Valerıe...

Haberin Devamı

Paris’te sevgilime ve kız arkadaşına musallat olan, Cezayir kökenli çocukları çok iyi hatırlıyorum şimdi...

Polonyalı koyu Katolik bir kızla, inişli çıkışlı, zikzaklı, aşk gibi bir aşk yaşıyordum o günlerde...

İlk gidişimdi Paris’e...

Sevgilim meteliksizdi...

Bense az metelikli...

Sevgilimin bir de kız arkadaşı vardı...

O da meteliksizdi...

İki meteliksiz genç kızla, az metelikli 20 yaşındaki bir Türk gencinin ilginç bir kompozisyonunu çiziyorduk Paris sokaklarında avare bir halde...

***


Sevgilimin kız arkadaşı, az metelikli genç bir Türk’ün, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, iki meteliksiz Polonyalı genç kızı taşıyamayacağının farkına varmıştı...

Paris’in kuzey tepesinde bir Secre-Coeur akşamında, merdivenlerin üzerinde gitar çalan gençlerin romantizminde, kendisine “asılan” Cezayirli gençlere pas verdi...

Paris’e gezmek, eğlenmek ve gününü gün etmek, hatta kalıp yaşamak için gelmişti...

Daha fazla hot-dog’a talim edemezdi...

Eski Fransa sömürgesi Cezayirli, Tunuslu, Kuzey Afrikalı kültürleri ilk orada tanıdım...

***


Arap aksanıyla, fakat iyi sayılabilecek pratiği düzgün bir Fransızca konuşuyorlardı...

Kendilerini, Paris’te yaşayan ve Fransızlar’la entegre olmaya çalışan, diğer bütün milliyetlerden farklı görüyorlardı...

Onlar Paris’te yaşayan bir Türk ya da bir Kübalı veya Nikaragualı gibi de değillerdi...

Onlar kendilerini “Fransız” addediyorlardı...

Konuşmalarında, sözü ne yapıp edip Cezayir’in Fransız etkisine (ortada etki falan değil, gerçek anlamda bir sömürge durumu vardı) getiriyorlardı...

Doğuştan Cezayirli olan etnisitelerini, Fransız sömürgeciliğinin altında, el çabukluğuyla doğuştan Fransız tebası olarak değiştirmişlerdi...

***


“Paris onların şehriydi...

Onlar Fransızca konuşurdu...

Onlar Paris’te diğer yabancılar gibi değillerdi...

Onların Fransa’da ayrıcalıkları vardı...

Onlar yarı-Fransız’dılar...”

Marksizmi hatmetmiş olduğum günlerdi...

Emperyalizmin kendine bağlı sömürge ülkelerde yarattığı işbirlikçi kültürler hakında yeterince külliyat devirmiştim...

Fransa’ya monte olmaya çalışan Cezayirli gençlerin, “aşağılık kompleksi parfümlü” patolojilerini kavramakta güçlük çekmiyordum...

Yüzlerine vurmuyordum ancak her lafı “biz aslında Fransızız” demeye getirmeleri, komik kaçıyordu...

Cezayir’in, Tunus’un, ülkesinde yaşayan gerçek halkı böyle değildi elbette...

Paris’e gelenleri, Fransız toplumuna yamanmaya çalışanları, Fransız’dan çok daha fazla Fransız’mış gibi davranıyordu...

Fransız olamadıkları kadar Fransız’dılar onlar...

Tıpkı İngiliz olamadıkları kadar İngiliz olan Londra’daki Hintliler gibi...

***


Valerie’yi gördüğümde, 20 yaşımda Paris’te gördüğüm Fransa’ya yamanmaya çalışan Fransız olmayan genç Cezayirliler geldi gözümün önüne...

Polonyalı genç kızı “ayarladıktan sonra” yetinmemişler, bir süre sonra, arkadaşı üzerinden sevgilime yazmaya başlamışlardı...

Kızcağız şöyle demişti bir gün:

- “Onlar Cezayirli’ymiş ama esasen Fransız sayılıyorlarmış... Onlarla takılırsak, bir gün Fransa’da oturma müsadesi almamız mümkünmüş... Arkadaşıma öyle söylemişler...”

Zavallılığın ve çaresizliğin ulaştığı boyuta gülümsemekle yetinmiştim...

Şükür ki bizim romantik ve deli aşkımıza pek bir şey yapamadılar...

Ancak onlar sayesinde sömürgelerden kapitalist anavatanlara gelen yarı göçmen, yarı aydın insan profilinin, aşağılık komkpleksinden ne derece muzdarip, celladına yamanmaya ne ölçüde müsait, ne çok oportünist ve nasıl müzmin bir yalaka olabileceğini görmüştüm...

***


Cezayirli bir baba ve Tunuslu bir anneden doğuyor Valerie Boyer...

Buna karşın, “Fransa’nın Cezayir’de yaptığı katliamı” hatırlatan gazetecilere, “Cezayir’de öyle bir şey olmadı” diyor...

Valerie’yi görünce aklıma, o kendini Fransız’dan çok Fransız gören Cezayirli gençler geldi...

Onlar da tıpkı Valerie gibi Cezayir’de olanları, “Fransız sömürgeciliğinden çok Fransız etkisine ve Fransız medeniyetinin büyüklüğüne bağlama” eğilimindeydiler...

Ve onlar da tıpkı Valerie gibi, kendilerinin dışındaki “Fransız olmayan yabancılara” gaddar ve cellatça davranıyorlardı...

***


Sömürgeden halkın bir ferdi olmanın dayanılmaz acısını, kendinle, milletinle ve gerçeklerinle barışarak mücade ederek gidermek yerine, diğer üçüncü dünya ülkelerinin insanlarını aşağılayarak çıkartmaya çalışıyorlardı...

Cellatlarının yamalarıydı onlar...

***


Valerie deliler gibi çalışmış, Ermeni tasarısının geçmesi için Fransız Meclisi’nden...

Üç çocuk annesi dul Cezayir kökenli bir Fransız milletvekili Valerie Boyer...

Zaman zaman Sarkozy’yle akşam yemeklerinde buluşuyor...

Sarkozy “Türkiye’yi altüst edeceğini bildiği Ermeni soykırımı tasarısının geçirilmesi misyonunu” Cezayir kökenli Fransız kadın parlamenter Valerie’ye veriyor...

Ne kadar Deja Vu bir durum bu benim için...

Ah bir bilsen Valerie...

*****


FRANSA’YI ACITABİLİYOR MUSUNUZ?

Fransız Parlamentosu’na karşı, “tarihi gerçeklerle” savaşmak yanlış bir tercihtir...

Bu kararı alan Fransız Parlamentosu tarihi araştırarak bu sonuca varmadı ki...

Siyasi bir manevra ve karar sonucu aldı...

Fransız meclisi bir tarih enstitütüsü değil ki, tarihi gerçekler üzerinde tartışılsın...

Fransa’yla ve esasen Sarkozy ile mücadelenin tek ama tek bir geçerli yolu var...

Fransa’yı olabildiğince acıtmak...

***


Sadece Türkiye kartını kaybedeceğini söyleyerek falan değil...

Fransa’nın, uluslararası çıkarlarına, bire bir misillemede bulunarak, o çıkarlara açıktan zarar vererek...

Konu bir tarih meselesi değil, bir uluslararası reel politik meselesidir...

Madem ki Fransa, Türkiye’yi uluslararası arenada, köşeye sıkıştıracak en büyük hamleyi yapmaktan çekinmiyor...

O zaman siz de, Fransa’nın Arap dünyasındaki, Amerika üzerindeki, Avrupa’da rakipleri karşısındaki etkinliğine karşı savaşmak, Ermeni-Azeri meselesinde, arabuluculuk girişimlerinde, Türki Cumhuriyetlerde ve Asya’nın derinliklerinde; ulaşılabilecek her noktada Fransa’nın çıkarlarının karşısına dikilmelisiniz...

Ne istiyorsa, onun olmaması için çalışmalısınız...

Ona karşı ittifaklar kurmalısınız...

Kısaca Fransa’nın başına bela olmalısınız...

Türkiye öyle bir uluslararası savaş başlatmalıdır ki, Fransa bunu yaptığına yapacağına bin kez pişman olmalıdır...

***


Bu savaş Fransa’nın direkt çıkarlarına yönelik bir savaş olmalı...

Ermeni soykırımı olmadığını iddia etmek gibi tarihsel tartışmaların ötesinde bir şey bu dediğim...

Ermeni soykırımının olduğunu veya olmadığını iddia edeceğiniz yer siyasi manevra kokan kararların alındığı Fransız Parlamentosu değildir...

Karar madem ki siyasi bir karardır...

Cevaben misilleme yapmak zorundasınız, siyasi ve uluslararası bir savaş balatmalısınız...

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu uzun zamandır, Türkiye’nin bölgesel bir güç olduğunu söylüyor ve bölgesel bir rol oynadığını öne sürüyor...

Bu söylemin bedelini ödemek ve ödetmenin sırasıdır...

Eğer o söylemlerin arkası boş çıkarsa, açık söyleyelim bizi eşekten düşmüşten beter yaparlar...

Kılıçları Türkiye çekmedi...

Sarkozy çekti...

Bu savaşın berabere bitmesi imkanı yok...

Ya kazanacaksınız ya da çok kötü kaybedeceksiniz...

***


Mesele Ermeni soykırımı olmuş olmamış meselesi değil...

Mesele, sizi “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyemez hale getirip, bütün dünyada suçlatma ve yalnızlaştırma meselesidir...

Uluslararası ilişkiler ve diplomasi reel politiktir, romantik tartışma yeri değil...

Ya biz köşeye sıkışacağız ve yalnız kalacağız...

Ya da sen gideceksin Monsieur Sarkozy...

Başka yolu yok...

DİĞER YENİ YAZILAR