2004 yılıydı...
Sabah gazetesinde yazıyor, Beşiktaş Kulübü’nde yöneticilik yapıyordum...
Kıvrak ve sivri kalemini bildiğim Akit gazetesinden Hasan Karakaya, bir gün “Ben Beşiktaşlılığımı donduruyorum” diye bir yazı yazdı...
Nedenini şöyle açıklıyordu:
- “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Beşiktaş’ı tutuyor... Beşiktaşlılığımı onun görev süresi bitene kadar donduruyorum...”
Ona bir cevap yazdım...
- “Siyaset olarak karşı çıktığın birisinin, Beşiktaş’ı tutuyor olması, senin taraftarlığını nasıl etkileyebilir ve dondurtur?.. Beşiktaş, Osmanlı döneminde, bizzat Osmanlı tarafından kuruldu... Ta 1903’te... Cumhuriyet yokken Beşiktaş vardı... Atatürk, Milli Mücadele’de Beşiktaş’ın kulüp binasını kullandı...
Orası bir siyasi karargah olarak Anadolu’ya silah ve kadro sevkiyatını kontrol etti...
Annesi Latife Hanım’ı kulübün bitişiğinde tuttuğu bir evde, ‘çocukların bunlar ana’ dediği o kulübün yöneticilerine emanet etti...
Osamnlı’dan Cumhuriyet’e miras bir kulübün taraftarlığını, o günkü Cumhurbaşkanı’nı sevmediğin için nasıl dondurursun?..”
Görüşlerimiz pek uyuşmazdı, fakat birbirimizi severdik Hasan Karakaya’yla...
Kadere bakın siz...
Ahmet Necdet Sezer’in arkasından Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu...
O da koyu bir Beşiktaşlı’ydı...
Türkiye Cumhuriyeti’nin halef selef iki Cumhurbaşkanı “siyahla beyaz kadar birbirlerinden farklıydılar, fakat siyah beyaz gibi Beşiktaşlı’ydılar...”
Bunu konuşmadık fakat, hayat Hasan Karakaya’ya cevabını vermişti...
Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül...
Birbirine zıt iki Cumhurbaşkanı...
Hasan Karakaya gibi davransaydı Beşiktaşlılar, yüzde 50’si, Beşiktaş taraftarlığını sürekli dondurmak zorunda kalacaktı...
Dünkü Osmanlı Has Ahır’ının korunmasıyla ilgili yazımdan sonra, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Kanal a’ya yaptığı açıklamaları okudum...
İnönü Stadı’nın 1939’da Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına top sahası olarak yapılmasını bir Cumhuriyet-Osmanlı hesaplaşması olarak görüyordu...
“İstanbul’un her tarafı geniş araziyken, tam Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına top sahası yapmak, bir Cumhuriyet-Osmanlı hesaplaşmanın ve geçmişi küçültmeye çalışmasının ürünüdür...” diyordu...
Beni doğruladığı için Ertuğrul Günay’a teşekkür ediyorum...
Taksim Kışlası varmış diyor stadın olduğu yerde...
Osmanlı tarihçileri “Ahır”ların olduğunu söylüyorlar...
“Bu stadı Dolmabahçei’den taşıma kavgasının arkasında, bir Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşması” olduğunu zımnen kabul ediyor Ertuğrul Günay...
Öyle ya Saray’ı itibarsızlaştırmak için 1939 yılında özellikle yapılmışsa eğer o stat, Ertuğrul Bey onu başka yere taşıdığında “Osmanlı ahırı ve kışlasına iade-i itibar” verilmiş olacak...
Sevgili Ertuğrul Günay’a şöyle söyleyeyim:
Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşmasına Beşiktaş olayında girmeyi hiç düşünmem...
Çünkü Beşiktaş sadece Cumhuriyet’in değil, Osmanlı’nın bir değeri...
Cumhuriyet yokken Beşiktaş vardı...
Cumhuriyet yokken Fenerbahçe ve Galatasaray vardı...
1903’tür Beşiktaş’ın kuruluş tarihi...
1905 Galatasaray’ın...
1907 Fenerbahçe’nin...
Kültür Bakanı olarak “hazine” diye korumanız gereken değerler, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray gibi bu topraklar üzerinde kurulmuş iki ayrı devleti görmüş ve yaşamış kulüplerin manevi şahsiyetleri ve değerleridir...
Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray denilen üç büyükler Osmanlı döneminde kurulup, Cumhuriyet’e intikal ettiler... Beşiktaş’ın stadının Dolmabahçe Sarayı’nın yanında olması hangi amaçla kurgulandı bilmem...
Ancak bugün Osmanlı’dan günümüze taşınan bir Kulüp ve bir Saray’ın tarafınızdan özenle bezenle korunması gerekir...
Dolmabahçe Sarayı 19. yüzyılda Sultan Birinci Abdülmecit tarafından yaptırıldı...
Osmanlı döneminin en değerli eserlerinden birisiydi...
Aynı Dolmabahçe Saray’ı, Osmanlı yıkılıp bu topraklar üzerinde Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk‘ü de ağırladı...
Onun ölmümüne tanıklık etti...
Şimdi Türkiye’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan çalışıyor, Dolmabahçe’deki ofiste...
Beşiktaş Kulübü, Osmanlı Sarayı’nın elitini anlatmak için kullanılan “arabalılar” tarafından 1903 yılında kuruldu... Zaman içinde sarayın eliti olarak doğan “arabalılar” kulübü, “arabacılar” ismiyle yer değiştirerek halklaşma sürecinde halkın takımı haline geldi...
Milyonlarca Beşiktaşlı, Cumhuriyet Türkiyesi’nde o statta yaşanan atmosferle nefes alıp veriyor...
İnönü Stadı, Beşiktaş’ın kalbi oldu...
Ahmet Necdet Sezer’in veya Abdullah Gül’ün veya tribün lideri Ermeni kökenli Alen‘in fark etmez, bütün Beşiktaşlıların...
Bize Osmanlı’dan miras, Cumhuriyet’le devam eden muhteşem bir değerdir Beşiktaş...
Hem Osmanlı’da yaşamış hem Cumhuriyet’te yaşayan nadide bir mirastır aynı zamanda...
Türkiye’nin Kültür Bakanı’nın tarihe ve değerlere yönelik vizyonu böyle olmalı Ertuğrul Bey!..
O stat ve Beşiktaş sizin hesaplaşmalarınızı değil, sizin desteğinizi bekliyor Sayın Bakan!..
Cumhuriyet-Osmanlı hesaplaşmasına heba edilmemeli Beşiktaş...
İkisinin içinde müstesna bir değer olarak yaşamış nadide bir hazinedir o kulüp...
Yok etmeniz değil, korumanız gereken...
GAZETECİLİKLE ÇETECİLİK ARASINDAKİ FARKLAR...
Gazetecinin muhalif olması “çeteci” olduğu ya da terör örgütünün kapsama alanı içinde olduğu anlamına gelmez...
Gazeteci, yazı yazıyorsa muhalif ya da yandaş olacaktır...
Görev tanımlaması, bir şeylerden yana ya da karşı olup yazmayı gerektirir...
Görev tanımlamasını “suç” olarak nitelerseniz, gazetecilik yapmayı “suç” kapsamına alırsınız...
Gazeteci muhalefet ettiği zaman, muhalif görünen, kirli çıkarlar güden, suç kapsamında faaliyet gösteren örgütler, kişiler, organizasyonların çıkarlarıyla zaman zaman örtüşebilir...
Bu gazetecinin gazeteci olduğu gerçeğini değiştirmez...
Gazetecinin her dediği, birilerinin işine yarar ve kullanılır, bir başkasının işine yaramaz tepki duyulur...
Gazetecilik faaliyeti “bu söylediklerim kimin işine yarar, kimin yaramaz, kimin işine gelir, kimin çanına ot tıkar” şeklinde düşünerek, hesap edilerek icra edilemez...
Gazeteci, meslek faaliyetinden değil, terör örgütünün propaganda faaliyetinden, dezenformasyon çalışmalarından suçlanıyorsa, örgütle bağlantısı açık ve sarih ortaya konmalıdır...
“Bu yazdığın yazı, ötgütün amacına hizmet ediyordu” türünden yakıştırmalara bir gazetecinin verebileceği cevap yoktur...
Ben yazdığım herhangi bir yazının kimin çıkarlarına uyduğunu düşünürsem, yazı yazamam...
Ayrıca bir yazının birilerinin çıkarlarıyla çakışması, sizin o birilerinin adamı olduğunuzu göstermez...
Keza birilerinin tersine yazmanız, başkasının yandaşı olduğunuzu gösteremeyeceği gibi...
Gazeteciliğin, gazetecilik dışı her türlü kirli işte kullanıldığı malumdur...
Akçeli ilişkiler, darbelere altyapı, çetelere zemin, demokratik olmayan rejimlere propaganda malzemesi, reklam, promosyon gibi her türlü basın etiği dışı faaliyetin içine sokulmaya çalışılır gazetecilik...
Yaptığınız haberler, yazdığınız yazılar, kullandığınız görüntüler ve fotoğraflar da bu amacın bir parçası olarak kullanılabilir...
Fakat gazetecinin bilinçsizce kullanılmış olması bir meslek hatasıdır olsa olsa...
Suç örgütünün yapısında bulunması, bir çıkar temin etmesi, o suçu bilinçli ve taamüden işlemesi başka şey, birileri tarafından dolduruluşa ve gaza getirilmesi başka şeydir...
Her kirli işte kullanıldığı düşünülen kişiye “terör örgütünün medya sorumlusu” muamelesi çekerseniz, ortada medya bırakmaz, bir mağdurlar ordusu yaratırsınız...
Birilerini mağdur etmenin kimselere faydası yoktur...
Demokrasiye zaten faydası olmaz da...
Hayatın akmakta olan enerjisini de bloke eder...
Esas sakıncası oradadır...

