Haberin Devamı
Tünelin en karanlık noktası, aydınlığa en yakın nokta olur çoğu zaman...
Dün Başbakan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in açıklamaları umut verici:
“Kocatepe’nin Kıbrıs Barış Harekatı esnasında kendi uçaklarımız tarafından batırılışı bir operasyon hatası değil miydi?.. İster hata deyin ister beceriksizlik...”
Esas önemli mesajı ise en sonda söylüyor:
-“Tazminat ödemek maddi olarak özür dilemektir... Sözle özür ise olay araştırılıp bütünüyle ortaya çıktıktan sonra dilenir...”
Benim önemsediğim diğer açıklama BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’tan geliyor:
-“Gün tansiyonu düşürme günü...
Diyalog için Başbakan öncülük yapmalı...
Ülkeyi başka bir atmosfere taşımalı...”
Uludere olayı Türkiye’de esas konunun “birbirini anlama ve iletişim problemi” olduğunu gösteren tarihi ve çarpıcı bir örnek...
Türk savaş uçakları hatalı ya da ‘bilinçli olarak yanlış yönlendirilen istihbarat’ sonucu, “PKK’lı teröristleri vuruyorum” zannederek, bölgede kaçakçılık yapan 35 köylüyü vuruyor...
Neresinden bakarsanız bakın feci bir olay bu...
Ancak neresinden bakarsanız bakın, Türkiye’yi yöneten siyasi iradenin “bilinçli olarak yapmayacağı” bir olay bu...
Yine neresinden bakarsanız bakın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın “bilinçli bir yanıltmayla yanlış bir istihbarat vermediği” tabak gibi ortada olan bir olay bu...
Keza, neresinden baksarsanız bakın Genelkurmay Başkanlığı’nın terörist vuracağım bahanesiyle, “şuraları Kürt köylülerden ve kaçakçılardan temizleyeyim” demeyeceği bir olay bu!..
Herhalde Başbakan ya da hükümet 35 Kürt köylü kaçakçı öldürülsün istemedi...
Herhalde MİT’in tepesindekiler ya da Genelkurmay’ın başındakiler, “PKK’lı yakalayamadık bari Kürt köylüleri vuralım” demediler...
Bellidir ki bu ya bir kontr espiyonaj faaliyeti, ya gizli güçlerin bilinçli bir yanıltma aktivitesi, ya da vurdumduymaz kel ayvaz bir bakış açısının yarattığı bir istihbarat ve operasyon basiretsizliği...
Taraf gazetesi “Devlet halkı bombaladı” diyor...
Başbakan, “Devlet halkını bombalar mı?..” diye kızarak soruyor...
Taraf cevap veriyor:
“Ama bombaladı...”
Şaka gibi her şey...
Koskoca adamlar kelimelerle oynuyorlar...
Görünen “savaş uçaklarının 35 kişiyi bombalamasıdır...”
Fakat “devlet halkı bombaladı” manşeti “devletin aldığı bir kararla halkını bombalaması” anlamına gelir...
Böyle bir kararın alınabileceğine dair bir emare var mı?..
Hayır yok...
Peki ne var?..
En azından ciddi bir ihmal var...
Elinizde bunca teknik takip teçhizat varken, karakolun gözleri önünden geçip kaçakçılık yapan köylüleri teröristlerden ayıramamışsanız, soruşturulup üzerine gidilmesi, müsebbiplerinin bulunması gereken bir durum var...
Başbakan bunu söyleyecek, “Bu olayın müsebbipleri bulunup ortaya çıkartılacak” diyecek...
Taraf da “Devlet halkı bombaladı” manşetiyle değil, “Kim yaptı bunu?..” başlığıyla çıkacak...
Olayın soruşturulmasını teşvik edip, devletin böyle bir karar almayacağını tescil edecek...
Sonra da MİT’ti Genelkurmay’dı herkes biraraya gelip, olayın ihmalini, kastını, varsa taammüden suç işleyenini bulup çıkartacak...
Hükümet özür dileyecek...
Tazminat ödeyecek...
İnsan haklarına, kendi halkının yaşama hakkına sonuna kadar sahip çıktığını dünyaya ilan edecek...
Bunun yarattığı atmosferle, bölgede biran önce barışı sağlamak için çaba gösterecek...
Hayatta her şeyin yeryüzünde görünen güçle çözülemeyeceği gerçeğinden hareketle, yaşamın, evrenin ve elbette Tanrı’nın kendi kuralları, dinamikleri olduğu bilincine vararak...
BDP hatta ayrılıkçı terörün tepesindekiler bu söylediklerimden muaf değiller...
Evren onlara da mesaj gönderiyor...
Almalarında sonsuz yarar var!..
BİR SAVCININ MAAŞI 2950 LİRA OLURSA...
“Ben iki yıllık bir savcıyım...” diye söze giriyor okuyucum...
“Çocuklarımı gazeteci yapamam” yolundaki yazımdan cesaret almış, genç bir savcının durumunu anlatıyor mektubunda...
“Bilirsiniz hakimler savcılar demokratik ülkelerde iyi maaş alır bizde ise tam tersi...
İki yıllık savcıyım...
Yüzbinin üzerinde insanın yaşadığı bir ilçede çalışıyorum...
Elime milyarlık dosyalar, müebbet hapis gerektiren soruşturmalar geliyor...
Aldığım para 2 bin 950 lira...
Oysa denetimini bizzat yaptığımız yazı işleri müdürümüzün veya icra müdürümüzün maaşları 666 sayılı kanun hükmünde kararname ile 3055 lira oldu...
Kamuoyunda Hakim veya Savcı denildiğinde hep 13 yıllık; yani birinci sınıf hakimlerin maaşı algılanır...
Onların maaşları da 5 bin 600 lira...
Askeri hâkimlere yıpranma payı verilirken biz idari ve adli hakimlere yıpranma payı da verilmiyor...
Demem odur ki Reha Bey...
Aldığımız para; işimizin sorumluluğu ve yıpranmamız ile kıyaslandığında çok azdır...
Bizim maaşlarımız Başbakanlık müsteşarının maaşına endekslendi...
5 yıldır müsteşarın maaşı artmadı...
Derdimizi dile getiremiyoruz...
Çünkü mesleğimiz elvermiyor...
Hemen soruşturma geçirmemiz işten bile değil... Derneğimiz, sendikamız, medyamız yok...”
Bu köşede çok alışık olmadığınız bir yazı bu farkındayım...
Devlet memurları dünyanın her tarafında yüksek maaşlar almazlar...
Hep sınırdadırlar...
Türkiye’de onun da altındalar...
Bu bildiğimiz bir gerçek...
Fakat yüzmilyarlarca liralık suç dosyalarıyla uğraşan genç bir savcı, ikibin dokuz elli lira maaşla görev yapmaya çalışıyorsa, bu görevini layıkıyla yapması kolay olmaz...
Birinci sınıf hakim ve savcı 5600 lira, yeni, idealist genç bir savcı da 2950 lira maaşla, on milyonlarca dolarlık dosyalarla haşır neşir olacak...
Elbette bir savcı dosyasına baktığı insanların geliriyle orantılı bir zenginliğe sahip olamaz...
Bunu söylemiyorum...
Fakat bir savcı ya da hakim, suçladığı ya da yargıladığı kişiler hakkında karar verirken, kendini bir nebze rahat ve güvende hissetmeyecek mi?..
Onların maddi olarak tırnağı kadar gelire sahip olamadığını, ayın sonunu getiremeyeceğini düşünmeden gönül ferahlığıyla işini yapamayacak mı?..
Savcı ve hakimlerin maaşları düzelmeden adil yargı meselesi çözülmez...
BAŞBAKANA “SEN” DEMEK!..
Dün Ahmet Kekeç’in, Ahmet Altan’a yönelik eleştirisini izledim...
Kekeç, “Başbakan’a ‘sen’ diyerek hesap soramazsın...” diyor...
Doğrusu Başbakan’la, Ahmet Altan arasındaki zaman zaman alevlenen sorunun ben de Ahmet Altan’ın “sen” şeklindeki hitap tarzından kaynaklandığını düşünüyorum...
Altan’ın eleştirileri Başbakan’a Kasımpaşa’yı hatırlatan “sen”li hitapları içermese, Tayyip Erdoğan’ın tepkileri, bu kadar amacından sapmış biçimde sert olmayacak...
Tayyip Erdoğan’ın sert cevap vermesi, Ahmet Altan’la kavgaya tutuşması, neden bu kadar sorun yaratıyor ki diyebilirsiniz...
Şöyle bir sorun oluyor;
Ahmet Altan’ın söylediği doğru şeyler güme gidiyor, bu hitap şekliyle...
Tayyip Erdoğan’ın normal şartlarda olumlu eleştiri diye niteleyip dinleyeceği konular, bir kişilik savunmasına heba oluyor...
Neresinden bakarsanız bakın, ne eleştirenin eleştirisinin bir anlamı kalıyor...
Ne icracının bundan alabileceği yapıcı bir öneri ortada kalıyor...
Meydan kavgası öncesi muhatapların birbirine ettiği “sen”li hitap tarzından bir vazgeçsek diyorum...
Kendi birebir meslektaşlarımız ya da tanışıklarımız dışında iktidarda veya muhalefette bir makamı işgal edenlere karşı en azından...

