinci yola...Fenerbahçe, Türkiye ligleri kurulduğundan beri, süper ligde futbol oynayan, tam 17 kez şampiyonlukla kucaklaşan bir takım...Türkiye liglerini sürükleyen, domine eden kulüplerin en başında geliyor Fenerbahçe...“Şike, teşvik, şikeye ya da teşvike teşebbüs” hangi suçtan olursa olsun, Fenerbahçe’yi küme düşürecek bir mahkumiyet kararı, ancak adli yargının kararı sonucunda oluşabilir...Bir başka deyişle mahkeme kararı “Fenerbahçeli yöneticilerin şike, teşvik veya teşebbüs suçunu işlediklerine kesin olarak hükmetmeden”, kanaat sonucu oluşan idari bir kararla Fenerbahçe küme düşürülemez!..Nedeni gayet açıktır...“Fenerbahçe gibi Türk futbolunu domine eden bir takımın küme düşmesi için alacağınız karar, Fenerbahçe ve Türkiye ligleri için bir daha telafisi mümkün olmayacak zararlara neden olacaktır...Bu kararın alınması ancak nihai mahkeme kararının tesciliyle mümkün olmalıdır...Bazı kararlar, taşıdıkları ağırlık, yaratacakları sonuçlar, etkileyecekleri alanlar ve verecekleri zararlar itibariyle, “telafisiz kararlardır...”Ancak mahkemece karar kesinleştikten sonra alınıp uygulanabilirler...***Mahkeme kararı kesinleşmeden, federasyonun alabileceği bir karar değildir Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi kararı...Bu karara zemin olacak hüküm ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız mahkemelerinin vereceği nihai hükümden sonra olabilir, ya da o hükümlere göre olamaz...Federasyon açıklamasını bu yönde yapmalıdır...Mahkemeler birkaç yıl sürecekmiş...Sürebilir...O süre boyunca Fenerbahçe süper ligde mücadelesine devam etmelidir...Üç yıl sonra mahkeme karar verdiğinde Fenerbahçe’yle ilgili alınacak karar gündeme gelir...***Hukuk bir kereye mahsus eşitsizlikler yaratmaz...Hukuk telafisi sonradan mümkün olmayacak ve ağır hasar verecek kararlar veremez...Kimse düşünüyor mu Fenerbahçeli yöneticiler iddia edilen suçlardan beraat ederlerse ne olacak?..Fenerbahçe küme düştüğüyle mi kalacak?..Bu zararın tazminini kim karşılayacak?..Sonuçları ne olursa olsun mahkeme beklenmelidir...Yargının nihai kararı Fenerbahçe kararında yol gösterici olmalıdır...Kimse bu vebalin altında kalmamalıdır!..*****ÖZAL’IN SON KONUŞMASI...Mart 1993’te ölümünden bir ay önce yaptığı konuşmayı izliyorum KanalTürk televizyonunda... İlk kez yayınlanıyor bu konuşma...Çok şişmanlamış bir görüntüsü var Özal’ın...Bir ay sonra kalp krizinden vefat edecek...-”Artık türbanlı gençlerin üniversitelere girip girmemesini konuşmamalıyız... Bu meseleyi bir inat meselesi haline getirmemeliyiz... Başı açık, başı örtülü herkes birbirini anlayışla karşılayacak, karşılamalı...” diyor...***-”Çocukken okul kitaplarını okurken, Kızıl Sultan diye adlandırılan 2. Abdülhamit’i okuyordum... Dedem o günleri yaşamış... ‘Size bu okutulan doğru değil... Ben o günleri yaşadım...’ demişti... Dedemi kaale almadım o günlerde... Çok sonraları yabancı kaynaklardan öğrendim, 2. Abdühlamit döneminde 1909’a kadar hemen hiç toprak kaybedilmediğini... İttihat Terraki’nin gelmesiyle 10 yıl içinde kaybediliyordu onca toprak... Tarih bize başka türlü okutulmuştu... Tarih nasıl olup da başka türlü yazılmış başka türlü anlatılmıştı bize?..”Turgut Özal “Yepyeni bir nesil geliyor... Birbirimizi daha çok anlayacağız... Daha çok yakınlaşacağız... Daha fazla farklılaşmayacağız...” dediği o son konuşmasını 1993’ün 17 Mart’ında yapıyor...***Neredeyse 18 yıl önce...O konuşmanın üzerinden bir 28 Şubat geçti...O konuşmanın üzerinden dokuz yıldır süren Balyoz’lar Ergenekon’lar ve bitmek bilmeyen siyasi hesaplaşmalar sürüp gidiyor...Turgut Özal’a çok şey söylendi Türkiye’de...Bir lideri lider yapan, bir siyasetçiyi devlet adamı, bir yazarı ölümsüz, bir sanatçıyı klasik yapan zamana karşı dayanıklılığıdır...Turgut Özal 18 yıl önceden gördükleriyle, bugün gözümde çok daha fazla büyüyor...Sanki onu bu kadar erken kaybetmeseydik, böylesine büyük hesaplaşmaları yaşamazdık gibi geliyor...Yazık oldu anlayamadılar onu...Çok erken kaybetti Türkiye vizyonu bu derece güçlü bir liderini...*****BENİM 19 MAYIS’IM...Okuldayken ben de dahil birçoğumuz gerçekten de katılmadı 19 Mayıs gösterileri için seçilen ekiplere...Her sınıftan iki ya da üç öğrenci seçiyorlardı... Birkaç hafta hazırlık çalışması oluyordu 19 Mayıs törenine katılacak gençlerin...Doğrusu benimkiler de dahil birçok veli “Çocuklar o soğukta atletle Ankara soğuğunda saatlerce dışarda kaldıklarında üşütür hasta olurlar...” demişlerdi...Zaten gönüllüydü 19 Mayıs törenlerine katılmak...Katılmak istemeyen katılmıyordu...Statta yapılacak gösteriler, “gönüllü ve seçilen öğrencilerin” katılımıyla olacaktı...***Gönüllü bir katılım gerektiren 19 Mayıs’a “Öğrenciler üşüyorlardı” gerekçesi göstermek doğru değil...Esas neden bu değil...Çünkü zaten zorunlu değil o gösterilere katılmak...19 Mayıs’ı bitirmek, gözden düşürmek mi onu da pek sanmıyorum...Lise çağındaki genç kızların sprotif kıyafetlerle, bacakları ve vücutları açıktaki görüntüleri, “muhafazakar dünyaları rahatsız ediyor...”Meselenin özü buradadır...Rahatsız ettiği için bu törenlere başka bir formül aranıyor...Rahatsız etmesine ses çıkarmam...Edebilir demokrasidir...Fakat gönüllü katılımın esas olduğu 19 Mayıs törenini bazılarını rahatsız ettiği için kaldırmak, bana demokratik gelmez...Benim aktif olarak sadece bir kez katıldığım, çoğunda seyirci olarak anılarıma kazıdığım 19 Mayıs’ımı niye elimden alıyorsunuz ki?..
12 Eylül darbesinin olduğu günlerde, genç bir gazeteciydim...Milliyet’in Ankara bürosuna, yurdun dört bir tarafından istihbarat gelirdi:- “Falanca fişmekanda Atatürk büstünün açılması törenini onurlandırmanızı rica ederiz...” türü abuk sabuk davetiyelerdi bunlar...Heykeltıraşlar Atatürk heykeli yaparlar, ressamlar Atatürk üstüne çalışırlardı...Yer gök Atatürk olmuştu...Herkes Atatürk isminden rant sağlamanın peşine düşmüştü...Devir Atatürk’ten rant sağlama devriydi...Ucuz ticari uyanıklıktan, bu işin kasaba kurnazı tadındaki erbabından, devre mülk satar gibi, devre yönelik sanat eseri satışından, fena halde gerilir, davetiyelerin hepsini çöpe atardım...***Bugünlerde bir Osmanlı dirilişi, deyim yerindeyse rönesansı yaşanıyor her bir tarafta...Çok geçmedi, bekliyordum, nihayet ticari meyvesini verdi...“Fetih 1453 sinemalarda... 15 milyon dolar bütçeli muhteşem film... İnanılmaz sahneler... Falan filan...”Fragmanı izlenme rekorları kırıyor medya haberleri, haberler...Günlerdir izlenme rekorları kırdığı söylenen fragmana bir türlü merakım uyanıp da göz atma fırsatım olmuyor bu nasıl rekorsa...O derece “ne alaka” durumlardayım meseleye yani...***Dün bir de fragmanı seyrettim ve gördüm ki Sultan Mehmet’e atfen muhteşem bir replik fragmanın finalini süslüyor...Tok bir sesle Sultan Mehmet konuşuyor:- “Ben başka sultanlara benzemem... Ben Sultan Mehmet Han’ım... Ya ben İstanbul’u alacağım... Ya da İstanbul beni...”Hamletvari bir tirad. “Breh breh breh, vay anasına sayın seyirciler” türünden bir gizem duygusuyla soslanarak, Sultan Mehmet’in ağzından izleyicinin kafasına nakşediliyor....İstanbul’un fethi nihayet filmleştiriliyor böylece...Hayır, karşı değilim İstanbul’un fethinin filmleştirilmesine de, fakat Faruk Aksoy kardeşime birkaç şey sorayım izniyle;Arkadaş şimdi mi aklına geldi senin İstanbul’un fethini çekmek?..İstanbul’un fethi dediğin şey, dün olmadı, 1453 yılından vakidir...Tamı tamına 559 yıl olmuş Sultan Mehmet ve Osmanlı, İstanbul’u fethedeli...Bugünlerde acayip moda diye mi Osmanlı; fırsattan istifade bir fetih filmiyle ceplere yönelik bir operasyondasın sen de?..Bu halinle 12 Eylül günlerinde Atatürk heykeli yapan adamlardan ne farkın var?..***Bu, eğer gerçek bir sanat eseriyse, “yapılmayanı yapıyor, söylenmeyeni söylüyor, cesur bir şekilde konuşulmayanı konuşturuyorsa” ne âlâ...Mesela 12 Eylül günlerinde niye çekmedin bu filmi sen arkadaş?..İstanbul o günlerde fethedilmemiş miydi yoksa?..Bugün İstanbul fethini çekmekten rahat, satmaktan kolay bir iş var mı?..Ya 28 Şubat’ta neredeydin?..Sultan Mehmet tarih sahnesinde henüz görünmemiş miydi 28 Şubat’ta yoksa?..Bir sanat eseri, sıradanın dışına taşarsa sıra dışıdır...Bir sinema şaheseri, kimsenin söyleyemediğini söyleme cesareti bulduğunda değerlidir...Bir film kimsenin anlatamadığını anlattığında anlamlıdır...Osmanlı’nın Has Ahır’ını yeniden kurmak için, koskoca Dolmabahçe Stadı’nın yıkılmasının düşünüldüğü günlerde, “İstanbul’un Fethi” filmini çekeceksin...Sultan Mehmet’in ağzına da gizemli bir;“Ya ben İstanbul’u alacağım... Ya da İstanbul beni...” repliği yerleştireceksin!..Breh ki ne breh!..***Milyonlarca dolar harcasan ne olacak?..Milyon dolarlar filmleri değerli yapmazlar ki?..Oysa şimdi, Gabriel Garcia Marquez’in, kavuşması 51 yıl 9 ay 4 gün süren karşılıksız bir aşkı anlatan romanından esinlenen “Kolera Günlerinde Aşk” filmini izlemek vardı...Sıradanlığa, ucuzluğa inat, sinema yapımcılığını pazardaki tezgahtarlıkla eşdeğer tutan, furya filmlere inat, “Kolera Günlerinde Aşk” çok iyi gelirdi ruhuma...“El amor en los tiempos del colera”, siz onu izleyin...İstanbul esas o zaman size daha anlamlı gelecektir...*****LEFTER’İN FENERİ...Atina’dan İstanbul’a döneceğim günlerdi...“Bunca yıl Yunanistan’da kaldım... Hepsi çok yakın arkadaşım oldu... Bunca yıl hayatlarını dinledim, anılarını paylaştım, bir türlü doğru düzgün röportajlarını yapamadım...” demiş, İstanbullu Rumlarla ilgili geniş bir belgeseli TRT için hazırlamaya koyulmuştum...Atina’daki Rumlarla röportajlar bitince, yapımcı yönetmenimle İstanbul’daki Rumlar kısmını tamamlamak üzere Büyükada’ya yollanmıştık...Adada deniz kenarındaki çay bahçesi olarak kullanılan kahvede, köşe masasında oturuyordu Lefter...***Oradaki herkesten daha fazla “Ada”lıydı...Oradaki herkesten daha fazla İstanbullu’ydu...Oradaki herkesten daha fazla Fenerbahçeli’ydi...Yüz binin üzerindeki Rum’dan İstanbul’da kalan 1600 civarındaki Rum’dan birisiydi Lefter...Ona niye on binlerce Rum, Atina’ya göç ederken, İstanbul’da Büyükada’da kaldığını sordum...- “Ben Adalıyım” dedi, “Buralar benim topraklar, benim ülke, benim deniz, benim ev... Nereye gideyim ki?.. Kesmez beni oralar...”Biraz daha didiklemek istiyordum onu...“İstanbullu Rumlar, Atina’da, yeni yeni İstanbul mahalleleri kurdular... İstemez misin oraları?..”- “Senede bir gidiyorum oralara...” dedi, “Biraz kalıyorum... Sıkılıyorum dönüyorum...”***Elbette Lefter, Fenerbahçe’nin bir efsanesidir...Elbette Lefter, Büyükada’nın bir yıldızıdır...Elbette Lefter, İstanbul’dur, Fenerbahçe’dir, Büyükada’dır...Ancak Lefter bunların ötesinde, bu ülkede kalan topu topu 1600 Rum’dan biridir...Ne Kıbrıs harekatları, ne 6-7 Eylül’ler, ne baskılar, ne ayrımlar, ne savaş çığırtkanlıkları, ne bunalımlar onun güzel yüreğini İstanbul’dan, Büyükada’dan ve Fenerbahçe’den koparmaya yetmediler...O memleketinde İstanbullu bir Rum olarak doğdu... Yine memleketinde İstanbullu efsanevi bir Rum olarak öldü...Lefter Küçükandonyadis her şeyin ötesinde, her şeye göğüs germiş Fenerbahçeli bir memleket sevdalısının adıdır...*****TESADÜF MÜ DENKTAŞ’LA LEFTER’İN AYNI GÜN ÖLMESİ?..Lefter’in yazısını gazeteye verdim ki, Rauf Denktaş’ın öldüğü haberi internete düştü...Hayat ne ilginç bir tesadüfü önümüze koyuyor...Rauf Denktaş hayatı boyunca Kıbrıs’ta azınlık olmamak için Rumlar’la mücadele eden KKTC’nin kurucusu, ilk Devlet Başkanı, toplumlararası müzakerelerin baş aktörü, efsanevi bir Kıbrıslı Türk’tü...Lefter Küçükandonyadis ise, Türkiye’de Rum azınlıktan çıkan bir büyük futbolcu ve Fenerbahçe’nin sembol ismi, efsane kaptanıydı...Biri Kıbrıs’ta Türk olarak azınlıktı...Öteki İstanbul’da bir Rum olarak azınlık...Denktaş’ın ölmeden önceki son sözleri, “Hristofyas’a söyleyin (Kıbrıslı Rum lider), Türkler Kıbrıs’ta azınlık değildirler” oldu...Lefter ise “Fenerbahçe... Fenerbahçe” diyerek bu diyarı terk etti...***Bu iki efsane adamın kaderi, yaşamları boyunca ilginç bir şekilde kesişmişti...Lefter yüz binin üzerinde Rum soydaşıyla birlikte İstanbul’da memnun mesut yaşarken, Kıbrıs’taki Rumlar, Yunanlılarla birleşmeye kalktılar...Onlar mutluyken, Denktaş ve soydaşları Kıbrıs’ta yaşayamaz hale geldiler Enosis nedeniyle...Türkiye, Kıbrıs’a çıkarma yaptı...Denktaş ve Kıbrıslı Türkler rahatladılar...Güvene kavuştular...Bu sefer Lefter’in İstanbul’daki soydaşları Rumlar, kendilerini rahat ve güvende hissetmeyip apar topar Atina’nın yolunu tuttular...Lefter’in İstanbul’daki Rum soydaşları rahatken, Denktaş ve Kıbrıslı Türkler rahat değildiler...Kıbrıslı Türkler rahatladığında, İstanbul’daki Rumlar kendilerini güvende hissedemeyip terk ettiler Türkiye’yi... Hayattayken azınlık olarak zıt kutuplardaydılar Denktaş’la Lefter... Ölüm onları birleştirdi...Aynı gün aynı yoldan öbür dünyaya gittiler...Bize bu dünyadayken, “ayrı dünyalarda olmadığımızı” anlatmak istercesine...
2004 yılıydı...Sabah gazetesinde yazıyor, Beşiktaş Kulübü’nde yöneticilik yapıyordum...Kıvrak ve sivri kalemini bildiğim Akit gazetesinden Hasan Karakaya, bir gün “Ben Beşiktaşlılığımı donduruyorum” diye bir yazı yazdı...Nedenini şöyle açıklıyordu:- “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Beşiktaş’ı tutuyor... Beşiktaşlılığımı onun görev süresi bitene kadar donduruyorum...”Ona bir cevap yazdım...- “Siyaset olarak karşı çıktığın birisinin, Beşiktaş’ı tutuyor olması, senin taraftarlığını nasıl etkileyebilir ve dondurtur?.. Beşiktaş, Osmanlı döneminde, bizzat Osmanlı tarafından kuruldu... Ta 1903’te... Cumhuriyet yokken Beşiktaş vardı... Atatürk, Milli Mücadele’de Beşiktaş’ın kulüp binasını kullandı...Orası bir siyasi karargah olarak Anadolu’ya silah ve kadro sevkiyatını kontrol etti...Annesi Latife Hanım’ı kulübün bitişiğinde tuttuğu bir evde, ‘çocukların bunlar ana’ dediği o kulübün yöneticilerine emanet etti...Osamnlı’dan Cumhuriyet’e miras bir kulübün taraftarlığını, o günkü Cumhurbaşkanı’nı sevmediğin için nasıl dondurursun?..”***Görüşlerimiz pek uyuşmazdı, fakat birbirimizi severdik Hasan Karakaya’yla...Kadere bakın siz...Ahmet Necdet Sezer’in arkasından Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu...O da koyu bir Beşiktaşlı’ydı...Türkiye Cumhuriyeti’nin halef selef iki Cumhurbaşkanı “siyahla beyaz kadar birbirlerinden farklıydılar, fakat siyah beyaz gibi Beşiktaşlı’ydılar...”Bunu konuşmadık fakat, hayat Hasan Karakaya’ya cevabını vermişti...Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül...Birbirine zıt iki Cumhurbaşkanı...Hasan Karakaya gibi davransaydı Beşiktaşlılar, yüzde 50’si, Beşiktaş taraftarlığını sürekli dondurmak zorunda kalacaktı...***Dünkü Osmanlı Has Ahır’ının korunmasıyla ilgili yazımdan sonra, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Kanal a’ya yaptığı açıklamaları okudum...İnönü Stadı’nın 1939’da Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına top sahası olarak yapılmasını bir Cumhuriyet-Osmanlı hesaplaşması olarak görüyordu...“İstanbul’un her tarafı geniş araziyken, tam Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına top sahası yapmak, bir Cumhuriyet-Osmanlı hesaplaşmanın ve geçmişi küçültmeye çalışmasının ürünüdür...” diyordu...Beni doğruladığı için Ertuğrul Günay’a teşekkür ediyorum...Taksim Kışlası varmış diyor stadın olduğu yerde...Osmanlı tarihçileri “Ahır”ların olduğunu söylüyorlar...“Bu stadı Dolmabahçei’den taşıma kavgasının arkasında, bir Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşması” olduğunu zımnen kabul ediyor Ertuğrul Günay...Öyle ya Saray’ı itibarsızlaştırmak için 1939 yılında özellikle yapılmışsa eğer o stat, Ertuğrul Bey onu başka yere taşıdığında “Osmanlı ahırı ve kışlasına iade-i itibar” verilmiş olacak...***Sevgili Ertuğrul Günay’a şöyle söyleyeyim:Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşmasına Beşiktaş olayında girmeyi hiç düşünmem...Çünkü Beşiktaş sadece Cumhuriyet’in değil, Osmanlı’nın bir değeri...Cumhuriyet yokken Beşiktaş vardı... Cumhuriyet yokken Fenerbahçe ve Galatasaray vardı...1903’tür Beşiktaş’ın kuruluş tarihi...1905 Galatasaray’ın...1907 Fenerbahçe’nin...Kültür Bakanı olarak “hazine” diye korumanız gereken değerler, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray gibi bu topraklar üzerinde kurulmuş iki ayrı devleti görmüş ve yaşamış kulüplerin manevi şahsiyetleri ve değerleridir... Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray denilen üç büyükler Osmanlı döneminde kurulup, Cumhuriyet’e intikal ettiler... Beşiktaş’ın stadının Dolmabahçe Sarayı’nın yanında olması hangi amaçla kurgulandı bilmem...Ancak bugün Osmanlı’dan günümüze taşınan bir Kulüp ve bir Saray’ın tarafınızdan özenle bezenle korunması gerekir... ***Dolmabahçe Sarayı 19. yüzyılda Sultan Birinci Abdülmecit tarafından yaptırıldı...Osmanlı döneminin en değerli eserlerinden birisiydi...Aynı Dolmabahçe Saray’ı, Osmanlı yıkılıp bu topraklar üzerinde Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk‘ü de ağırladı...Onun ölmümüne tanıklık etti...Şimdi Türkiye’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan çalışıyor, Dolmabahçe’deki ofiste...***Beşiktaş Kulübü, Osmanlı Sarayı’nın elitini anlatmak için kullanılan “arabalılar” tarafından 1903 yılında kuruldu... Zaman içinde sarayın eliti olarak doğan “arabalılar” kulübü, “arabacılar” ismiyle yer değiştirerek halklaşma sürecinde halkın takımı haline geldi...Milyonlarca Beşiktaşlı, Cumhuriyet Türkiyesi’nde o statta yaşanan atmosferle nefes alıp veriyor...İnönü Stadı, Beşiktaş’ın kalbi oldu...Ahmet Necdet Sezer’in veya Abdullah Gül’ün veya tribün lideri Ermeni kökenli Alen‘in fark etmez, bütün Beşiktaşlıların...Bize Osmanlı’dan miras, Cumhuriyet’le devam eden muhteşem bir değerdir Beşiktaş...Hem Osmanlı’da yaşamış hem Cumhuriyet’te yaşayan nadide bir mirastır aynı zamanda...Türkiye’nin Kültür Bakanı’nın tarihe ve değerlere yönelik vizyonu böyle olmalı Ertuğrul Bey!..O stat ve Beşiktaş sizin hesaplaşmalarınızı değil, sizin desteğinizi bekliyor Sayın Bakan!..Cumhuriyet-Osmanlı hesaplaşmasına heba edilmemeli Beşiktaş...İkisinin içinde müstesna bir değer olarak yaşamış nadide bir hazinedir o kulüp...Yok etmeniz değil, korumanız gereken...*****GAZETECİLİKLE ÇETECİLİK ARASINDAKİ FARKLAR...Gazetecinin muhalif olması “çeteci” olduğu ya da terör örgütünün kapsama alanı içinde olduğu anlamına gelmez...Gazeteci, yazı yazıyorsa muhalif ya da yandaş olacaktır...Görev tanımlaması, bir şeylerden yana ya da karşı olup yazmayı gerektirir...Görev tanımlamasını “suç” olarak nitelerseniz, gazetecilik yapmayı “suç” kapsamına alırsınız...***Gazeteci muhalefet ettiği zaman, muhalif görünen, kirli çıkarlar güden, suç kapsamında faaliyet gösteren örgütler, kişiler, organizasyonların çıkarlarıyla zaman zaman örtüşebilir...Bu gazetecinin gazeteci olduğu gerçeğini değiştirmez...Gazetecinin her dediği, birilerinin işine yarar ve kullanılır, bir başkasının işine yaramaz tepki duyulur...Gazetecilik faaliyeti “bu söylediklerim kimin işine yarar, kimin yaramaz, kimin işine gelir, kimin çanına ot tıkar” şeklinde düşünerek, hesap edilerek icra edilemez... ***Gazeteci, meslek faaliyetinden değil, terör örgütünün propaganda faaliyetinden, dezenformasyon çalışmalarından suçlanıyorsa, örgütle bağlantısı açık ve sarih ortaya konmalıdır...“Bu yazdığın yazı, ötgütün amacına hizmet ediyordu” türünden yakıştırmalara bir gazetecinin verebileceği cevap yoktur...Ben yazdığım herhangi bir yazının kimin çıkarlarına uyduğunu düşünürsem, yazı yazamam...Ayrıca bir yazının birilerinin çıkarlarıyla çakışması, sizin o birilerinin adamı olduğunuzu göstermez...Keza birilerinin tersine yazmanız, başkasının yandaşı olduğunuzu gösteremeyeceği gibi...***Gazeteciliğin, gazetecilik dışı her türlü kirli işte kullanıldığı malumdur...Akçeli ilişkiler, darbelere altyapı, çetelere zemin, demokratik olmayan rejimlere propaganda malzemesi, reklam, promosyon gibi her türlü basın etiği dışı faaliyetin içine sokulmaya çalışılır gazetecilik...Yaptığınız haberler, yazdığınız yazılar, kullandığınız görüntüler ve fotoğraflar da bu amacın bir parçası olarak kullanılabilir...Fakat gazetecinin bilinçsizce kullanılmış olması bir meslek hatasıdır olsa olsa...Suç örgütünün yapısında bulunması, bir çıkar temin etmesi, o suçu bilinçli ve taamüden işlemesi başka şey, birileri tarafından dolduruluşa ve gaza getirilmesi başka şeydir...Her kirli işte kullanıldığı düşünülen kişiye “terör örgütünün medya sorumlusu” muamelesi çekerseniz, ortada medya bırakmaz, bir mağdurlar ordusu yaratırsınız...Birilerini mağdur etmenin kimselere faydası yoktur...Demokrasiye zaten faydası olmaz da...Hayatın akmakta olan enerjisini de bloke eder...Esas sakıncası oradadır...
Bu konuya girmeyeyim, zamanında yeterince girdim diyorum, kalemimi durup durup geri çekiyorum...Koskoca Kültür Bakanı, üstelik CHP’den uzun yıllar milletvekilliği var, siyaset tecrübesi, bakanlık deneyimi bir siyasiyi bir kulüple “harala gürele kavga ettirmez” diyorum, kendi kendimin müsekkini oluyorum...Rıdvan Akar muhteşem bir yazı kaleme alıyor, “hadi” diyorum yine kafanı topa uzatma...Belki de Ertuğrul Günay “Benimle güç savaşı yapmayın” demek istiyor, savaş yapma sakin sakin bekle, adalet yerini bulur diyorum...Diyorum fakat, “Adalet bir türlü yerini bulmuyor...”Mesele Beşiktaş’ın Dolmabahçe’de kalbi sayılan İnönü Stadı’nın durumu...Ertuğrul Günay, Murat Çelik arkadaşımıza “Eğer yeni bir stat inşa edilmesinde ısrar ederseniz, Dolmabahçe’de Osmanlı döneminde varolan Has Ahırlar geri gelsin diyenlerin yanında yer alırım...” şeklinde konuşuyor...***Cumhuriyet Halk Partisi kökenli bir Kültür Bakanı, “Cumhuriyet tarihinde inşa edilen Dolmabahçe Stadı’nı üstüne biraz daha gelirseniz yıktırıp, Osmanlı dönemindeki Has Ahırları yerine yeniden inşa ettiririm” demeye getiriyor...Ertuğrul Günay Dolmabahçe’ye bu ahırların yeniden yapılması konusunda neden bu kadar ısrarlı bilmiyorum...Osmanlı’daki her şey İstanbul’a yeniden yapılacak mı, her şey onlar yapılsın diye yeniden yıkılacak mı onu da bilmiyorum... Eski bir sosyalist, eski bir aktif CHP’li milletvekili ve bugün Cumhuriyet’in Bakanı “Osmanlı Ahırı’na gösterdiği özeni, Cumhuriyet tarihinde inşa edilen Türkiye’nin en eski ve köklü kulübünün stadına niye yıkma gerekçesi yapar” bunu da çözemiyorum... Acaba o stadın adı İnönü diye mi o statla hesaplaşıyor Ertuğrul Günay Bey?..Bilmiyorum...“Orada Osmanlı’nın Has Ahırı vardı, İnönü Stadı yıkılmalı” diyebilmek, eski bir sosyalist ve CHP milletvekili için nasıl bir ruh halini yansıtıyor acaba?..Tarih yazıyor...Tarih bunu da yazıyor elbette Ertuğrul Bey!..*****ORHAN PAMUK’A MEKTUPLAR (3)...KADIN İNTİKAMLARI ERKEĞE ÇEKİ DÜZEN VERDİRİR...Güzel ve çekici bir kadınla, bir erkeğin ilişkisinin bitmesiyle başlayan hesaplaşma, kadının saha ve seyirci avantajıyla başlar...Bu hesaplaşmanın ilk günlerinde her şey kadından yana gözükür...İlk günlerde herkes “güçlü olduğu farzedilen erkeğin bir hatasını” arar ilişkide...Kadının bu konuyu ima eden her sözü manşetlere çekilir...İlişkideki her tartışma, her kavga, her küsme ve barışma, “erkeğin manevi şiddetine” delalettir...Aksi düşünülemez...Erkek kadına maddi şiddet uygulayacak kadar azgın değilse mutlaka manevi şiddet uygulamayı denemiştir...Öyle söylenir...***Kadının intikamını manşete çeken, güç sahibi erkekler bir gün bu olayların aynısının “kendi başlarına geleceğini” hiç düşünmezler...Sorunsuz giden ilişkide “melek” gibi olan kadının, gün gelip intikam almaya kalktığında neler yapabileceğini akıllarına bile getirmezler...“Yok canım benimki öyle şeyler yapmaz” diye düşünürler...Oysa bu manşetleri atan, “kıskandıkları adamdan gizli gizli intikam alan erkeklerin” hepsinin başına bir süre sonra yazdıkları olayın aynısı “tesadüfen” geliverir...Başlarına aynı olay geldiğinde, ne yapacaklarını şaşırırlar...Güçlerinin hiçbir işe yaramadığını anlarlar...Çaresiz bir şekilde en yakınlarındaki gazetecilerden medet umarlar...En sıradan kadın, en güçlü görünen erkeği doğduğuna pişman edecek kadar güçlüdür...Güçlü erkek böyle durumlarda damdan düşmüş gibi afallayarak “yandım Allah” diyecektir...O zaman bir kısmı Orhan Pamuk ya da benzer durumlarda başkalarına yaptıkları “haksızlığın”, bir süre sonra kendi başlarına iadeli taahhütlü geri döndüğünü fark edeceklerdir...Evrende yapılan her şeyin iyi veya kötü bedeli mutlaka ödenir...Karmik bir yasadır bu...***Kadın intikamının esas sonucu “erkek üzerindeki etkisidir...”Kadın intikamı, erkeğin başına durup dururken gelmez...Mutlaka bir mazisi vardır...İntikam geldiğinde, evren erkekten sürdürmekte olduğu bir davranış modelini değiştirmesini istemektedir...Deyim yerindeyse kadın intikamları kanalıyla evren erkeğe “ayar verir...”Kadına bakışını ve davranışlarını değiştirmesini, ayakları yere daha sağlam basan bir tarz benimsemesini mesajlıyordur...Kadın intikam alıyorsa, erkeğin; kadınlarla ilişkisinde mutlaka değiştirmesi gereken temel bir davranış biçimi vardır...Evren ondan kadınlarla ilgili bir anlayış biçimini değiştirmesini istiyordur...Çok ünlü bir dostum “bütün kadınlarla aynı şekilde başlayan ve biten” ilişkiler yürütüyordu...İlişkilerin başında “büyük bir aşk yaşıyor, sonra evleniyor, evlilikle bu aşk bir süre devam ediyor sonra çapkınlıklara başlıyor ve evlilik bitiyordu...”Bütün evliliklerin bitişinde kadınlar kendisinden astronomik taleplerde bulunuyor ve o her seferinde kendisini “kullanılmış ya da tongaya düşürülmüş” hissediyordu...Ona, kadınlarla ilişkilerindeki sorunun esas yönünün kendinde olduğunu fark edip fark etmediğini sordum...Çok zeki bir kişiydi...“Elbette farkındayım” dedi...“O zaman bu ilişki biçimindeki temel anlayışı değiştirmek senin elinde... Onlara bakışını ve davranışını değiştirirsen kadınların da seni kullanması hali ortadan kalkacak...” dedim...Anlamıştı ne dediğimi, fakat davranış biçimini değiştirmek istemiyordu...***Bize sonunda mutsuzluk veren davranış biçimlerinden kurtulmak istediğimizi söyleriz fakat aslında onlardan kurtulmak istemeyiz...Çünkü mutsuz olduğumuz şeyler aynı zamanda bizi mutlu eden şeylerdir...Mutlu olduğumuz tarafların diğer yüzü, bizi mutsuz eder...Karşımızdaki kadına sahip olmak ve ona her istediğimiz yaptırmak bizim mutluluğumuzdur...Bunun bedeli onunda da bizden “her şeyi istemesi”dir...Onun bizden bir şey istememesi için, bizim de ondan bir şey istememiz gerekir...Bunu hiçbir erkek kabul etmez...Kendisi her şeyi isteyip, karşısındakinin ondan çok fazla şey istememesini arzu eder...Sonuçta kadın intikamları erkek için sonsuz derecede hayırlıdır...Erkeğe ayar verir...Erkek eğer gerekli sonuçları çıkartabilirse o intikamdan, kadınlarla ilişkilerinde yeni bir pencere açar...Aksi halde erkeğin, kadınlarla müzmin sorunları, fasit bir daire biçiminde devam edecektir!..