İşte Eylem Doğan’ın soruları ve yanıtlarım...SORU: Nasıl umutlar, nasıl dilekler taşıyorsunuz 2012 için?RM: Zor bir yıl olacak... Bunu biliyoruz... Astrolojiden Maya’lardan, Quantum’dan ve evrensel hareketlenmelerden...Dünyanın ve insanların bilinçaltının açılacağı, şeffaflığın hakim olacağı, ‘yalan’ kavramının gitgide yok olacağı bir dünyaya doğru hızla ilerliyoruz...Farkında mısın artık herkesin kara kutularının ortaya döküldüğü bir dünyadayız...Telefonlar dinleniyor, tapeler açıklanıyor, banka hareketleri, hesap hareketleri biliniyor, bilgisayarda ismine girdiğinde tüm kimlik bilgileri ortaya seriliyor, Google’dan neyin nesi olduğun ortaya çıkıyor, ne yazdığın, ne çizdiğin, ne söylediğin, ne ettiğin, kimle beraber olduğun, eğilimlerin, fantezilerin herşeyin deşifre ediliyor...Bu mahremiyetin tamamen yok olduğu bir süreç...Çok kötü mahremiyetin kalkması...Fakat aynı zamanda ‘yalan’ın bitme noktasına hızla ilerlediği bir süreç bu süreç...Kendini başka türlü gösterme dönemin bitiyor...Hayata üçkağıt atma şansın yok oluyor...Yalancılık deşifre oluyor... ***SORU: Yeni yıla nasıl girdiniz bilmiyorum ama içinizdeki yılbaşı ağacının altında nasıl paketler, hediyeler var, kendiniz ve sevdikleriniz için?SORU: Bir yazı okumuştum; ‘Bir yılın değerini anlamak için, final sınavını geçememiş bir öğrenciye sor...Bir ayın değerini anlamak için erken doğum yapmış bir anneye sor...Bir saatin değerini anlamak için buluşmak için bekleyen aşıklara sor...Bir dakikanın değerini anlamak için treni, otobüsü veya uçağı kaçıran birine sor...Bir saniyenin değerini anlamak için bir kazadan sağ çıkmış birine sor...Bir milisaniyenin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanmış birine sor...’ diyordu...RM: Yaşam Borges’in dediği gibi anlardan oluşuyor...Ne kadar anı mutlu geçirirseniz o kadar mutluluk biriktiriyorsunuz... Başka bir mutluluk yok... Ne kadar boşa geçirir, mutsuzluk biriktirirseniz, ölürken o kadar pişmanlık duyuyorsunuz...Karar sizin...SORU: Yeni yıla birçok insan yeni kararlarla hatta listelerle girer, itiraf edeyim ben de yıllarca o listelerden hazırlayanlardan ve uygulayamayanlardandım neyse ki artık kendimi daha iyi tanıyor ve neyi yapıp yapamayacağımı, isteyip istemediğimi daha iyi biliyorum.( ama yine de sigarayı bırakacağım bu sene ) sizin var mı böyle kararlarınız? Yada oldu mu geçmişte?..RM: Nasıl başlarsan öyle gider genelde yıl...Verdiğin enerji dalgaları yaşamının üzerine dağılır...Hayatta yapman gereken yaşam enerjisini, ilham kaynağını bulup ortaya çıkartman...Bir başka deyimle varolma misyonunu ortaya çıkartman... yaşama nedenini ortaya çıkartırsan, mucizevi bir ilham, seni uçurur...SORU: Karar verip de yapamadığınız... Ertelediğiniz şeyler var mı ya da keşke yapsaydım dediğiniz?..RM: Var ve hepsini adım adım yapmaya çalışıyorum... Hayatta bu konuda çok yol katettim...Hala da yapamadım dediğim bir sürü şey var ve bunları yapmak için uzun bir zamana ve çok fazla çabaya ihtiyacım var...Kısmet olursa hayatta bir faninin görüp görebileceği, özünü en kusursuz şekilde yaşayabileceği bir ruhsal doyuma ulaşmak istiyorum...***SORU: Çoğu kişi yeni yıl kararları alırken kendileriyle ilgili ‘ideal bir benlik’ üzerinden bu hayali kurgularlar; yani ‘yeni yılda daha zayıf bir insan olacağım, sağlıklı besleneceğim, spor yapacağım. Sigarayı bırakacağım ’ gibi fakat alınan tüm kararlar çoğunlukla bir iki hafta içinde rafa kalkar, neden genelde uygulanamaz bu kararlar?..RM: Sağlıklı yaşamak, sigarayı bırakmak, alkol tüketmemek, zayıflamak...Bunlar neden değil sonuç...Yani sağlıklı yaşamamanın, obezitenin, berbat şeyler tüketmenin, sigara tiryakiliğinin, alkol bağımlılğının altında yatanr nedenler var...O nedenleri bulursanız bu kararları uygularsınız...Özbenliğinizle barışırsanız, ruhunuzun sesine yaklaşırsanız sağlıklı yaşarsınız...Yoksa sigarayı bırakacağım nikotin sakızı çiğneyeceğim, ağır alkol almayıp artık bira içeceği falan diyerek bunları bırakamazsınız...Ruhunuzla barışmanız lazım, sağlıklı yaşama başlayabilmeniz için...***SORU: Bilinçaltı kayıtları duygular eşliğinde oluşmuyor mu yani duygu ne kadar yoğunsa kayıtlar o kadar güçlü olmuyor mu? Yeni yıl kararlarının ya da kendi iyiliğimiz için “almamız gereken” bir kararın içinde duygu olmadığı için... Sadece mantıksal olarak karar verdiğimiz için o kararlarımıza uygun değişikliği yapamıyor olabilir miyiz?..RM: Biz bilincimizle karar veririz... Fakat bizi bilinçaltımız yönetir... NLP’ci kardeşim metin çınaroğlu’nun bu konudaki çalışmalarına girip okumanız gerekir...Bilincimizle aldığımız kararlar çokça bilinçaltımıza hükmetmez...Çünkü bilinçaltımızda başka bir gerçeklik yatıyor...Bilinçaltının gerçekliğini değiştirmeden, bilincinde ne karar alırsan al fayda etmez, hiçbir şey değişmez...Bilinçaltını değiştirmek ise o kadar zor bir şey değil...Onun tekniklerini uyguluyor Metin...***SORU: Mesela sizin hata ya da risk sınırınız nedir ya da bunların sizin hayatınızdaki önemi?RM: Kalbinden olmasını gerçekten istiyorsam, her riski alırım...Çünkü risk risk olmaktan çıkar...İsteğinin duruluğu ve gücü çevreni etkiler...Evren sana yardımcı olur...Yalnız ne yaparsan yap “hesapsız” yap...Yani kurnazlık yapma...Evren kurnazlığı affetmez...İyilik yapıyorum, bu işiliğin bana şöyle döneceğini hesaplıyorum dersen, o iyilik sana öyle dönse de hayır getirmez...Oysa iyiliği yapıp evrene atacaksın...ve sadece o iuyiliği içcinden geldiği için yapacaksın...Onun nereden sana döndüğünü gördüğünde şaşıracaksın...Mucizenin keyfini yaşayacaksın...Artık hiçbir hareketimi “hesap ederek” yapmıyorum...Mümkün olduğunca kalbimden geçeni yapıyorum... Hayat karşılığını verecektir merak etmeyin...*****BORGES’İN ÖLÜRKEN YAZDIĞI “ANLAR” ŞİİRİ...“Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,İkincisinde daha çok hata yapardım.Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım...Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,Çok az şeyiCiddiyetle yapardım...Temizlik sorun bile olmazdı asla...Daha çok riske girerdim...Seyahat ederdim daha fazla...Daha çok güneşin doğuşunu izler,Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.Görmedigim bir çok yere giderdim...Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye...Gerçek sorunlarım oludu hayali olanların yerine...Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım...Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu hayatta...Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten...Anlar, sadece anlar...Siz de anı yaşayın...Hiçbir yere yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,Gitmeyen insanlardandım ben...Yeniden başlayabilseydim eğer ,hiçbir şey taşımazdım yanımda...Eger yeniden başlayabilseydim,İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım...Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla...Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer...Ama işte 85’indeyim ve biliyorum ki...ÖLÜYORUM....Arjantin-1985Jorge Luis Borges***Bu şiiri yazdıktan bir yıl sonra 1986 Haziran’ında karaciğer kanserinden öldü Borges...Şiiri yazarken kısa bir sürke sonra öleceğini biliyordu...Öleceğinin farkındalığı, yukarıdaki satırları yazdırdı ona...2012’nin bu ilk gününde Borge’nin şiirini Eylem Doğan bana gönderdi...Bir de sorular sordu bana Pazar Vatan ilavesi için...Onları eke vakit bulup cevaplayamadım...Sizler için 1 Ocak Pazar gününe yılın ilk günü için sakladım...Hayatınızın bundan sonraki bütün “an”larının değerini bilmeniz umuduyla...
2011’in son günü bugün...Bir yıl öncesinde başlamıştı “zor günler”im...Çok zor geçeceği belliydi 2011’in...Öyle oldu...İlk kez bugün çocuklarımla doğru düzgün bir yılbaşı geçireceğim kısmetse...Üç yıl önce de yılbaşına beraber girdik aslında onlarla...Yanıbaşımdaydılar...Tatlı tatlı nefes alıyorlardı...Arada bir tekmeliyorlardı, annelerinin karnını...Onları göremiyordum...Onlar da beni...Sadece hissedebiliyorduk birbirimizi...***Sonraki yılbaşı yedi aylıktılar...Her bebek gibi uyuyorlardı...Uyuyarak büyüyorlardı...Akşam onlarsız yemeğe çıkmıştık, maaile...Acaba onları yataklarında bir başına bırakıp eğlenceye çıktığımızdan mı, doğru düzgün eğlenemeden dönüvermiştik evimize...Mutsuz bir yılbaşıydı 2010 yılbaşısı...Oysa “mutluluk” için herşeyimiz varmış gibi görünüyordu...Mutlu doğmuş ikizler...Onlara sahip bir anne baba...Hayatta ve sağlıklı olan dedeler, anneanneler, babaanneler...İkizlerin diğer anne ve babalardan olma abla ve abileri...***Bir İtalyan filminin “makarnalı kırmızı şaraplı ailevi mutluluğunun” resmi gibiydi herşey...Hayat herşeye sahip olduğunuzu zannettiğiniz anda, size hiçbir şeye sahip olamayacağınızı gösteren bir oyundur bazen...Evren bunu size, “kendinizi ve egonuzu herşeyin üstünde sanmayın” diye yapar...Bir tür sınamadır...“Bana artık hiçbir şey olmaz” dediğiniz anda, mutlaka size birşeyler olur...Çok şeyi kaybedersiniz ve sil baştan başlamak zorunda kalırsınız...Ruhunuzun gelişmesi için, yeni bir sınav verilir size...Evren size, sizinle ilgili kararı sadece sizin vermeyeceğinizi söylüyordur...***Bunu hayatımın son biriki yılında birebir yaşadım ben...“Herşeye sahip geniş bir İtalyan ailesinin baba figüründen, bir anda çocuklarını birbuçuk aydır göremeyen yalnız bir baba silüetine” geçmiştim...Çok değil, sadece bir yıl ve bir yılbaşı geçmesi gerekmişti, herşeyin altüst olması için...Ertesi yılbaşı, geniş İtalyan ailesinin güçlü baba figürü çoktan yok olmuş, annesi ve babasıyla “çocuklarını görmeyi bekleyen yalnız bir babanın” bekleyişi sahne almıştı...İzzet Çapa’nın, müzik ve dans dolu mekanı o yılbaşı gecesi, yüreklerdeki yalnızlığın bir şifası niyetineydi...Yine de keyifli ve umutlu bir yılbaşıydı geçtiğimiz yılbaşı, bütün yalnızlıklarına ve öksüzlüklerine karşın...Umut; herşeyiyle istemekle, sevdiğin değerler için her bedeli göze almakla, sevginin sonsuzluğunu hissetmiş olmakla yaşanıyordu...Keyif, o umudun içinde yarattığı hazzın gerçek adıydı... ***Yaz aylarına doğru, “hayatın sadece savaşmak”tan ibaret olmadığını anlamaya başladım...Amaçladığın değerler, gerçekten çok kutsal ve gerçekten çok değerliyseler, o değerlere ulaşırken, onları değersizleştirmemen gerekiyor...Ruhsal olarak kendimi geliştirmeye çalışırken, bir gün şu soruyu sordum kendi kendime:-”Çocukların büyüyüp 20 yaşına geldiğinde, sana gelip sorsalar ‘Baba bize ne annemle savaşınızdan!.. Bize niye ortak olarak sahip çıkmadınız, beraberce sorunlarımıza yardımcı olmadınız?..’ dese ne cevap veririm...”Aklıma “mantıklı” hiçbir cevap gelmedi...“Ama”yla başlayan hiçbir cümlenin, çocuklarımın yıllar sonra yaşayacakları pişmanlıkları, kaybolan çocukluklarını geri getiremeyeceğini farkediyordum...Herşeyin o zaman çok geç olacağını ve hiçbir pişmanlığın fayda etmeyeceğini görüyordum...O anda karar verdim:-”Savaşmayacağım... İşbirliği yapacağım... Çocuklarımız için...” dedim...***Anneleriyle yaz tatiline gitmemiz, orada kırkbeş gün huzur dolu günler geçirmemiz, çocukların denizde, havuzda, kumda, oyun parkında bir yaz boyu geçen heyecan ve mutluluk dolu haftaları, bana uzun yıllardır yaşamadığım tatta bir yaz tatilini armağan etmişti... Sanırım herkese...Orada anneleriyle; çocuklarımızı her gün paylaşmaya, onların büyüdükleri her günde şöyle veya böyle yanlarında olmaya karar verdik...Çocuklar anneleri ve babalarıyla olmaktan mutlu ve huzurluydular...Anne keza...Ben zaten mutluydum...***Sonrasında, ne gazetelerde çıkan “özel hayat” haberleri, ne başkaca bir şey, “ayrı anne babaların çocukları için kurdukları mutlu dünyayı bozamadı...”Hiç beklenmedik zamanda, hiç beklenmedik şiddette gelen annenin hastalığını bu dayanışma ruhu, mutluluğundan taviz vermeden karşıladı...Farketmedi hayat...Savaşmak yerine “çocuklarının mutluluğu için dayanışmayı seçen ayrı anne babalar” için hastalık da mutluluğa bir engel olmayacaktı...Olmadı zaten...Bir işi ve ayrı bir hayatı var annelerinin...Benim çocuklarımın anneleri o...Bir işi ve bir başka hayatı var manevi kızımın annesinin de...O da büyük kızımın annesi...Sanıyorum büyük kızım, ikizler ve miniklerin annesiyle bugün öğlen büyük bir yılbaşı yemeği yiyeceğiz...Hep beraber sevgi dolu bir sinerjiyi birbirimize ve orada olmayan anneye vereceğiz...Akşam sanırım herkes hayatın zor geçen yılının virajında bir parça eğlenceye akmaya çalışacak...Herkes bir parça mutluluktan nasiplenmeye çalışacak... Ben miniklerle uyuyacağım bu yılbaşı...Annelerinin karnındaki ilk sene, evde uyurken bıraktığım ikinci sene, uzaklarda hasretlerinden yalnız mumlar yaktığım üçüncü seneye inat, bu yılbaşı onlarla uyuyacağım...Herkese mutlu yıllar... *****YILIN SON GÜNÜNDE HESAPLAŞMALAR...2011’in son günü bugün...Acayip bir kaos var çevremde...Herkes herkesin bağırsaklarını söküyor gibi sanki...Neyle ve kimle hesaplaşırsan hesaplaş, karşındaki egoyu ezerek, yok ederek bir sonuca ulaşamazsın ki oysa...Cumhuriyet tarihi, insanlık tarihi ve elbette kişisel tarihimin bana öğrettiği tek bir şey var...Kimseyi üzerinden buldozerlerle de geçsen yok edemiyorsun...Ezmeye ve tamamen yok etmeye çalıştığın şeylerin “nüve”si gitmiyor, yok olmuyor...Hesaplaşırken, egonun sınırlarını biraz aşar azıcık haksızlık yaparsan, gün geliyor farkında bile olmadan yaptığın haksızlık gelip seni buluyor...Geçmişin hesabını sana ödetiyor...Karma Yasası şöyle söylüyor;“Evrende hiçbir borç ödenmeden bitmez...”***Bu yasayı anlamayanlar, hala “çevreleriyle ve gölgeleriyle kavga ediyorlar...”Oysa yasa çok basit...Kimseye haksızlık etme...Karşılığını bulursun...Kimseye karşı bilinçli ya da bilinçsiz kötülük yapma...Bilinçli kötülük yaparsan çok kötü karşılık bulursun...Bilinçsizce yaparsan yine makul bir hesap ödersin...Bazıları “evren”le, oyun oynayabileceklerini sanıyorlar...Ona kurnazlık edebileceklerini, onu üçkağıda getirebileceklerini...Kendi kurnazlıklarıyla, akıl oyunlarını “Tanrı”ya yedirebileceklerini umuyorlar...Zavallı onlar...Habire çırpınıyorlar...Çırpındıkça daha da zavallılaşıyorlar...Kendi kurnaz ve hesapçı dünyalarının gözünden “dışardaki insanları tahlil etmeye, olayları çözmeye uğraşıyorlar...”Ne acınacak bir durum...***Hayatla ve evrenle oyun olmaz...Egosantrik kişiliklerinin, “ben merkezci” ufak dünyalarını, evrenin merkezi zannediyor bu ufaklıklar...Oysa evrenin sınırsız büyüklüğünde, varolan o küçük egoları o kadar minik ki...Evrenin sırlarının yarattığı o güçlü kasırgalar karşısında, “küçük hesaplar, egoyu yüceltmeye yönelik basit çıkarlar” ne zavallı bir resim çiziyorlar...Yeni yılda evrenin enerjisi yanınızda olsun...Küçük kurnazlıklar ve egoların çıkar oyunlarıyla değil, evrenin dingin enerjisinin muhteşem hızıyla yürüyün...Deepak Chopra’dan bir bölümle bitirelim bu yılın son yazısını:“Biriyle karşılaşmak, birini görmek, sevmek, paylaşmak için durduk bir an...Bu çok değerli bir andır...Ancak geçicidir...Ölümsüzlükteki küçük bir parantezdir bu...Sevgiyle, ilgiyle, yumuşak bir kalple paylaştığımızda birbirimiz için bolluk, bereket, neşe ve mutluluk yaratırız...O an yaşanmaya değer bir andır artık...”
Aylar önce, ne içten ve samimi ne sıcak ve keyifli bir sohbet yapmıştık seninle...Hani Tahir gelmişti, Bebek Kahve’dekiler “Ne konuşuyor bunlar burada” diye bize bakıyorlardı...Ünlü restoranlarda, kulüplerde, barlarda değil de, bir gazeteci için, önceki kuşaklardan kendine miras kalan, çay ve simitin revaçta olduğu salaş bir kıyı kahvesinde buluşman nasıl damardan vurmuştu beni...Damarı biliyordun...Başka türlü yaşasak da, biz gazeteciydik biliyordun...Genlerimizin ve damarımızın bizi salaş kahvelere, çay ve simite çağıracağını hissediyordun...O “tavşan kanı” kıvamındaki sohbette, gazetelerden, gazetecilerden ve gazetelerimizden söz etmiştik seninle Ali Kardeş...Gazetelerimizin geleceğinden, hayatın getireceklerinden...Bilirsin, bir patron gazetesini çok sever...Fakat bir gazeteci gazetesini ondan da çok sever...Gazeteci için gazetesi her şeyidir...Kimliği, kişiliği, ekmek teknesi, gelecek güvencesi, toplumdaki itibarı, yaşamdaki şifa aracıdır...O çok sevdiğimiz gazete elden gidiyor Ali Kardeş...***İsmail’le (Yuvacan) konuşuyoruz arada bir...Gazeteyi artık idare edemiyor...Kayyuma devrolalı, “para ve yatırım gerektiren hiçbir kararı” alamıyor...Ayın 6’sından beri gazetenin vereceği yeni promosyon kararını uygulatamıyor...Mahkeme kayyuma “iki ortağa sorup sonra kendin karar ver” demiş...Mahkeme haklı...Ortaklar sorunlu...Sana soruyor “hayır” deyince, kararı alamıyor kayyum...Gazete elden gidiyor Ali Kardeş...***Dedenden babandan bahsetmiştik o gün...Senden elbette...Soyadından... Hayatından...Yapmak istediklerinden, yapacaklarından...Sonra gazetelerden söz etmiştik...Ne müthiş bir hazdır bilemezsin...Eski bir gazetecinin,gazete patronunun,çocuğuyla, torunuyla sohbet etmek...Bir gazeteci için...Çetin Emeç’in kızı Mehveş...Altan Öymen’in kızı Aslı...Kemal Ilıcak’ın oğlu Mehmet Ali...Malik Yolaç’ın torunu Yasemin...Hepsiyle uzun sohbetlerde buruk, demli ve muhteşem bir lezzet tatmıştım...Şarabi bir lezzet...Senle konuşmamızda olduğu gibi...***Gazeteler büyük bir sanayi oldular Ali Kardeş...Arkasında dimdik durabilecek büyük paralar, sermaye gardı kolay düşmeyecek güçlü patronlar gerektiriyorlar...Salt fikir gazeteleri borç harç, okuyucu desteği filan idare ediyorlar...Fakat VATAN ve dedenin kurduğu MİLLİYET böyle gazetelerden değil... Rakipleri büyük atılımlar yaparken, güdük kalırlarsa, yayın hayatını sürdürmez, yaşayıp serpilemez, ölür giderler Ali Kardeş...***Biliyorsun maaşları Demirören’ler veriyor...Gazete satıldı, artık mekan değiştirmesi gerekiyor...Yeni mekanı Demirören’ler yaptırdı, taşınmak için onayın bekleniyor...Promosyon yapılacak onaylaman gerekiyor...Atılım yapılacak, kabul etmen zorunlu oluyor...Harcanacak paraların altına imza atman gerekiyor...Ali Kardeş...Belki bir yerlerden bir defaya, iki defaya, beş defaya mahsus para bulursun...Fakat biliyorsun gazete sermayesi, sermayedarı, şeffaftır, öyle olmalı, öyle kalmalı...Kamuoyunda bilinmeli, tanınmalı, okurun gözünde güvenilir bir sermayedar olmalı...Aydın Bey’i hatırla...200 milyon doların üzerinde bir paraya Milliyet’i satmıştı zamanında...Arkasından ne kasetler çıkmış, apar topar nasıl gazeteyi geri almak zorunda kalmıştı...Bir sürü para ve itibar yitirmişti gazete...***Gazetelerin sermayesi ve sermayedarları da kamuoyu tarafından çok iyi bilinmeliler...İsmi bilinmeyen, kaynağı meçhul paralardan, gazetelere yar olmaz...Şüphe uyandırır, kuşku yaratır, spekülasyon ve dedikoduya neden olur...Gazetelerimiz esas sermayesinden güvenilirliğinden yer, bunları taşıyamaz Ali Kardeş...Sen bir gazeteci ailenin torunu ve çocuğusun...Bir gazetenin bitmesine, tükenmesine, ölmesine, yok olmasına, yayın hayatını bitirmesine, raflarda görünmemesine gönlün razı gelmez...Emin ol gazeteler elden gidiyorlar Ali Kardeş...***Gazeteci çocuğusun, patron torunusun...Sermayenin önemini bilirsin, güvenilirliğin bir gazete için ne kadar yaşamsal olduğunun farkındasın...Bu gazetelerin cenazelerini sen kaldırmazsın bunu biliyorum...O töreni sen düzenlemeyeceksin, buna inanıyorum...Yüzbinlerce okuyucu...Yüzlerce gazeteci bekliyor...İstiyorsan o gün konuştuğumuz gibi, elimden gelen her emeği vereyim...İstediğin arkadaşlarımla gazeteleri yaşatmak için akil çabalara gireyim...Arkada ekonomik güç ve sermayede şeffaflık olmadan olmuyor ki Ali Kardeş...Okuyucusuyla, emekçisiyle, muhabiriyle, gececisiyle, fotoğrafçısıyla bu gazeteleri yaşatabilmemiz için, ekonomik güç ve sermayede şeffalık ve güvenilirlik şart Ali Kardeş...Gazeteler elden gidiyor Ali Kardeş...Gazeteci kardeşin Reha...*****“ATATÜRK” İSMİ LOSYON VE İÇ ÇAMAŞIRI MARKASI MI OLACAK?..Ankara Koleji’nden arkadaşlar beni adres göstermişler, okul arkadaşım Murat Denizel’e...Murat, İngiltere’de Arap asıllı bir uyanığın “Atatürk” isminin marka tescilini aldığını yazıyor...Eğer gereken tepkiyi göstermezsek “yakında aklınıza gelebilecek her ürünü Atatürk ismiyle bu adam piyasaya çıkartabilir...” diyor...-“Arkadaş ben facebook’ta kampanya açtım... Sana ihtiyacım var...” dedi...Murat’ın yazısından bir bölümü koyuyorum...İngiltere’deki bu uyanığın Atatürk ismiyle ürün yaratmaması ancak protesto maillerinizle mümkün olabilecek...***İşte Murat’ın yazısından ilgili bölüm;“Satır aralarında bir yerde, “Atatürk’ü kaybettiğimiz” haberi geldi...Adamın ilkelerine doğru düzgün sahip çıkamadık, yetmedi meclis kararı ile kendi verdiğimiz ismine hiç mi hiç sahip çıkamamışız meğerse...Atatürk isminin yeni sahibi, Muhammed Sujah Jioher Yagub (İngiltere’de yaşayan bir arap).Bu bir şaka değil.Keşke şaka olaydı.Muhammed Bey, Avrupa Birliği ülkelerinde Atatürk markası ile istediği gibi, canı nasıl arzu ediyorsa giyecek, temizlik maddesi, alkolsüz içecek, ayakkabı, ilaç üretebilecek.Raflara bir güzel yerleştirecek.Atatürk marka donlar,Atatürk marka basur ilaçları,Atatürk marka kremler,Mesela...Üzerinde Atatürk yazan,Artık hangi ürünü çekerse canı, ister üretir, ister satar Muhammed Bey...İsteyen de alır, istediği yerde kullanır!..Adam gitmiş, müracaat etmiş, tescil ettirip almış patenti, kime ne, hesap mı verecek?..Hem de bizim devlet olarak imzaladığımız uluslar arası kanunlar çerçevesinde...Ne zaman tescil ettirmiş Muhammed Bey?..2005 tarihinde...Sayın devlet büyüklerimizin kulağına da gitti bir ara bu durum zahar,Ki,“Kullanamazsın efendi Atatürk ismini” diye karşı dava açmışız...Oturmuş çalışmış üstünde sayın devlet büyüklerimizin tayin ettiği çok kıymetli avukatlar, Ve savunma hazırlamışlar.Savunmaya bak;‘Atatürk ismini kız kardeşi bile kullanamadı (E eee...). O yüzden Atatürk ismi diğer ülke liderlerinden farklıdır (Haa! e eeee...). Bu nedenle, bunu marka olarak kimse kullanamaz (Bak sen...).Akıl, bilgi, vizyon, ustalık dolu müthiş bir savunma...Yakışır.E bu savunmaya karşılık hangi hakim haklı görmez ki bir milleti...Ancak,Savunmaya itiraz da geliyor karşı taraftan;Diyorlar ki,“Ama Atatürk Orman Çiftliği var. Yani bir çiftliğin adı Atatürk...Ayrıca Kapalıçarşı’da üstünde Atatürk yazılı tişörtler falan satılıyor...Ve de arabaların üstünde bile yazıyor, hatta...Siz (yani biz, yani bizim millet oluyor bu ‘siz’) istediğiniz yere yazıyorsunuz da, yazıp satıyorsunuz da, biz (onlar) niye yazamayalım ki?”Hıımm, diyor hakim, kaşınıyor, bakınıyor sağa sola ve;İtirazımızın reddine, tescilin onayına mahkemece tamamdır kardeşim diyor.Muhammed Bey, gevrek gevrek sırıtarak dönüyor evine, eminim sevinç içinde müjdeyi veriyor ağabeylerine, ablalarına, ailesine.Hayırlı uğurlu olsun demek kalıyor milletimize.Artık neresine isterse orasına kullanacak, isteyen Atatürk ismini.Neresine uygun görüyorsa,Neresi için doğru buluyor, beğeniyorsa.Ama çok geç değil her şey için.Bizim uzman avukatlar! incelemişler durumu, eğer ki MR. Muhammed (İngiltere’de yaşayan bir arap) beş yıl süresince her hangi bir üretim yapmazsa Atatürk markası ile,Biz tekrar itiraz edebileceğiz...”***Murat Denizel’in yazısı böyle...Adamın adı Muhammed Sujah Jioher Yagub...İngiltere’de yaşıyor...Atatürk’ü yaratacağı ürünlere marka yapmak istiyor...Ellerinizden öper...Kolay gelsin...
Tartışma gazetecilik etiğini, yazar konumlamasını, müstear isimle yazmanın dayanılmaz ağırlığını ve tutuklanma gibi ağır bir müeyyideyi içeriyor...Bu durumda konu bir dedikodu malzemesi değil...Uluorta sallanacak, sorumsuzca vurulacak, korku yaratıp üzerinde tepinilecek bir konu hiç değil...Dün Ahmet Hakan “yemişim fezlekeni” başlıklı bir yazı yazıyor...Birilerinin Odatv davasıyla Ahmet Hakan arasında bağlantı kurduğunu söyleyip şöyle diyor:“Benim Odatv adlı internet sitesine müstear isimle yazdığım siyasi içerikli bırakın bir yazıyı, bir kelimeyi bir tek harfi ispatlayın...Hadi durmayın ispatlayın...Bundan sonrasını Tayyip Erdoğan gibi söyleyeceğim...Eğer ispatlayamazsanız, şerefsizin önde gidenisiniz...”***Savcının polisin elinde ne var?..O bağlantıları kuranlar ne kastediyorlar, ne biliyorlar, hangi belgeleri görüyorlar ya da görmüyorlar bilmiyorum...Önemi de yok zaten...Önemli olan Ahmet Hakan’ın yazmak zorunda kaldığı şu satırlar:“Benim Odatv adlı internet sitesine müstear isimle yazdığım siyasi içerikli bir yazıyı, bir kelimeyi, bir tek harfi ispatlayın!..İspatlayamazsanız şerefsizin önde gidenisiniz...”Farz edelim ki Ahmet Hakan siyasi içerikli bir yazı yazmış olsun Odatv’ye?..Müstear isimle siyasi yazı yazmak suç mudur bu ülkede?..Yazının kendisi suçsa, zaten suçtur...Müstear isimle olmuş olmamış farketmez...Basın savcıları gereğini yapar...Suç değlise zaten suç değil, ister müstear ister değil...Siyasi içerikli analiz yapmak hiçbir zaman suç kavramında olmamalı, ifade özgürlüğü suç kapsamına girmemeli...Sonuna kadar ifade özgürlüğünün yanında durmak görevimizdir...***Ancak benim kulağıma kar suyu kaçıran Ahmet Hakan’ın yazdığı başka bir “ifade”nin kulağımdaki tınısı...Hakan özellikle, “Odatv adlı internet sitesine müstear isimle yazdığım siyasi içerikli bir yazıyı, bir harfi ispatlayın...” diyor...İlginç bir şekilde yazının “siyasi içerikli” olmasına vurgu yapıyor...“Siyasi içerikli bir yazıyı bulamazsınız” diyor...Bu şu anlama mı geliyor acaba?..Siyasi içerikli olmayan yazılar yazmış olabilir o siteye müstear isimle...Böyle bir anlam taşımadığını sanıyorum, daha doğrusu umuyorum...Benim gibi birçok insan için, Odatv’de yapılan siyasi analizlerin, muhalif eleştirilerin, karşıt görüşlerin, “demokrasi” açısından bir sakıncası yok ki...Tersine demokrasinin gereği, muhalif siyasi analizler, yorumlar... Cumhuriyet gazetesinde, Sözcü gazetesinde, Aydınlık’ta birçok yazar var, en ağır şekilde siyasi eleştirilerde bulunuyorlar...İnsanların ve gazetecilerin siyasi eleştirilerinden baskıya uğraması, kabul edilecek bir şey değil ki...***Beni işkillendiren, Ahmet Hakan’ın siyasi olmayan yazı yazmadığını söylememiş olması...Diyeceksiniz ki öyle yazmış olsa ne olacak, siyasi olmayan yazıdan suç mu çıkacak?Bir şey mi farkedecek?..Evet farkedecek...Tutuklanma açısından değil elbette...Gazetecilik ahlakı açısından...Odatv’nin benim üzerimde yarattığı olumsuz intiba siyasi görüşlerle ilgili değil ki...Birçok insanın onuruna, haysiyetine, namusuna, şerefine yönelik ‘hayasızca’ ifadeler beni infiale sürükledi...Sitedeki isimsiz kalemler, birçok gazeteciye “haysiyet cellatlığı, kişilik suikasti, namus cinayeti” suçlarını işlediler...Cumhuriyet, Sözcü ve Aydınlık gazetelerinde görülmeyen “haysiyet ve namus suikastleri” görüldü Odatv’nin imzasız haberlerinde ve müstear adla yazılan yazılarında...Umarım Ahmet Hakan kardeşimin esas bu yazıların altında müstear imzası yoktur...Siyasi analizlerin değil...Keşke siyasi analizlerde olsa da, bunlarda olmasa...Doğan Yurdakul, Nedim Şener, Ahmet Şık’ı ayrı tutan anlayış, onların karakter suikastlerinin altında imzalarının olmamasına duyulan inançtır...Keza Mustafa Balbay’ın elbette...***Yine de bu sözlerimden sonra Ahmet Hakan “böyle bir şey yaptıysa bile” üzüntüye kapılmasın...Karakter suikastlerinin, onur ve haysiyet cellatlığının altında müstear imzası varsa onun kelimeleri ve yazıları o suikastlere tetik görevi gördüyse, ahlakını sorgularım...Gazeteciliğini psikolojik savaşın infazlarına kullandığı için, gazeteci değil, suikastçi ve kirli bir tetikçi olarak addederim...Hiç merak etmesin...Gazeteci ve ahlaki olarak sıfırlansa bile, tutuklanmasına karşı çıkarım...Şerefsizlikler, sadece şerefsizliktirler!..Tutuklanmayı gerektirmezler...Umarım Ahmet Hakan’da bu durum mevz-u bahis değildir!..*****EVRENDE YAPTIĞINIZ HER ŞEYİN BİR GERİ ÖDEMESİ VARDIR...Herhangi bir seçim yaptığınızda kendinize iki şey sorun...Birincisi;“Bu seçimin sonuçları ne olabilir?..”Bu sorunun cevabını kalbinizde bulacaksınız...İkincisi ise;“Şu an yapmakta olduğum seçim mana ve etrafımdakilere mutluluk getirecek mi?..”***Cevabınız “evet” ise devam edin ve seçiminizi yapın...Eğer cevabınız “hayır” ise, bu seçimin sonu size ve etrafınızdakilere üzüntü getirecekse, bu seçimi yapmayın...Doğru seçimler yapmanıza yardımcı olabilmek için evrenin çok ilginç bir mekanizması vardır...Bu mekanizma bedeninizde oluşan duygularla ilintilidir...Bedeniniz iki çeşit duygu deneyimler...Birincisi rahatlık...İkincisi huzursuzluk ve tedirginliktir...***Şu an farkında olarak bir seçim yapın...Bedeninize odaklanın ve bedeninize sorun...“Bu seçimi yaparsam ne olur?..”Eğer bedeniniz rahatlık mesajı gönderiyorsa, bu doğru bir seçimdir...Eğer bedeniniz huzursuzluk, tedirginlik mesajı gönderiyorsa, bu uygun bir seçim değildir...Bazı insanlarda bu rahatlık ve huzursuzluk hissi “solar plexus”ta yani karın boşluğunda hissedilir...Fakat çoğu insan için esas hissedildiği yer kalptir...Farkındalıkla dikkatinizi kalbinize yöneltin ve kalbinize ne yapmanız gerektiğini sorun...Doğru cevabı sadece kalp bilir...Birçok insan kalbin aşırı duygusal ve yumuşak olduğunu düşünür...Oysa kalbin çok güçlü sezgileri vardır, bütünleyicidir...Olayların iç yüzünü bilir ve olaylar arasında bağlantıları kolay bulur...Kazanma, kaybetme derdi yoktur...Kozmik bir bilgisayarmış gibi çalışır...Her şeyi hesaba katar...Bazen hiç mantıklı görünmese de, kalbin seçimleri mantıklı bir düşüncenin hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar doğru ve kesindir...***Evrenin değişmeyen bir diğer gerçeği “Evrende hiçbir borç ödenmeden bitmez...” gerçeğidir...Evrenin muhasebe sistemi mükemmeldir ve enerjisi devamlı bir değiş tokuş haliyle çalışır...Bu alıntılar Deepak Chopra’nın “Başarının yedi spiritüel yasası” kitabından aldığım pasajlar...Dalai Lama, “Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak öncelikle kendinizden başlamamız gerekir” diyor ve ekliyor:“Bu da evrenin ana yasalarını bilmekle başlar...”Dün öğle yemeğinde ünlü galerici Rafi Portakal “2012’den ne bekliyorsun” diye sordu...“Bilinçaltı temizlenmeye başlanan bir insanlık ve dünya” diye cevap verdim...Evrenin bilinçaltını açan bu yasaları paylaşmaya devam edeceğim sizlerle...
2014 yılının Mart ayında muhtemelen üçlü bir seçim olacak demiştim...Tayyip Erdoğan halkın oylarıyla Çankaya’ya çıkacak...Yerel seçimlerle genel seçimler birleştirilerek, Tayyip Erdoğan’ın liderlik popülaritesi “milletvekili olmadan AKP’yi bir seçim daha taşıyacak...”Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra kurduğu ve üç dönem iktidara taşıdığı partisi ne olacak peki?..AKP’yi Tayyip Erdoğan olmadan nasıl bir gelecek bekliyor; öyle değil mi?..Bu sorunun yanıtının kodları AKP öncesi ANAP’ın ve DYP’nin kodlarında gizli...***AKP Tayyip Erdoğan’ın kişisel popülaritesiyle arka arkaya iktidar oldu...Partinin kurucu başkanı, genel başkanı, doğal başkanı, iktidara taşıyıcısı, iktidarda tutucusu Tayyip Erdoğan...Tayyip Erdoğan’ın AKP’si, Türk siyasi hayatında lider-parti ilişkisi bağlamında Turgut Özal’ın ANAP’ına benzer...Özal ANAP’la iki dönem Başbakanlık yaptıktan sonra Cumhurbaşkanlığı’na çıktığında, arkasında bir emanetçi bırakmak istedi...Yıldırım Akbulut seçilen emanetçiydi...Bir süre sonra Akbulut’un popülaritesi ANAP’ı taşımaya yetmedi...Fıkralara konu olan Akbulut gitti, medyanın, iş dünyasının ve Beyaz Türkler’in arka çıktığı Mesut Yılmaz ANAP’ın başına geldi...***Onca gazetenin, televizyonun, hatta ilk başlarda Semra Özal’ın desteğine rağmen, Mesut Yılmaz zamanında ANAP gün geçtikçe parçalandı, küçüldü ve eriyip gitti...Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut, Erkan Mumcu, ANAP’ı yok olmaktan kurtaramadılar...Bu önemli bir siyasi gerçek...***İkincisi şudur;Adalet Partisi üzerine Doğru Yol Partisi de tıpkı AKP gibi Süleyman Demirel’in doğal liderliğinde onun yol arkadaşları tarafından kuruldu...Parti esasen önce Süleyman Demirel demekti...Tıpkı ANAP Turgut Özal demek olduğu gibi...Tıpkı AKP’nin Tayyip Erdoğan demek olduğu gibi...Süleyman Demirel’den sonra emanetçi İsmet Sezgin formülü denenmek istendi olmadı...Taze kan olarak kadınların, Beyaz Türkler’in, çağdaş Türkiye’nin, iş dünyasının ve burjuvazinin temsilcisi Tansu Çiller “Beyaz bir sayfa açmak için” geldi...O da olmadı ve Çiller de Doğru Yol Partisi’nin erimesinin önüne geçemedi...Çiller gibi etkin bir figürle ayakta kalamayan Doğru Yol, Mehmet Ağar gibi bir isme yöneldi...Ağar da Doğru Yol Partisi’ni kaldıramadı ve DYP yok oldu gitti...***Liderle özdeşleşmiş, liderin kuruculuğunda iktidara gelmiş üç siyasi partidir Doğru Yol, ANAP ve AKP...Her üçünün lideri de, siyasi kaderlerinin çizgisini Çankaya’ya taşımak istediler, istiyorlar...Turgut Özal’ın Çankaya’ya çıkması, ANAP’ın bitişinin başlangıcıdır...Siyasi bilimciler, Özal’ın ANAP’ın başında girdiği son yerel seçimlerde yüzde 21 alarak bitişe geçtiğini söyleseler de, gerçek; Özal’lı ANAP’ın Türk siyasi hayatında bitmeyeceğini gösterir...Özal’sız ANAP yürüyemezdi ve yürümedi...***Süleyman Demirel’in yerine 13 Haziran 1993’te Tansu Çiller DYP Genel Başkanlığı’na seçildiği gün Nokta dergisinde yazıyordum...Doğrusu Çiller gibi etkin ve güzel bir kadın figürün, Süleyman Demirel’den boşalacak DYP liderliğini dolduracağını ve yeni rüzgarlar estireceğini düşünüyordum...Bütün Türkiye öyle düşünüyordu...Ne ki hayat öyle sunmadı...Çiller Başbakan olmasına rağmen, Doğru Yol’u Demirel’den yukarıya taşıyamadı...Doğru Yol düşüşe geçti, zaman içinde eridi ve gitti...***AKP’nin de başında böyle bir tehlike var Tayyip Erdoğan sonrası...Erdoğan’dan sonra, hiç kimse AKP’yi daha güçlü bir parti haline getirip, ivme kazandıramaz...Hangi lider gelirse gelsin...Bu mesele bir lider değil, bir karizma, bir doğal önderlik, partiye bir doğal liderlik meselesi...Gelen her kimse Tayyip Erdoğan’ın siyasi gölgesi altında ezilecektir... Ezilmeyecek gibi görünecek tek kişi Abdullah Gül’dür...Onunla da AKP’nin daha fazla oy alması ihtimali çok düşüktür...***Gelelim Cumhurbaşkanlığı’na çıkan liderlerin ne olduğuna?..Özal ve Demirel Cumhurbaşkanlığı’na çıktıktan sonra, siyasi hayatları da inişli çıkışlı daha doğrusu esas olarak inişli bir çizgi çizdi...Özal bir süre “Çankaya’nın şişmanı” tanımlamasıyla muhalefetin tanımadığı bir Cumhurbaşkanı olarak kaldı, Süleyman Demirel ise ikinci dönem istemesine rağmen Cumhurbaşkanlığı’na seçilmedi...Karizmatik ve doğal lider Demirel ikinci dönem Cumhurbaşkanı olamadan siyasi hayatının sonuna geldi...Özal ise fiziksel hayatının sonuna...Tayyip Erdoğan bu gerçekleri biliyor...Peki 2024’ü Cumhurbaşkanı olarak karşılamaya hazırlanan Tayyip Erdoğan ne yapacak?..Sorunun cevabı bu anlattıklarımın içinde saklı...Tayyip Erdoğan yarı başkanlık sistemiyle, AKP’yi iktidara taşıyarak iki dönemin ikisinde de Cumhurbaşkanı seçilmeyi hedefliyor...Arkasında, ikinci adamını partinin başkanı olarak seçtirerek... Yeni liderin misyonu Tayyip Erdoğan’ın Başkan adı altındaki liderliğinde ikinci adam olarak AKP’yi iktidarda tutmak...Misyonun yeni kodları, görevin yeni sahibinin kim olacağının ipuçlarını da veriyor sanki...*****HASTALIKLARIN ANLAMI...Esin Maraşlıoğlu’nu o gece, Bebek’te bir kafede gördüğümde, kafası allak bullaktı...“Bütün bir gün süren zihinsel ve ruhsal bir çalışmadan yeni çıktım” dedi, “Ruhumun derinliklerinde yolculuk yapmış gibiyim... Lütfen sen de git ve bana bu deneyimde ne hissetiğini söyle... Yaşadıklarımın sağlamasını yapmak istiyorum... Senin deneyimin ve düşüncen önemli...”Adresi verdi, önce kendi telefonla konuştu, sonra telefonla beni aramalarını sağladı ve buluşmak için bir randevu ayarladık...Dört yıl önce bugünkü gibi bir kış günüydü Büyükdere’ye gittiğimde...Quantumcu R. Şanal’ı orada tanıdım...Henüz televizyonlarda sürekli programlar yapmıyordu...Butik bir çevreyle çalışıyordu... ***Sabah 9’dan akşam 16.30’a kadar orada kaldım...İlginç, değişik ve derin bir çalışmaydı...İsmini vermeden kaleme aldım...Sonra Şanal işleri büyüttü genişletti, daha geniş kitlelere Quantum teknikleri ve düşünce sistematiğini öğretmeye girişti...Arada bir karşılaşıyorduk...Buluşmak için sözleşiyor, fakat bir türlü biraraya gelemiyorduk...Dün sabah Habertürk Pazar’ı elime aldığımda, İzzet’in (Çapa) R. Şanal’la yaptığı usta işi röportajını okudum...Şanal hastalıkların Quantum açısından ne anlama geldiklerini bir bir sıralıyordu...Quantum’da “hastalık” kişisel hayatımızdaki eksik olan, içimizde bloke olan enerjileri gösteren bir durumdur...“Hastalıklar insanın tekamülünde bulunduğu noktayı, nerede ve neden aksadığını gösteren işaretlerdir” diyor dünkü röportajında Şanal...Bazı hastalıklar ve içimizdeki anlamlarıyla ilgili de şu bilgileri veriyor...***Reflü:Gerçek duygularını ifade edememek... Büyümek ve olgunlaşmaktan korkmak...Rahimde minyon:Dişiliğin reddi ve cinselliğe karşı direnç...Boyun fıtığı:İddiacılık, esneklikten yoksunluk, her zaman güçlü görünme isteği...Kabızlık:Hayatın akışına güvenmemek, kontrol etmek, bırakırsan sorun çıkar düşüncesi...Yüksek tansiyon:Yaşamın neşeli yanını inkar, içe atılmış derin öfke ve kızgınlık, görevi fazla abartmak...Panik-atak:Ebeveynin koruyucu gücünden yoksun ve kendini yalnız hissetmek...Gastrit-ülser:Hayatı tehlikeli bulmak, kaygı ve kendini ifade edememek...Sivilceler:Yakınlarına karşı duyulan kızgınlık ve bunun içe atılması... Kendini ifade etmek konusunda engelle karşılaşma...Alkol bağımlılığı:Güvensizlik, kendini ifade edememek, yanlış anlaşılmaktan korkmak...***Bütün bu duyguların ve korkuların temelinde çocukluğumuz ve yetiştirildiğimiz ortam var...Şanal “devletlerin insanları, ailelerin de çocukları korkutarak ve korkuyu kullanarak yönettiklerini” söylüyor...NLP çalışmaları yaptığım dostum Metin Çınaroğlu dün bana, ebeveynlere NLP yöntemleriyle, “nasıl daha iyi çocuk yetiştirebilirsiniz” konulu, uluslararası bir çalışmayı DVD’lerle sunmaya hazırlandıklarını söyledi... Bunları size yazıyorum, çünkü artık hayatta hiçbir şey eskisi gibi, saklı gizli kalmayacak...Yalan yanlış, korkulara dayalı bir bilinç oluşmayacak...2012 dünyanın ve insanlığın bütünüyle sarsılacağı bir yıl...Bilinçaltımız temizlenmeye başlıyor...Yeni yıla kendinizi hazırlamakta yarar var...
Türkiye’de yaşayan herhangi bir insan Atatürk’çü olmak zorunda değil...Bu ülkede yaşayan herhangi bir insan Atatürk’ü sevmek zorunda değil...Bu ülkede yaşayan herhangi bir insanın, Atatürkçülüğün ve Kemalizm’in buyurgan, otokratik, dünyadan kopartılmış içine kapalı bir ulusalcılık barındırdığını söylemesi de “izansızlık” değil...Kemalizm adı altında “darbelere ve darbecilere davetiye çıkartıldığını” tez haline getirip, piyasaya sürmek de “işbirlikçi, satılmış” ifadelerine maruz kalmayı haklı kılacak bir şey değil...Bunların hiçbiri sakıncalı değil ve muhtemelen Mümtaz’er Türköne de birçok konuda böyle düşünerek sakıncalı bir portre çizmiyor...***İzlediğim kadarıyla entelektüel akademik düzeyi azımsanmayacak düzeyde...Bir tarih tartışmasında, bir akademik münazarada, bir siyasi açık oturumda, moderatörün ilk anda aklına gelebilecek isimlerden biri Mümtaz’er Türköne...Dinlemekten ve tezlerini takip etmekten entelektüel haz aldığım bir şahsiyet olduğunu da söylemeliyim...***Fakat bütün bu gerçekler Mümtaz’er Türköne’nin Atatürk Kültür Tarih Kurumu yönetimine getirilmesinin “doğru” olduğunu göstermiyor...Şu düşünceyi anlarım...Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Atatürk’ü “darbelere zemin yapan” Kemalist’lerden haz etmeyebilir, koyu bir ulusalcılık ve Baas rejimini andıran bir işgüzarlığın Atatürkçülük adı altında pazarlanmasını arzulamayabilir...İktidar demokratik seçimler sonucu AKP’dedir...Abdullah Gül de seçimlerle gelmiş iktidarın, seçilen milletvekillerinin oylarıyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı... Gül’ün, Atatürk Kültür Tarih Kurumu’na rijid bir Kemalist’i atamaması anlaşılabilir, hatta doğru addedilebilir...Fakat “Atatürk’ün kendisine hiçbir hayranlık ifade etmeyen, esasen savunduğu tezlerle, karşıt entelektüel cereyanlara yakın durmuş bir akademisyenin böyle bir kurumun yönetimine atanması” düşündürücüdür...***Oraya görevlendirilecek bir sürü kişi var Türkiye’de...“Darbelere, Baas tipi ulusalcılığa” karşı çıkıp, Atatürk’ü bunların ötesinde “muassır medeniyetlere ulaşma azminde gören, bağımsızlığı, aklı, bilimi ve laikliği rehber edinmiş gerçek Atatürkçüler makul miktarda hala varlar ve sesleri duyulabiliyor” bu ülkede... Onlardan birini atamayıp, Kemalizme değil, Atatürk’e bile düşünsel anlamda fazla yakın durmayan bir akademisyeni “Atatürk” ismini taşıyan bir kurumun yönetimine atamayı neden yaptığını tahmin ediyorum aslında...Doğru yapmadı Abdullah Gül...Mümtaz’er Türköne de eleştirilerin ve spekülasyonların ortasında bu görevi “Türkiye’yi ikna edecek şekilde yapamayacak...”Yazık oldu hem Atatürk Kültür ve Tarih Kurumu’na, hem de Mümtaz’er Türköne’nin kendisine...*****HAYAT AŞK VE EVLİLİKDeepak Chopra, Bill Clinton’un deyimiyle bir beden-zihin-ruh ustası bir yazar...Serpil Ciritçi “Hayat aşk ve evlilik” üzerine Chopra’dan bir anekdot gönderdi...“Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri hayat aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söyler:“İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş..Kurtlardan biri korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanı, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor...***Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor...”Gençlerden biri Cherokee kabilesinin bilgesine soruyor:“Hangi kurt kazanacak”Yaşlı bilge kısaca cevap veriyor;“Hangi kurtu beslerseniz o...”*****KALBİNİZİN SESİNİ DİNLEYEREK YÜRÜMEK...Aşağıdaki öykü ve sonuçları bu köşenin zaman zaman konuğu olan Burçin Alpacar’dan...Pazar günü hepimize iyi geleceğini düşündüm...“Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş...Fakat her ikisi de farklı bir çalışma disiplini ile ağaç kesme işini yapıyormuş...Birinci kişi işe başlıyor ve durmak dinlenmek bilmeden sürekli ve çok geç saatlere kadar ağaçları kesiyormuş...İkinci kişiyse arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başlayıp akşam olduğunda eve dönüyormuş...Bir hafta süresince ikisi de çalışmış ve bu yoğunlukta çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar...Sonuç şöyle olmuş;İkinci kişi çok daha fazla ağaç kesmiş...Birinci adam öfkelenmiş:“Bu nasıl olabiliyor?.. Ben daha çok çalıştım... Senden daha erken işe başlayıp, senden daha geç çalışmaya son verdim...Ama sen daha fazla ağaç kestin...Bu işteki başarının sırrı nedir?..”İkinci adam gülümseyerek cevap vermiş:“Ortada bir sır falan yok...Sen hiç ara vermeksizin çalışırken ben arada bir dinlendim ve baltamı biledim...Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir...İşte ben onu yaptım...”***Öyküyü anlatan Burçin devam ediyor:“Birçoğumuzun bildiği, sıklıkla duyduğu bir öykü olmasına rağmen, yeni yıla yaklaştığımız ve yeni bir ajanda oluşturduğumuz şu günlerde bir kez de birlikte hatırlayalım istedim...Kendi geçmiş deneyimlerimde tespit ettiğim ve çevremde tanıklık ettiğim; bir telaş içerisinde olduğumuz gerçeği...Yüksek tempo ile yürüyoruz hayatı...Hatta koşuyoruz, hatta gücümüzün üstünde bir performansa zorluyoruz ‘kendi’mizi ve yarı yolda kalıyoruz...Üstelik bu yarı yolda kalmışlıkta çoğumuz, hedefe bir adım mesafede kalıp sonuca dokunamamayı deneyimliyor ve acı duyuyoruz...Buna karşın kimimiz de gözlerimizi kapatıp, hedefi gönlümüzün gözüne teslim edip, öncelikle zihnimizle yürüyoruz gidilecek yolu...Yani zihnimizle imajine ediyor ve gönlümüzle yolun sonunu ve hedefimizi düşlüyoruz...O anda oluşacak duyguları ve hayatımızda değişecek fiziksel değerleri tespit ediyoruz...Bu esnada hedef konusundaki zihinsel bariyerlerimizi tespit etmiş ve bariyerlerimizle barışarak onları özgürleştirmiş oluyoruz...Ardından gönül gözlerimizi açıyor ve zaten bildiğimiz yolu yürümeye başlıyoruz...Bu bilme duygusunun verdiği özgüven ve cesaretle yürüme; daha sakin, daha huzurlu, daha konforlu bir yolculuk sağlıyor...Üstelik dur noktaları ve dur noktalarındaki yenilenme hakkını da ‘kendi’mize vermiş oluyoruz...Böylece hedefimize mutlaka ulaşıyoruz, başarıyoruz, kazanıyoruz...Çünkü huzurun, güvenin, emin olma durumunun sessizliğindeki seste kendimizin farkına vararak ‘kendi’liğimizin bize yardımcı olmasına müsaade ediyoruz...Nefesimiz tıkanmadan, ayaklarımız isyan etmeden, bacaklarımızın kuvveti çözülmeden, göğsümüz daralmadan, negatif durum ve koşulla karşılaşmadan sevgiyle, keyifle amacımıza ulaşıyoruz...Biz aslında hep bir seçim yapıyor ve kendi seçimlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz...”
Paris’te sevgilime ve kız arkadaşına musallat olan, Cezayir kökenli çocukları çok iyi hatırlıyorum şimdi...Polonyalı koyu Katolik bir kızla, inişli çıkışlı, zikzaklı, aşk gibi bir aşk yaşıyordum o günlerde...İlk gidişimdi Paris’e...Sevgilim meteliksizdi...Bense az metelikli...Sevgilimin bir de kız arkadaşı vardı...O da meteliksizdi...İki meteliksiz genç kızla, az metelikli 20 yaşındaki bir Türk gencinin ilginç bir kompozisyonunu çiziyorduk Paris sokaklarında avare bir halde...***Sevgilimin kız arkadaşı, az metelikli genç bir Türk’ün, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, iki meteliksiz Polonyalı genç kızı taşıyamayacağının farkına varmıştı...Paris’in kuzey tepesinde bir Secre-Coeur akşamında, merdivenlerin üzerinde gitar çalan gençlerin romantizminde, kendisine “asılan” Cezayirli gençlere pas verdi...Paris’e gezmek, eğlenmek ve gününü gün etmek, hatta kalıp yaşamak için gelmişti...Daha fazla hot-dog’a talim edemezdi...Eski Fransa sömürgesi Cezayirli, Tunuslu, Kuzey Afrikalı kültürleri ilk orada tanıdım...***Arap aksanıyla, fakat iyi sayılabilecek pratiği düzgün bir Fransızca konuşuyorlardı...Kendilerini, Paris’te yaşayan ve Fransızlar’la entegre olmaya çalışan, diğer bütün milliyetlerden farklı görüyorlardı...Onlar Paris’te yaşayan bir Türk ya da bir Kübalı veya Nikaragualı gibi de değillerdi...Onlar kendilerini “Fransız” addediyorlardı...Konuşmalarında, sözü ne yapıp edip Cezayir’in Fransız etkisine (ortada etki falan değil, gerçek anlamda bir sömürge durumu vardı) getiriyorlardı...Doğuştan Cezayirli olan etnisitelerini, Fransız sömürgeciliğinin altında, el çabukluğuyla doğuştan Fransız tebası olarak değiştirmişlerdi...***“Paris onların şehriydi...Onlar Fransızca konuşurdu...Onlar Paris’te diğer yabancılar gibi değillerdi...Onların Fransa’da ayrıcalıkları vardı...Onlar yarı-Fransız’dılar...”Marksizmi hatmetmiş olduğum günlerdi...Emperyalizmin kendine bağlı sömürge ülkelerde yarattığı işbirlikçi kültürler hakında yeterince külliyat devirmiştim...Fransa’ya monte olmaya çalışan Cezayirli gençlerin, “aşağılık kompleksi parfümlü” patolojilerini kavramakta güçlük çekmiyordum...Yüzlerine vurmuyordum ancak her lafı “biz aslında Fransızız” demeye getirmeleri, komik kaçıyordu...Cezayir’in, Tunus’un, ülkesinde yaşayan gerçek halkı böyle değildi elbette...Paris’e gelenleri, Fransız toplumuna yamanmaya çalışanları, Fransız’dan çok daha fazla Fransız’mış gibi davranıyordu...Fransız olamadıkları kadar Fransız’dılar onlar...Tıpkı İngiliz olamadıkları kadar İngiliz olan Londra’daki Hintliler gibi...***Valerie’yi gördüğümde, 20 yaşımda Paris’te gördüğüm Fransa’ya yamanmaya çalışan Fransız olmayan genç Cezayirliler geldi gözümün önüne...Polonyalı genç kızı “ayarladıktan sonra” yetinmemişler, bir süre sonra, arkadaşı üzerinden sevgilime yazmaya başlamışlardı...Kızcağız şöyle demişti bir gün:- “Onlar Cezayirli’ymiş ama esasen Fransız sayılıyorlarmış... Onlarla takılırsak, bir gün Fransa’da oturma müsadesi almamız mümkünmüş... Arkadaşıma öyle söylemişler...”Zavallılığın ve çaresizliğin ulaştığı boyuta gülümsemekle yetinmiştim...Şükür ki bizim romantik ve deli aşkımıza pek bir şey yapamadılar...Ancak onlar sayesinde sömürgelerden kapitalist anavatanlara gelen yarı göçmen, yarı aydın insan profilinin, aşağılık komkpleksinden ne derece muzdarip, celladına yamanmaya ne ölçüde müsait, ne çok oportünist ve nasıl müzmin bir yalaka olabileceğini görmüştüm...***Cezayirli bir baba ve Tunuslu bir anneden doğuyor Valerie Boyer...Buna karşın, “Fransa’nın Cezayir’de yaptığı katliamı” hatırlatan gazetecilere, “Cezayir’de öyle bir şey olmadı” diyor...Valerie’yi görünce aklıma, o kendini Fransız’dan çok Fransız gören Cezayirli gençler geldi...Onlar da tıpkı Valerie gibi Cezayir’de olanları, “Fransız sömürgeciliğinden çok Fransız etkisine ve Fransız medeniyetinin büyüklüğüne bağlama” eğilimindeydiler...Ve onlar da tıpkı Valerie gibi, kendilerinin dışındaki “Fransız olmayan yabancılara” gaddar ve cellatça davranıyorlardı...***Sömürgeden halkın bir ferdi olmanın dayanılmaz acısını, kendinle, milletinle ve gerçeklerinle barışarak mücade ederek gidermek yerine, diğer üçüncü dünya ülkelerinin insanlarını aşağılayarak çıkartmaya çalışıyorlardı...Cellatlarının yamalarıydı onlar...***Valerie deliler gibi çalışmış, Ermeni tasarısının geçmesi için Fransız Meclisi’nden...Üç çocuk annesi dul Cezayir kökenli bir Fransız milletvekili Valerie Boyer...Zaman zaman Sarkozy’yle akşam yemeklerinde buluşuyor...Sarkozy “Türkiye’yi altüst edeceğini bildiği Ermeni soykırımı tasarısının geçirilmesi misyonunu” Cezayir kökenli Fransız kadın parlamenter Valerie’ye veriyor... Ne kadar Deja Vu bir durum bu benim için...Ah bir bilsen Valerie...*****FRANSA’YI ACITABİLİYOR MUSUNUZ?Fransız Parlamentosu’na karşı, “tarihi gerçeklerle” savaşmak yanlış bir tercihtir...Bu kararı alan Fransız Parlamentosu tarihi araştırarak bu sonuca varmadı ki...Siyasi bir manevra ve karar sonucu aldı...Fransız meclisi bir tarih enstitütüsü değil ki, tarihi gerçekler üzerinde tartışılsın...Fransa’yla ve esasen Sarkozy ile mücadelenin tek ama tek bir geçerli yolu var...Fransa’yı olabildiğince acıtmak...***Sadece Türkiye kartını kaybedeceğini söyleyerek falan değil...Fransa’nın, uluslararası çıkarlarına, bire bir misillemede bulunarak, o çıkarlara açıktan zarar vererek...Konu bir tarih meselesi değil, bir uluslararası reel politik meselesidir...Madem ki Fransa, Türkiye’yi uluslararası arenada, köşeye sıkıştıracak en büyük hamleyi yapmaktan çekinmiyor...O zaman siz de, Fransa’nın Arap dünyasındaki, Amerika üzerindeki, Avrupa’da rakipleri karşısındaki etkinliğine karşı savaşmak, Ermeni-Azeri meselesinde, arabuluculuk girişimlerinde, Türki Cumhuriyetlerde ve Asya’nın derinliklerinde; ulaşılabilecek her noktada Fransa’nın çıkarlarının karşısına dikilmelisiniz...Ne istiyorsa, onun olmaması için çalışmalısınız...Ona karşı ittifaklar kurmalısınız...Kısaca Fransa’nın başına bela olmalısınız...Türkiye öyle bir uluslararası savaş başlatmalıdır ki, Fransa bunu yaptığına yapacağına bin kez pişman olmalıdır...***Bu savaş Fransa’nın direkt çıkarlarına yönelik bir savaş olmalı...Ermeni soykırımı olmadığını iddia etmek gibi tarihsel tartışmaların ötesinde bir şey bu dediğim...Ermeni soykırımının olduğunu veya olmadığını iddia edeceğiniz yer siyasi manevra kokan kararların alındığı Fransız Parlamentosu değildir...Karar madem ki siyasi bir karardır...Cevaben misilleme yapmak zorundasınız, siyasi ve uluslararası bir savaş balatmalısınız...Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu uzun zamandır, Türkiye’nin bölgesel bir güç olduğunu söylüyor ve bölgesel bir rol oynadığını öne sürüyor...Bu söylemin bedelini ödemek ve ödetmenin sırasıdır...Eğer o söylemlerin arkası boş çıkarsa, açık söyleyelim bizi eşekten düşmüşten beter yaparlar...Kılıçları Türkiye çekmedi...Sarkozy çekti...Bu savaşın berabere bitmesi imkanı yok...Ya kazanacaksınız ya da çok kötü kaybedeceksiniz...***Mesele Ermeni soykırımı olmuş olmamış meselesi değil...Mesele, sizi “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyemez hale getirip, bütün dünyada suçlatma ve yalnızlaştırma meselesidir... Uluslararası ilişkiler ve diplomasi reel politiktir, romantik tartışma yeri değil...Ya biz köşeye sıkışacağız ve yalnız kalacağız...Ya da sen gideceksin Monsieur Sarkozy...Başka yolu yok...
Lise arkadaşlarını 35 yıl sonra görmenin yararı “hayatı temize çekmektir...”Bir kadın aradı, tanımadığım bir telefon numarasından...-”Ben Ayşegül Çetintaş” dedi... “Kolejden sınıf arkadaşın...”35 yıldır duymadığım bir ses telefonda konuşuyordu...Arkasından beklenen soruyu sordu:-”Beni tanıdın mı?..”Aslında şaka gibi bir soruydu bu...Bir insanın 35 yıl hiç görmediği, konuşmadığı, karşılaşmadığı birisinin ilk ‘sesiyle’ telefon konuşmasının beşinci saniyesinde iletişim kurması pek mümkün değildi...Ancak insan beyni ve bilinci farklı işliyor sanıyorum...O konuşurken, beynimde flaşların patladığını hissediyordum, “Hangi Ayşegül acaba” diyordum, “Ortaokulda vardı, lisede vardı Ayeşegül...”İki saniye içinde bilinç, kişisel tarihin derinliklerinde kalmış bilgiyi çıkarıveriyordu gün ışığına...“Çetintaş dedi, Çetintaş olan lisedeki Ayşegül’dü...”***O ise devam ediyordu konuşmaya...-”Çarşamba akşamı İstanbul’da buluşacağız...” diyordu...“76 mezunları, mutlaka geleceksin...”Bir emir kipiydi...Hayat ne enteresan bir mecraydı...Kim bilir ne kadar zamandır bir emir kipiyle karşılaşmamıştım...Kolej yıllarında 15 yaşlarındayken sınıf arkadaşım Cemil’le evde oturur avarelik ederdik...“Yıllar sonra birbirimizi hatırlar mıyız?..” diye düşünüp, “yirmi otuz yıl sonraki muhtemel karşılaşmamızın olası dramatik senaryolarını hayal ederdik, duygusallaşırdık...”Üzerinden 35 yıl geçmiş o günlerin...***Lise arkadaşlarıyla 35 yıl sonra karşılaşmanın keyfi hayatı temize çekmektir...“Asmalımescit’te ‘Otto’da buluşuyoruz” dedi...Ağzımdan bir “eyvah” çıktı...-”Ben Asmalımescit’e, Nevizade’ye yıllar var gidemiyorum ki...” deyiverdim...Asmalımescit Asmalımescit olalı, Nevizade Nevizade olalı, ben ‘oralı’ olamamıştım...Her kim çağırdıysa özür diliyor, mazeret beyan ediyordum...Keyif ve eğlence fışkıran dar sokaklarına araba girmiyor, yolda bolca takılan oluveriyordu...Bohem taşan sokaklardan, kalabalıklar arasında uzun sürecek yürüyüşler, taksi arayışlar, arabasız kalınacak yolculuklar, içkinin keyiflendirdiği sokaklarda içki içmeyen, bol müzikli ve tantanalı dünyalarla çoktan ilişiğini kesmiş, jübilesini yapıp o hayatı rafa kaldırmış birisi için, “keyiften çok bir azap” halini alıyordu, o geliş ve gidişler...***-”Benim yazılarım var gece geç saatte bitiyor... Oraya gelmem 23’ü bulur, Bir anlamı olmaz...” dedim...-”23’te gel, bekliyoruz” dedi...Lise arkadaşlarıyla buluşmak, hayatı temize çekmek anlamına gelir...Birşeyler olmaya heveslendiğiniz, hayatta hangi mesleği seçeceğinize karar verdiğiniz yıllardır lise yılları...Aklınızda birkaç fakülte seçer, girip giremeyeceğiniz belli değil, uğraşır durursunuz üniversiteye girmeye...Kişisel ilk ciddi yaşam tercihiniz, ilk makas değişikliğidir seçecekleriniz...Hepiniz aynısınızdır, aynılığın ortak paydasını yaşarsınız...Bir taraftan ise gün gelip çatmıştır farklılaşacaksınızdır...O sırat köprüsünün tam ortasındasınızdır...Kim bilir hangi meslek sizi sarmalayacak, kim bilir nelerle karşılaşacak, kim bilir nerelerde yaşayacaksınızdır?..Amerika’da mı, Antartika’da mı, yoksa Alaska’da mı?..Ne olarak, hangi kimlikle?..-”30 yıldır Viyana’daydım...” dedi Ayşegül...***“Bilseydim” diye içimden geçirdim...“Kaç kere gittim geldim Viyana’ya... Meğer Ayşegül oradaymış...”Hayata beraber başlamıştık...Bir hayat macerasının 35 yıl sonrasında, nerede olduğumuzu tam kestiremediğimiz meçhul durağında, “geçirdiğimiz sınavları, aldığımız notları karşılaştıracaktık...”Sanki lisede olduğu gibi bir sınava girmiştik, “hangi soruyu yaptık, hangisini yapamadık, birbirimize söyleyecektik...”Sınav “hayatın kendisiydi...”Tekrarı yoktu ve bir kez gerçekleşiyordu...Geçme ve kalma yoktu, herkes sonunda gidecekti...Yaptığın ve yapamadığın soruları arkanda bırakarak...***Ondan mı bilmiyorum, One Way Ticket To The Blues şarkısı çalarken dans etmelere doyamadık...35-40 yıl öncesinin, ilk dans partnerleri Ayşim’ler, Sebla’lar, Ayşegül’lerle dans ederken bir tuhaf olduğumu hissettim...O figürleri ilk kez yapan 13-14 yaşındaki bir çocuğun heyecanı geldi gözlerimin önüne... “One Way Ticket To The Blues...” isimli şarkı çalıyordu...“Maviliklere Doğru Tek Yön Bilet...”O bileti bize ilk verdiklerinde şarkımızı Boney-M söylerdi...Şimdi hayatımızın meçhul bir noktasında sanırsam Eruption “One Way Tiket” diyordu...Maviliklere uzanan tek yönlü biletlerimizi birbirimize gösterirken, o maviliklere ve sonsuzluklara ne kadar kaldığını bilemiyorduk elbette...*****SARKOZY, NEO-OSMANLI SİYASETE ESKİ OSMANLI’YI HATIRLATIYOR!..Hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan cahil “teorilerden” bir vazgeçiversek diyorum...Fransa’nın meselesi bir Ermeni oyu meselesi değil... Bugüne kadar her seçimde Ermeni oyları vardı, niye şimdi geçiyor bu tasarı düşündünüz mü?..Suriye ve Libya meselesi çok önemlidir Fransa’nın kararında...Tayyip Erdoğan; İsrail’le köprüleri atmaya müteakip “Fransa’nın Ortadoğu ve Afrika’da oynamak istediği role bizzat” soyundu...O kadar ki Tayyip Erdoğan’ın Arap ülkelerindeki prestijini kesebilmek için, Sarkozy alelacele Erdoğan’dan önce ziyaretler düzenledi bu ülkelere...***Fransa için, Suriye, Libya etkin olmak istediği coğrafya yani bir ‘hinterland’ meselesidir...Tarihinden bu hakkının olduğunu düşünüyor Fransa...Suriye’deki etkisini, Libya’daki hegemonyasını unutmaz, unutturmak istemez Fransa...Oysa hayat değişiyor...Bu coğrafya Osmanlı’nın da coğrafyasıdır...Türkiye yeni dünya düzeninde, “Osmanlı’dan kalan topraklarda etkinliğini ve psikolojik varlığını” hissettirmek istiyor...Tayyip Erdoğan’ın bölgede üslenmek istediği yeni rol bu...Fransa bunu hazmedemez ve Türkiye’yi “hiza”ya getirmeye çalışır...Almanya için de farklı nedenlerle geçerlidir bu durum...***Ermeni tasarısı, bölgede Neo-Osmanlı bir portre çizmeye hazırlanan Türkiye’ye eski Osmanlı’nın hatırlatılmasıdır...Suriye, Libya ve Mısır’da rejim muhalifleri, Türkiye tarafından aktif olarak desteklendiler, halen desteklenmeye devam ediyorlar...Arap Baharı sonrası Türkiye, tarihinde ilk kez aktif taraf olma politikası güdüyor...Yeni düzende “taraf olmanın, taraf gibi davranmanın karşılığını” almayı düşünüyor çünkü...Alacağı karşılık Fransa’nın almayı düşündüklerinden gidecek...Fransa, Türkiye’yle bire bir hesaplaşmaya giriyor...Türkiye’nin Amerikan desteğiyle, bölgesel bir güç olup olmayacağı, bu bilek güreşinden sonra ortaya çıkacak...*****SOYKIRIM VE FRANSA İÇİN YIKILAN İNANÇLARIM...Hayat bildiğim, ezberlediğim, tartışmasız doğru ve kutsal saydığım bütün düşünce sistematiğini silip götürüyor...Yüreğim sıkışıyor, Fransız parlamentosunun aldığı “soykırım inkar yasası”nın geçmesiyle...Geçmiş insanlık felaketlerine “soykırım mı denmiş, katliam mı, cinayet mi” bu benim için çok önemli değil...Soykırım da denebilir, eğer gerçekten soykırımsa...***Benim inançlarımın yıkılması, “demokrasiyi öğrendiğim Fransa’nın, tarihi bu kadar ucuz politikaya alet etmesinden” kaynaklanıyor...Eğer politik amaçla değil, entelektüel saiklerle verilseydi “soykırım” kararı, beni bu kadar derinden yaralamazdı...Cezayir işgaline karşı çıkan Fransız aydını Satrte’ın dünyasını, inançlarını ve entelektüel duruşlarını kutsayan bir dünyadan geliyorum ben...En absürd fikirlerin, en antidogmatik görüşlerin, en sıradanlığı mahkum eden haykırışların savunucusu oldum ben...“Soykırım denmiş denmemiş” umurumun teki değil...***Umurumun teki olan, Fransa gibi ülkenin parlamentosunun, tarihi bu derece ucuz politik oyunlara alet etmesi...Bu karar benim için, Fransa’nın demokrasisi, entelektüel duruşu ve kültürel müktesebatının ucuzun ucuzu bir oyuna feda edilmesi demek...Aklımda, hayalimde ve kalbimde yaşattığım Fransa yıkılıyor...Üzüntüm kalbimde ve beynimde yarattığı hayalin çöküşüne...Yoksa soykırım denmiş denmemiş kime ne?..