Tayyip Erdoğan’ın sürpriz çıkışı!..

Haberin Devamı

Sanıyor ki bazı arkadaşlar, “şike suçlarındaki cezayı astronomik ölçekten indirelim” demek, “şikeye cevaz vermek” anlamına gelecek...

Sanıyor ki bazı dostlar, “Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la iki yıl birebir mesai yapmış en üst düzeydeki komutanın, terör örgütü kurmak suçundan değil, ‘hükümete ayar vermeye’ kalkmak suçundan yargılanmasını istemek, tutuksuz yargılansın demek, darbecilerle uzlaşmak” demek...

Oysa değil...

Türkiye müthiş bir altüst oluş geçiriyor...

Değer yargıları değişiyor, politik arena gerçek anlamda sivillerin hakimiyetine geçiyor...

Askerin hükümete “ayar vermesi”, geçmişte kabul edilebilir bir teamül olarak görülürken, bugün tartışmasız bir suç kapsamına dahil ediliyor...

Artık Genelkurmay Başkanı, “sivil hükümetin emrinde birer bürokrat olduğunu” açıktan söylemekten çekinmiyor...

***


Amaç nedir?..

Sivil, demokrat bir rejim oluşturmak mı, yoksa maziye yönelik bitmek tükenmek bilmez bir hesap sorma süreciyle, topluma korku üzerinden ‘ayar verilen’ bir ‘adam edilme’ süreci mi?..

Hayatın enerjisini bilenler, “kronik bir hesap sorma psikozuyla” yaşamın barışa, huzura ve umuda yelken açmayacağını bilirler...

Türkiye çok uzun zamandır “davalar, darbeler, soruşturmalar, tutuklamalar, suikastler” sürecini yaşıyor...

Halk yüzde 50’lik bir çoğunlukla, sivil iktidarını seçerken, “Darbelerin, provokasyonların, faili meçhullerin, derin örgütlenmelerin” artık bittiğini ve bir daha olmayacağını söyleyemeyiz...

Böyle bir şey yok...

Fakat uzun bir dönem daha aynı şidette hesap sorulursa, darbe ihtimali kalkmayacak tersine yeni düşmanlıkların, nifakların oluşmasına zemin hazırlanacak...

***


Mesele toplumsal bir nefes alma, toplumun yediklerini hazmetmesini sağlama sorunudur...

Bir barış bir umut yaratma molasıdır...

Davalar devam edecek, etmeli...

Suçlular bulunmalı cezalandırılmalı...

Fakat artık bu süreç, bir hesaplaşma süreci olmaktan çıkmalı...

“Hala sen bana öyle yapmıştın... Al sana böylesi” demekten vazgeçilmeli...

Artık herkesin birarada, birbirini yok etmeye çalışmadan barış içinde yaşayabileceği, demokratik ve özgür bir Türkiye’nin inşasına girişilmeli...

Toplumsal barış ve arkasından en geniş katılımla yapılacak Anayasa, bu demokrasinin zemini olmalı...

***


Tayyip Erdoğan’ın iki yıl mesai arkadaşlığı yaptığı İlker Başbuğ’la ilgili “tutuksuz yargılanma isteyen” çıkışı bu açıdan çok önemli...

Risk alan, eleştirileceğini bile bile “umut vaat eden daha barışçıl bir dönemin kapılarını açmaya çalışan” bir bakıştır...

Darbe veya darbecilerle uzlaşmak anlamına gelmiyor bu tutum...

Herkese bir değişme, kendini tazeleme, yenileme, yaşamı yeniden okuma fırsatı veriyor...

Sonuçta iktidarın kendi atadığı Genelkurmay Başkanlarının, ‘terör örgütü kurup yönettiği’ ve bu arada Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la haftada bir en gizli görüşmeleri yaptığı!!! bir devlet görüntüsü vermekten çıkmalı Türkiye...

***


Mesele birilerini affettirmek, davaları sulandırmak, darbecileri teşvik etmek falan değil... Mesele Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen kanlı hesaplaşmaların fasit dairesinde, birbirinden sürekli intikam alan taraflar yerine, “barış içinde bir arada yaşamayı amaçlayan demokratik bir zemine” olanak vermektir...

Türkiye “suç”ları yargılamayı da “demokratik bir olgunluk içerisinde” yapmasını öğrenmeli...

Geçmişle hesaplaşacağım derken, geleceğe kaldırılamayacak ağır yeni yükler bindirmek, ‘egoları bir miktar tatmin edebilir’ fakat demokrasileri asla!..

Başbakan’ın bu çıkışı kolay yapılmış bir çıkış değil...

Hakkının verilmesi, demokrasiyi güçlendirecektir...

*****


NORMAL ALTI ZEKADAKİ BİR GENCİN MUCİZEVİ BAŞARISI!..

Hayat, karşılaştığın olaylardan o sırada ne kadarını alayabiliyorsan o kadarını sunuyor sana...

Altı Oscar alan Tom Hanks’in muhteşem filmi Forrest Gump’u 1994 yılında izlediğimde, “bir insanın içindeki başarma azmini resimleyen ne muhteşem bir film” demiştim...

Şu sıralar, bütün değerlerimi, bilgilerimi, tecrübelerimi, duygularımı ve düşüncelerimi, yeniden yaşıyor, olgunlaştırıyor ve temize çekiyorum...

Sinema tarihinin beşinci mucizesi olarak anılan Forrest Gump’a TV 8’de rastladığımda, filmi ilk günküne oranla çok derin duygularla yeniden yaşamaya başladım...

Filmin senaryosunu Winston Groom’la birlikte yazan Eric Roth, daha sonra Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’ni yazan bir usta olmuştu...

Elbette yazarın sonrkaki serüveni beni Forrest Gump’u da daha farklı bir gözle incelemeye itti...

Normalden aşağı, 75 zeka düzeyindeki bir adamın, hayatında Amerikan futbol yıldızı bir oycuncudan, Çin Halk Cumhuriyeti’ni yenebilecek düzeyde bir masa tenisi şampiyonuna ve sonrasında çok zengin karides avcısı denizciye dönüşmesini bir daha yaşadım... İnsanın severek odaklandığı bir uğraşta nasıl mucizeler yaratabileceğini anlatıyordu aslında Forrest Gump hikayesinde Eric Roth...

Aşk da o derece büyük bir sevgi sonucu geliyordu Forrest Gump’ın hayatına...

Filmin sonunda bir başına kaldığı küçük çocuğunu okul otobüsüne bindirirken, “Sakın...” diye başlayan cümleyi kesip, “seni seviyorum”la sonlandırması, filmin hayatın sırrını çözdüğünü de söylüyordu...

***


Sevgi, yaptığı şeyi delicesine ve karşılıksız sevmek, normal altı zekadaki bir gencin, hayatında tuttuğu her işte mucizevi başarılara imza atmasına neden oluyordu...

Basit konuşan, basit düşünen, gönül kapısını sonuna kadar açık tutan bir gencin hayatta evrenden aldığı sinerjiyle neler yapabileceğini gösteriyordu Forrest Gump...

İnsanlar hayatta karşılaştıkları olaylardan ancak kendi olgunluk düzeylerine göre sonuç çıkartabilirler...

1994 yılında Forrest Gump filminden çıkardığım sonuçlarla, önceki gece çıkarttığım sonuçların kıyaslaması bile ayıp olacaktı bugüne...

Hayatı, yaşadıklarımı, duyguları, düşünceleri ve değerlerimi yeni baştan temize çekiyorum bir süredir...

İnanılmaz bir macera bu...

Yeniden doğmuş gibi hissediyorum kendimi... Ya da Benjamin Button gibi hissediyorum kendimi...

Yaşlı doğdum...

Gençleşerek büyüyorum...

*****


ORHAN PAMUK’A MEKTUPLAR(1)...

Bir erkek için olabilecek en zor günlerden geçiyorsun...

Bir kadının dur durak bilmeyen “intikam” duygusuna meze olmak, şu anda hayatta teker teker ördüğün bütün kalelerin yok olması gibi görünüyor sana biliyorum...

Ses çıkartmıyor ve bu öfke nöebetinin biran sona ermesini bekliyorsun...

Sesini çıkartırsan, onun istediğini yapmış olacağını düşünüyor, oyuna gelmek istemiyorsun...

***


Bugünlerde çevrendeki herkes sana sakin olmanı, intikam almaya çalışan kadınla polemiğe girip, yarattığın markaya zarar vermemeni isteyecektir...

“Sen onunla tartışmaya girme... Sen kaybedersin...” diyecektir...

Ben öyle demeyeceğim...

İntikam almaya kararlı bir kadınla gerekli olan soğukkanlı mücadeleye girmezsen eğer, “çok yara alırsın” bunu söylemekle yetineceğim...

Hayat bize, gün gelip, göz nuru ve alın teriyle yarattığımız değerleri, en tahmin etmediğimiz kimselere karşı korumamız gerektiğini gösterir...

Bu bir sınav...

Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan bir romancıya, burun kıvrılacak bir sınav gibi görünebilir, elbette bir kadının intikamına karşı mücadele etmek...

Oysa “evren”in sınavları, Nobel’le sınırlı değil ve Nobel’den daha önemsiz de değil...

“Bir kadının aşkına gerekli karşılığı bulamadığına inandığı bir erkeğe yönelik intikam” duygusunu anlatan mektuplarıma devam edeceğim...

Elbette “özel”e girmemeye özen göstererek...

DİĞER YENİ YAZILAR