Haberin Devamı
12 Eylül darbesinin olduğu günlerde, genç bir gazeteciydim...
Milliyet’in Ankara bürosuna, yurdun dört bir tarafından istihbarat gelirdi:
- “Falanca fişmekanda Atatürk büstünün açılması törenini onurlandırmanızı rica ederiz...” türü abuk sabuk davetiyelerdi bunlar...
Heykeltıraşlar Atatürk heykeli yaparlar, ressamlar Atatürk üstüne çalışırlardı...
Yer gök Atatürk olmuştu...
Herkes Atatürk isminden rant sağlamanın peşine düşmüştü...
Devir Atatürk’ten rant sağlama devriydi...
Ucuz ticari uyanıklıktan, bu işin kasaba kurnazı tadındaki erbabından, devre mülk satar gibi, devre yönelik sanat eseri satışından, fena halde gerilir, davetiyelerin hepsini çöpe atardım...
Bugünlerde bir Osmanlı dirilişi, deyim yerindeyse rönesansı yaşanıyor her bir tarafta...
Çok geçmedi, bekliyordum, nihayet ticari meyvesini verdi...
“Fetih 1453 sinemalarda... 15 milyon dolar bütçeli muhteşem film... İnanılmaz sahneler... Falan filan...”
Fragmanı izlenme rekorları kırıyor medya haberleri, haberler...
Günlerdir izlenme rekorları kırdığı söylenen fragmana bir türlü merakım uyanıp da göz atma fırsatım olmuyor bu nasıl rekorsa...
O derece “ne alaka” durumlardayım meseleye yani...
Dün bir de fragmanı seyrettim ve gördüm ki Sultan Mehmet’e atfen muhteşem bir replik fragmanın finalini süslüyor...
Tok bir sesle Sultan Mehmet konuşuyor:
- “Ben başka sultanlara benzemem... Ben Sultan Mehmet Han’ım... Ya ben İstanbul’u alacağım... Ya da İstanbul beni...”
Hamletvari bir tirad. “Breh breh breh, vay anasına sayın seyirciler” türünden bir gizem duygusuyla soslanarak, Sultan Mehmet’in ağzından izleyicinin kafasına nakşediliyor....
İstanbul’un fethi nihayet filmleştiriliyor böylece...
Hayır, karşı değilim İstanbul’un fethinin filmleştirilmesine de, fakat Faruk Aksoy kardeşime birkaç şey sorayım izniyle;
Arkadaş şimdi mi aklına geldi senin İstanbul’un fethini çekmek?..
İstanbul’un fethi dediğin şey, dün olmadı, 1453 yılından vakidir...
Tamı tamına 559 yıl olmuş Sultan Mehmet ve Osmanlı, İstanbul’u fethedeli...
Bugünlerde acayip moda diye mi Osmanlı; fırsattan istifade bir fetih filmiyle ceplere yönelik bir operasyondasın sen de?..
Bu halinle 12 Eylül günlerinde Atatürk heykeli yapan adamlardan ne farkın var?..
Bu, eğer gerçek bir sanat eseriyse, “yapılmayanı yapıyor, söylenmeyeni söylüyor, cesur bir şekilde konuşulmayanı konuşturuyorsa” ne âlâ...
Mesela 12 Eylül günlerinde niye çekmedin bu filmi sen arkadaş?..
İstanbul o günlerde fethedilmemiş miydi yoksa?..
Bugün İstanbul fethini çekmekten rahat, satmaktan kolay bir iş var mı?..
Ya 28 Şubat’ta neredeydin?..
Sultan Mehmet tarih sahnesinde henüz görünmemiş miydi 28 Şubat’ta yoksa?..
Bir sanat eseri, sıradanın dışına taşarsa sıra dışıdır...
Bir sinema şaheseri, kimsenin söyleyemediğini söyleme cesareti bulduğunda değerlidir...
Bir film kimsenin anlatamadığını anlattığında anlamlıdır...
Osmanlı’nın Has Ahır’ını yeniden kurmak için, koskoca Dolmabahçe Stadı’nın yıkılmasının düşünüldüğü günlerde, “İstanbul’un Fethi” filmini çekeceksin...
Sultan Mehmet’in ağzına da gizemli bir;
“Ya ben İstanbul’u alacağım... Ya da İstanbul beni...” repliği yerleştireceksin!..
Breh ki ne breh!..
Milyonlarca dolar harcasan ne olacak?..
Milyon dolarlar filmleri değerli yapmazlar ki?..
Oysa şimdi, Gabriel Garcia Marquez’in, kavuşması 51 yıl 9 ay 4 gün süren karşılıksız bir aşkı anlatan romanından esinlenen “Kolera Günlerinde Aşk” filmini izlemek vardı...
Sıradanlığa, ucuzluğa inat, sinema yapımcılığını pazardaki tezgahtarlıkla eşdeğer tutan, furya filmlere inat, “Kolera Günlerinde Aşk” çok iyi gelirdi ruhuma...
“El amor en los tiempos del colera”, siz onu izleyin...
İstanbul esas o zaman size daha anlamlı gelecektir...
LEFTER’İN FENERİ...
Atina’dan İstanbul’a döneceğim günlerdi...
“Bunca yıl Yunanistan’da kaldım... Hepsi çok yakın arkadaşım oldu... Bunca yıl hayatlarını dinledim, anılarını paylaştım, bir türlü doğru düzgün röportajlarını yapamadım...” demiş, İstanbullu Rumlarla ilgili geniş bir belgeseli TRT için hazırlamaya koyulmuştum...
Atina’daki Rumlarla röportajlar bitince, yapımcı yönetmenimle İstanbul’daki Rumlar kısmını tamamlamak üzere Büyükada’ya yollanmıştık...
Adada deniz kenarındaki çay bahçesi olarak kullanılan kahvede, köşe masasında oturuyordu Lefter...
Oradaki herkesten daha fazla “Ada”lıydı...
Oradaki herkesten daha fazla İstanbullu’ydu...
Oradaki herkesten daha fazla Fenerbahçeli’ydi...
Yüz binin üzerindeki Rum’dan İstanbul’da kalan 1600 civarındaki Rum’dan birisiydi Lefter...
Ona niye on binlerce Rum, Atina’ya göç ederken, İstanbul’da Büyükada’da kaldığını sordum...
- “Ben Adalıyım” dedi, “Buralar benim topraklar, benim ülke, benim deniz, benim ev... Nereye gideyim ki?.. Kesmez beni oralar...”
Biraz daha didiklemek istiyordum onu...
“İstanbullu Rumlar, Atina’da, yeni yeni İstanbul mahalleleri kurdular... İstemez misin oraları?..”
- “Senede bir gidiyorum oralara...” dedi, “Biraz kalıyorum... Sıkılıyorum dönüyorum...”
Elbette Lefter, Fenerbahçe’nin bir efsanesidir...
Elbette Lefter, Büyükada’nın bir yıldızıdır...
Elbette Lefter, İstanbul’dur, Fenerbahçe’dir, Büyükada’dır...
Ancak Lefter bunların ötesinde, bu ülkede kalan topu topu 1600 Rum’dan biridir...
Ne Kıbrıs harekatları, ne 6-7 Eylül’ler, ne baskılar, ne ayrımlar, ne savaş çığırtkanlıkları, ne bunalımlar onun güzel yüreğini İstanbul’dan, Büyükada’dan ve Fenerbahçe’den koparmaya yetmediler...
O memleketinde İstanbullu bir Rum olarak doğdu... Yine memleketinde İstanbullu efsanevi bir Rum olarak öldü...
Lefter Küçükandonyadis her şeyin ötesinde, her şeye göğüs germiş Fenerbahçeli bir memleket sevdalısının adıdır...
TESADÜF MÜ DENKTAŞ’LA LEFTER’İN AYNI GÜN ÖLMESİ?..
Lefter’in yazısını gazeteye verdim ki, Rauf Denktaş’ın öldüğü haberi internete düştü...
Hayat ne ilginç bir tesadüfü önümüze koyuyor...
Rauf Denktaş hayatı boyunca Kıbrıs’ta azınlık olmamak için Rumlar’la mücadele eden KKTC’nin kurucusu, ilk Devlet Başkanı, toplumlararası müzakerelerin baş aktörü, efsanevi bir Kıbrıslı Türk’tü...
Lefter Küçükandonyadis ise, Türkiye’de Rum azınlıktan çıkan bir büyük futbolcu ve Fenerbahçe’nin sembol ismi, efsane kaptanıydı...
Biri Kıbrıs’ta Türk olarak azınlıktı...
Öteki İstanbul’da bir Rum olarak azınlık...
Denktaş’ın ölmeden önceki son sözleri, “Hristofyas’a söyleyin (Kıbrıslı Rum lider), Türkler Kıbrıs’ta azınlık değildirler” oldu...
Lefter ise “Fenerbahçe... Fenerbahçe” diyerek bu diyarı terk etti...
Bu iki efsane adamın kaderi, yaşamları boyunca ilginç bir şekilde kesişmişti...
Lefter yüz binin üzerinde Rum soydaşıyla birlikte İstanbul’da memnun mesut yaşarken, Kıbrıs’taki Rumlar, Yunanlılarla birleşmeye kalktılar...
Onlar mutluyken, Denktaş ve soydaşları Kıbrıs’ta yaşayamaz hale geldiler Enosis nedeniyle...
Türkiye, Kıbrıs’a çıkarma yaptı...
Denktaş ve Kıbrıslı Türkler rahatladılar...
Güvene kavuştular...
Bu sefer Lefter’in İstanbul’daki soydaşları Rumlar, kendilerini rahat ve güvende hissetmeyip apar topar Atina’nın yolunu tuttular...
Lefter’in İstanbul’daki Rum soydaşları rahatken, Denktaş ve Kıbrıslı Türkler rahat değildiler...
Kıbrıslı Türkler rahatladığında, İstanbul’daki Rumlar kendilerini güvende hissedemeyip terk ettiler Türkiye’yi... Hayattayken azınlık olarak zıt kutuplardaydılar Denktaş’la Lefter... Ölüm onları birleştirdi...
Aynı gün aynı yoldan öbür dünyaya gittiler...
Bize bu dünyadayken, “ayrı dünyalarda olmadığımızı” anlatmak istercesine...

