Aziz Yıldırım’a istenen ceza...

3 Aralık 2011

Abdullah Gül’ün yasayı veto ettiği haberi geldiğinde, tepelerde hep şu yorum yapılıyor...“İddianame çıktığında her şey tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacak...”Bu yorumları ilk duyduğumda, neyi tam olarak kastediyorlar doğrusu çıkartamıyorum...Dün iddianamenin içeriğinde ne kastedildiği ortaya çıkıyor...Başsavcının iddianamesinde Aziz Yıldırım’la ilgili şu suçlamalar var:“6 kez nitelikli dolandırıcılık...4 kez şike...3 kez teşvik...Haksız ekonomik çıkar sağlama amaçlı örgüt kurma...Bütün bu suçlardan mütevelli, 51 yıldan 138 yıla varan hapis cezası isteği...”***“Cumhurbaşkanı’nın vetosunu anlamak için başsavcının iddianamesini görmek gerekir” diyenlerin ne dediği şimdi tam olarak anlaşılıyor...Cumhurbaşkanı belli ki iddianamede nasıl bir suçlamanın yer alacağını biliyor...Bunun kamuoyunda yaratacağı tepki dalgasını da hesap ediyor...Veto etmezse, hakkında “51 yıldan 138 yıla kadar hapis cezası istenen bir kişiyi cezaevinden çıkarttılar” lafının söyleneceğinin de farkında...***Aslında Cumhurbaşkanı ince bir manevra yaparak, savcının iddianamesinden sonra kamuoyunda oluşacak rüzgarlar ve bulunacak konsensusa göre bir yasanın yapılmasını istiyor...Sonuç olarak herkes bir şike suçlusunun 51 yıl veya 138 yıl ceza almasını doğru bulmayacak...Cinayet suçundan daha ağır cezaları kimse kabullenmeyecek...Fakat eski yasaya göre bu kadar cezaya mahkum olabilecek birisinin, suç sabit görülse bile, bu kadar cezayla salıverilmesine de gönlü razı gelmeyecek...Yasa böylece 138 yıla kadar hapis cezası almaları ihtimali olanları kurtarmaya yönelik bir yasa intibasını vermeyecek...***Aziz Yıldırım’ın yanında ona destek olan kişiler futbol dünyasında ünlü ve sözleriyle etkili olan kişiler...Ancak bu kişiler devleti ve devlet yönetimini pek bilmiyorlar...Devlet yönetiminde kararlar çok farklı dinamiklerle, çok daha komplike düşüncelerle alınıyor...Yıllarca habercilik yaptıktan sonra, futbol dünyasının labirentlerine girdiğimde çok şaşırmıştım... Bu dünya benim Ankara’da ve dünyada gazeteci olarak yaşamış olduğum hayatın olaylarına hiç benzemiyordu...***Futbolda güçlü için işler çok kolay yürüyordu ve kimseler o güçlünün yaptıklarını kolayından sorgulayamıyordu...Bir şey çözülmek istendiğinde de hemen çözülüveriyordu...Oysa devlette işler uzun sürede çözülür...Kılı kırk yarılır...Aziz Yıldırım’ın güvendiği insanlar, futbolda etkili olabilirler, fakat “devlet işin içine bir kere girdi mi öyle tez elden çabuk çıkmaz ve işler devletin sisteminin alışık olduğu hızla yürür...”Herkes için makul bir çizgiye gelecek bu konu...Fakat sabırlı olmak, bir de devletle kavga etmemek gerek...Devlet dediğiniz o dev aygıt, futbolda mücadele ettiğiniz güçlere benzemiyor...Onun çok farklı dinamikleri, değerleri ve müktesebatı var...Aziz Yıldırım’ın desteği gibi görünen ünlü futbol yorumcularına bakıyorum da, onların yöntemleri devlette hiç geçmez...“Gölge etmeseler başka ihsan istemiyorum” aslında... *****ERTUĞRUL’UN MAYMUNLUĞU!..Hayatına yön veren “büyük hatayı en stratejik yanlışlığı”, yaşamının en değerli hazinesi olarak sunmuş dünkü yazısında Ertuğrul (Özkök)... Diyor ki;- “O zamanlar dört kardeştik...Babam eve dört tane muz getirirdi...Bütün kardeşlere birer muz verirdi... Ben kendiminkini hemen yer bitirirdim...Kız kardeşim Sıdıka herkesin muzunu bitirmesini bekler, sonra kendisininkini yemeye başlardı...Ne yapar eder onunkinden bir parça daha alırdım...Maymunluk yapardım...Kendi payımı yiyip, onun payını istemem, bir maymunluk mesleği olan gazetecilikte çok işime yaradı...Bu köşenin sahibi olmamda sevgili Sıdıka’nın kardeşçe dayanışmasının payı çok büyük...”***Zavallı Sıdıka...Kendi payına düşen “muz”u yiyemediği gibi, bir de kardeşi Ertuğrul’un “maymunluğunu tetikleyici bir rol üstlenerek, Hürriyet gazetesinin 20 yıllık Ertuğrul Özkök iktidarında önemli bir kilometre taşı haline gelmiş...”Şaka bir yana, Ertuğrul’a söyleyecek bir iki sözüm var...Arkadaş aset (değer) olarak inandığın ve gösterdiğin, “başkasının muzuna maymun olma” durumu aslında, senin bugün sorunlarının temelinde yatan değer...Bugün yaşadığın bütün sorunların çıkış noktasını düşünürsen, altında yatan nedenin “başkasının muzuna maymun olma” mülahazası olduğunu görürsün...Kendi muzunla yetinmeyi deneseydin veya çevrene denetmeyi düşünseydin, bugün nasıl bir köşen olurdu bilmiyorum, fakat sen ruhen köşe olurdun emin ol...Yine de, tersinden de alsan, sorunun temelindeki esas noktayı görmüş ve anlatmış olmana sevindim...Gerisi gelecektir...*****SAKIN AVRUPA’DAN VAZGEÇEYİM DEMEYİN!..En önemli bulgu, Silivri’de ani kalp krizi geçiren MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun Aydınlık gazetesinde yer alan mektuplarının birinde ortaya çıkıyor...Kozinoğlu, Amerika’nın, Türkiye’de ve bölgede cemaat üzerinden artan etkisine karşın, “Almanya, İran ve Çin” zinciri üzerinden Türkiye’nin yer alacağı yeni bir alternatifin başarı şansının çok olduğunu söylüyor... Cezaevinde ani kalp kriziyle ölüyor Kozinoğlu...Suikast şüphesi çok güçlü elbette...Esasen Türkiye’deki siyasi hesaplaşmanın dış boyutunu kavramamak, hiçbir şeyi anlamamak demek...AKP hükümetinin uluslararası alanda esas desteği Amerika ve Obama başkanlığındaki yönetimi...Amerikan Başkanı’nın seçildiğinde ilk ziyaret ettiği ülke Türkiye...“İki numarası”, dün ameliyat sonrası hemen Tayyip Erdoğan’ı evinde ziyaret ederek, tüm dünyaya “önceliğini” gösteriyor...***Ali Babacan ise tam bu sırada “Artık örnek alacağımız bir yer değil Avrupa Birliği” diyor, AKP hükümetinin Avrupa Birliği hevesinin bittiğini ilan edercesine...Amerikan yetkililer Türkiye’nin çok önemli olduğunu vurgular ve İsrail ile bölgedeki en büyük müttefiki olduğunu söylerken, Avrupa’nın liderleri ve ülkeleri Türkiye’nin gözünde teker teker düşüyorlar...İtalya’dan sızan bilgiler, Berlusconi’nin, Putin’le “çok derin ilişkilere” girdiğini haber veriyor...Berlusconi’nin son kabinesindeki bakanların atanmasında bile bu derin ilişkilerin ve Putin’in etkisi olduğu söyleniyor...***Gerek laik ve gerekse muhafazakar Beyaz Türklerin vazgeçemediği bir ülke ve kültür aslında İtalya...Tayyip Erdoğan iktidarının ilk yıllarında en yakın ilişkiyi liderler arasında Berlusconi’yle kurdu...Fakat dönem değişiyor...Zaman ve ittifaklar ilişkileri törpülüyor...AKP hükümeti için, “Türkiye’de hep derin muhalefetle oynayan Almanya”, “PKK’yı kullanan Avrupa” gözden iyice düşüyor...Siyasi olarak Avrupa’dan çok Amerika’yla stratejik ortaklık yapan bir Türkiye profili çıkıyor ortaya...***Tayyip Erdoğan, Almanya ziyaretinde Alman Başbakanı Merkel’e “PKK’ya bu ülkede yapılan yardımlardan” bahsediyor...Almanya ve Avrupa Türkiye’de “Muhalefete oynuyor... Muhalefete hep derinden destek veriyor” diye düşünüyor hükümet ve Türk istihbaratının tepesi...Fransa zaten belli...Türkiye’yi Avrupa’nın asli bir parçası olarak görmek istemediğini baştan beri söylüyor...***AKP döneminin palazlanan muhafazakar Beyaz Türkleri, gelenekselleşmiş Cumhuriyet burjuvazisinin ikinci ve üçüncü kuşağı al dente makarnadan başlayarak, Gucci, Prada, Versace, Armani’yle devam eden kültür zincirinin üyeleri, pek mutlu olmayacaklar ama Türkiye, Avrupa tercihinden yavaş yavaş vazgeçiyor...Onun yerine “vizelerin ve duvarların kalktığı Ortadoğu ve İslam ülkeleri arasındaki büyük ekonomik potansiyelden istifade edecek bir dünya kurmaya” yöneliyor Türkiye...Tabii Obama’nın ve Amerikan yönetiminin full desteğini alarak...***Yeni bir dünya kuruluyor...Ali Babacan “Artık hevesimiz kalmadı” diyerek Avrupa Birliği seçeneğini yavaş yavaş dışlıyor...Ekonomik anlamda heves edilecek hiçbir şey yok şu anda gerçekten Avrupa’da, bu doğru...Ancak Avrupa esasen “ekonomisine heves edilecek değil, demokrasisine heves edilecek” bir standart...Türkiye’nin, Avrupa’nın demokrasisine, insan haklarına ve hukuk standartlarına ihtiyacı var...Ali Babacan’a kendisi gibi Kolej’li birisi olarak söyleyeyim:Amerika her dönem kendine uygun gördüğü bir şeyleri ve birilerini destekler... Keza 28 Şubat’ı da desteklemişti, 12 Eylül’ü de...Bugün her ikisine de soruşturma açıldı yargılanmaya gidiyor...Amerika’ya bir şey olmuyor, fakat geçmişte Amerika’nın desteğiyle hareket edenler bugün yargılanıyorlar...Devr-i sabık yaratmamak, barışı ve istikrarı sürekli sağlamak için, Amerika’nın stratejik ortağı olmayı sürdürsek de, Avrupa’nın hukuk, demokrasi ve insan hakları standartlarının şemsiyesi altında olmamız herkes için gerekli...Sakın Avrupa’dan vazgeçeyim demeyin!..

Devamını Oku

2014 Mart’ında üç seçim bir arada mı yapılacak?..

2 Aralık 2011

Sabah erken sayılabilecek bir saatte telefonum çaldı...- “Cumhurbaşkanı Abudullah Gül nasıl Başbakan olacak?..” diye sordu muhatabım...Arayan Meclis’i, yasaları, tüzükleri ıcığı cıcığıyla bilen milletvekili bir dostumdu...Dün bu köşede çıkan “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na, Abdullah Gül Başbakanlığa” başlıklı yazıma referans yapıyordu...- “Ben işin nasıl olacağını bilmem... Orasını sen bilirsin... Ben böyle olmasının düşünüldüğünü biliyorum...” dedim...- “2014 Mart’ında Yerel Seçimler var...” dedi...“Cumhurbaşkanı’nın Başbakan olabilmesi için milletvekili olması şartı var... Abdullah Gül’ün milletvekili seçilebilmesi için 2014 başında Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa etmesi gerekiyor...” diye devam etti...Söylediklerini dikkatle dinlediğimi fark edince, konuşmasını sürdürdü:“Normalde yeni Cumhurbaşkanı 2014 Sonbahar’ında seçiliyor...Ancak Abdullah Gül, senenin başında, 2014 Mart’ında yerel seçimle birleştirilecek bir genel seçimde milletvekili olmak için istifa edecektir...Partiyi Tayyip Erdoğan’la birlikte seçimlere götürecekler...İstifa ettiği için Cumhurbaşkanlığı seçimi de yerel ve genel seçimle birleştirilecek...Türkiye 2014 Mart’ında yerel seçim, genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir arada girer...AKP birinci parti çıkınca, Gül Başbakan, yandaki sandıktan Tayyip Erdoğan’ın birinci çıkmasıyla Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilir...Tayyip Erdoğan kişisel gücü ve karizmasıyla AKP’ye dördüncü kez seçimi kazandırır...Yanına konacak sandıktan da en fazla oyu alarak Cumhurbaşkanı çıkar...2014 Mart’ında bir sürpriz olmazsa AKP hem yerel, hem genel hem de Çankaya seçimlerini kazanarak, yeni döneme geçer...Bir taşla üç kuş anlayacağın...”***Akla yakın geliyordu dostumun söyledikleri...Tayyip Erdoğan’ın yeniden milletvekili seçilmese de, son genel seçimde, AKP’yi kendi karizması ve kişisel gücüyle bir kez daha tek başına iktidar yapacağını tahmin ediyordum...Politikanın doğası böyle söylüyordu...Onca etkiyi kendi partisine AKP’ye kanalize etmemek, siyasetin doğasına aykırıydı...Formül oturuyordu...Ayakları yere sağlam basıyordu...Erdoğan üç seçimi birleştirip, kendi gücüyle AKP’yi tek başına iktidar, belediyelere hakim yaparken, kendini de Cumhurbaşkanlığı’na taşıyabilirdi...***- “Ben bunu yazarım” dedim...- “E yaz o zaman...” dedi...Dostumun “zorunlu senaryo” diye nitelediği senaryo gerçekleşirse 2014 Mart’ında Türkiye’de taşlar dört yıllığına yerinden oynar...Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yeni hükümet 2014’ün Mart ayında ortaya çıkabilir...Yani dolu dolu iki yıl var önümüzde...Yeni Anayasa’nın yapılacağı, tartışılacağı, müzakere edilip oylanacağı bir dönem...Avrupa’daki ekonomik krizin Türkiye’ye etkileri hükümeti bir nebze sıkıştırır...Muhalefet 2014’e hangi stratejiyle girecek, bu da dengeleri etkileyecek elbet...“Faili meçhullerin failleri devletin tepesindeki kimler acaba” gibi merak saikini yüksek tutacak konular elbette siyasi gündemin baş köşesini meşgul edecekler...Yeni dönemin siyasi koordinatları bunlardır...İyi hafta sonları...*****ŞİKE YASASI YENİDEN CUMHURBAŞKANI’NA GİDECEK!..Dün akşam saatlerinde haber bomba gibi patlıyor...Cumhurbaşkanı Abdullah Gül şike tasarısını yeniden görüşmek üzere Meclis’e geri gönderiyor...Durumu açıklığa kavuşturalım...***Abdullah Gül “yeni bir yasa ve yeni bir düzenleme yapmayınız” demiyor... Yasa tasarısının, soruşturması süren kişileri kurtarmaya yönelikmiş izlenimi doğurduğunu söylüyor...Yani...Şikede çok ağır olan cezalarda makul indirimlere karşı görünmüyor Cumhurbaşkanı...Gül’ün esas rahatsız olduğu şey, “yasa bu haliyle geçerse, süren soruşturma ve iddianame tamamen ofsayta düşer” yollu değerlendirmeler...Şike cezasının alt sınırının çok düşük tutulduğu, çok yerde söylenen bir şikayet...Şikenin organize bir çete suçu olmaktan çıkartılması da tepki alıyor...Şike suçunun değişik defalar tekrarında, tek bir kez ceza ve o cezada küçük bir artırım yeterli görünmüştü...Arka arkaya farklı şike suçlarına, tek bir cezanın konması şu andaki sanıkları korumak amacıyla yapılan bir uygulama olarak düşünülüyor...Şu anda hazırlanan şike iddianamesinde sanıkların “şike suçunu birkaç kez işledikleri” iddia ediliyordu...***Bunlarda yapılacak makul değişiklikler, Cumhurbaşkanı’nın vetosunu önleyecektir...Meseleye şöyle bakılmalı...“Şike bir daha kimsenin yapmayı kolay kolay aklından geçirmeyeceği bir bir ceza”ya dönüştürülmeli...Fakat bu ceza, “şike yapacağımıza katil olsaydık daha iyiydi” duygusunu da yaşatmamalı kamuoyuna...Bir şey daha var Cumhurbaşkanı’nın dün akşamki kararında...Abdullah Gül bundan böyle aktif bir şekilde siyasi arenada bulunacağını gösteriyor..Üstteki yazımızla bir arada okunması gereken bir yazı bu...*****FENERBAHÇE’NİN AVUKATLARINA DÜN SÖYLEDİKLERİM...Daha üzerinden mürekkebi kurumadı yazının...Bunca toz kalkmışken, “En tiz sesinizle, yüksek perdeden bağırıp, ‘Şampiyonlar Ligi’ne gitmemizi kim engelledi?..’ diye hesap sormalara kalkmayın” diye...Avukatlar elbette dava kazanmak istiyorlar...Dava kazanırlarsa, para kazanacaklar, itibar kazanacaklar, şan ve şöhret kazanacaklar...Ayrıca gördükleri her çelişkinin üzerinden bir bardak suda fırtına kopartırlarsa, “büyük iş yapıyor” görünecek, mesleki repütasyonları gelişecek...Fenerbahçe’nin sesi gür çıkan ve haksızlığa uğradığına inanan kamuoyuna oynamak, birçok kişi için prim getirebilir...Ancak bu davranışlar, Fenerbahçe’ye ve hapisteki yöneticilerine prim getirmez...***Çok basit bir nedeni var bunun...Türkiye kamuoyu sadece Fenerbahçe’den ibaret değil...Fenerbahçe’nin ve futbolun dışında çok geniş bir kitle var ve o kitle için, “renkler uğruna her şey yapılabilir” duygusunun hiçbir geçerliliği yok...Tersine, bu duygudan nefret ediyor kamuoyunun o bölümü...***Ayrıca futbolun içinde olup, taraftar olup, Fenerbahçeli olmayan çok geniş bir kitle daha var...Onlar da şike olaylarından çok muzdaripler ve kopartılan bunca fırtına, gargara ve fasaryayla, hiçbir şey yapılamadan işlerin geçiştirileceğini düşünüyorlar...Onların da dipten gelen derin bir tepkileri var...Herkes Fenerbahçeliler’in bir bütün olarak bu cezalara büyük tepki duyduklarını sanıyor, oysa Fenerbahçeliler’in de gürültücü olmayan önemli bir kesimi “ucu nereye giderse gitsin bu olayların önü kesilsin” mantığını taşıyor...***Milletvekillerinin oylama sırasında Meclis’e girmemeleri, bugüne kadar çok az yasa tasarısını geri gönderen Cumhurbaşkanı’nın, bu tasarıyı geri göndermesi bunun işareti...Yüzlerce milletvekili ve koskoca Cumhurbaşkanı bu işleri öyle “takım meselesi” olarak falan görmez...Fenerbahçe’de taraftarın temiz duygularını galeyana getirmeye çalışanlar, bu gerçeği görmeli ve akl-ı selimle, makul bir formülün peşinden gitmeliler...Ortada bunca dosya, tape edilmiş konuşma, iddia varken, “hiçbir şey yokmuş da birileri sırf onlarla uğraşıyormuş” algısını kimse uyandırmaya çalışmamalı...“İfrat”a kaçarsanız “tefrit” olur...Makul kalın ki, adil ve makul bir çözümle çıksın krizden bu ülke!..

Devamını Oku

Bu kadar Fenerbahçeli arasında iki Galatasaraylı’yı kurban etmek günah!..

2 Aralık 2011

Ortam yeterince karışık...Yüzlerce milletvekili sessizden protestosunu göstermek için, “şike yasa değişikliği” oylamasına katılmıyor Meclis’te...“Cezaları indirmeyin, aklanmayı düşünün” diye bas bas bağırıyor kamuoyunun bir bölümü ve milletvekilleri...Cumhurbaşkanı yeni yasadan memnun olmadığını inceden inceye ima ediyor...Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının yeni tasarının Meclis’te kabul edilmesinden sonraki tahliye talepleri bir daha reddediliyor...***Kamuoyu şikeye ceza indirilsin mi indirilmesin mi, diye tam gaz tartışıyor...İkiye bölünüyor...Birkaç gün önce bazı Fenerbahçeli yöneticiler “Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne, iki Federasyon üyesinin göndertmediğini ima ederek (İkisi de Galatasaraylı) Lütfi Arıboğan ile İlhan Helvacı’yı Fenerbahçe camiasının önüne atıyor ve istifalarını istiyorlar...”Niye?..UEFA müfettişi Cornu Federasyon yetkililerinin, kendisine “Fenerbahçe’nin bu işe bulaşmamış olma ihtimalinin pek mümkün olmadığını söylediğini” raporunda bildirdiği için...***Doğru mu söylüyor yalan mı Cornu ayrı konu...Fakat doğru söylese de Cornu yemeği üç federasyon yetkilisiyle birlikte yediğini söylüyor...Yemek sonrası toplantıya aynı üç yetkilinin katıldığını, orada kendisine bu durumun söylendiğini iletiyor...Lütfi Arıboğan ve İlhan Helvacı’nın yanısıra toplantıdaki üçüncü üye Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınlar...İstifası istenen iki üye Galatasaraylı...Peki Mehmet Ali Aydınlar da mı Galatasaraylı?..Aydınlar değil mi Fenerbahçe voleybol takımını dünya şampiyonluğuna oynatan kişi?..***Önceki gece Ahmet Hakan’ın programına Fenerbahçe’nin CAS’taki avukatı katılıyor...Suçlanan İlhan Helvacı katılıyor...Bedri Baykam gibi ünlü bir Fenerbahçeli de var programda...İki Galatasaraylı Federasyon üyesi bir şekilde hedefe oturtuluyorlar...Cornu’nun ifadesinde “Mehmet Ali Aydınlar’ın adı 4 defa geçiyormuş... Lütfi Arıboğan ve İlhan Helvacı’nın adı 15 kere geçiyormuş” gibi ifadelerle, olayı Mehmet Ali Aydınlar’ın üzerinden çekip, iki Galatasaraylı üyeye ihale ediyorlar daha çok...“Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermeyen unsur” onlar gibi gösterilmiyor...Zaten istifası istenenler de onlar...***Ertesi günü Cornu’nun ifadesinin bütününe bakıyorum ve ağzım açık kalıyor...Cornu ifadesinde, “Fenerbahçe ve şike bağlantısıyla ilgili, toplantıdaki yetkililerin görüşleri arasında MUTABAKAT olduğunu” söylüyor...Ne demek mutabakat?..Görüş birliği demek...Kimin arasında görüş birliği var Cornu’ya göre?..Üç yetkili arasında, çünkü üç yetkili var toplantıya katılan...Yani?..Yani Mehmet Ali Aydınlar, Lütfi Arıboğan ve İlhan Helvacı arasında...“Mutabakat” kelimesi bütün bir televizyon programı boyunca hiç anılmıyor...Bunca kişi “Federasyon yetkililerinin Cornu’yla karşı oluşturdukları mutabakat sözcüğünü” es geçiyor...***Neden es geçiyorlar?..Çünkü istenecek kelle Mehmet Ali Aydırnlar’ın değil, diğer iki Galatasaraylı üyenin kellesi de ondan...Mehmet Ali Aydınlar’ın bulunduğu bir toplantıda, “Federasyon Başkanı’nın yanında diğer iki üyenin kendi başına kesin görüş bildirip, Başkanı’nın konuşmadığı bir durum mevz-u bahis olabilir mi?..”Olamaz...UEFA yetkilisi söylüyor zaten “mutabakat vardı” diye...Programda Bilgin Gökberk’in şunu ima ettiğini gözlemliyorum...“Olayın sorumluluğu iki Galatasaraylı üyeye ihale edilecek, bir tarafından Galatasaray ismi işin içine ince şekilde sokulacak ve ‘Zaten Fenerbahçe’nin hakkını yedirenler Galatasaraylı üyeler’ algısı yaratılarak olayın mecrası değiştirilecek...”***Biliyorum Bedri (Baykam) muhtemelen açacak bana telefonu “Ben öyle söylemek istemedim... Kendilerini aklasınlar istedim” diye dil dökecek...Oysa söylemek ve gelmek istediği nokta açık ve net bir şekilde Bilgin Gökberk’in söylediği nokta...***Benim Galatasaraylı üyelerle hiçbir özel bir yakınlığım ve dostluğum yok...Tersine İlhan Helvacı’nın kardeşi Mehmet Helvacı’ya canlı yayında ağır eleştiriler yapmışlığım var...Kaldı ki, şike suçunun 1-3 yıl olmasa da 2-3 yıl gibi bir süreden ibaret tutulması gerektiğini aylardır yazıp söylüyorum, bu ağır cezaların indirilmesinden yana davranıyorum...Aziz Yıldırım’a gelmesi muhtemel 30-60 yıl arası cezayla, Türkiye’de futbolun sorunlarının çözülmeyeceğini söylüyorum...Fenerbahçe’ye küme düşürme cezasına ilk günden beri bütün gücümle karşı çıkıyorum...Bu cezanın şikeye değil, Fenerbahçe’ye ceza anlamına geleceğini ısrarla vurguluyorum...***Fenerbahçe Başkanvekili Nihat Özdemir ve bazı yöneticiler meseleyi çözebilmek için çok sakin ve akıllı davranıyorlar...“Bağcı dövmeden üzüm yemeğe çalışıp” kimseleri ayağa kaldırmamaya özen gösteriyorlar...Oysa “avukatların dava kazanmaya yönelik bu çıkışları” Aziz Yıldırım ve içerde tutuklu yönetici arkadaşlarına çok zarar veriyor... Avukatlar ya da yöneticiler bunu o amaçla yapmıyorlar biliyorum...İyi niyetle, güçlerini gösterip ifadelerdeki çelişkilerden yararlanmaya çalışıyorlar...***Oysa ortada bir soruşturma var...Açılmış bir dava var...Bunca doküman ortada dolaşırken, “Şampiyonlar Ligi’ne katılma meselesini bu kadar tiz perdeden bağırmak, bu uğurda Federasyondan seçtikleri bazı yöneticileri Galatasaraylı oldukları imasıyla harcamak, çok akıllıca bir iş değil...Bu ülkenin Başbakanı Fenerbahçeli...Bu işi soruşturan başsavcı çok iyi bir Fenerbahçeli...Federasyon Başkanı, Fenerbahçe’ye başkan olması düşünülen bir Fenerbahçeli...Bu kadar çok ve iyi Fenerbahçeli arasında, kurban olarak iki Galatasaraylı üyeyi, Fenerbahçe camiasının önüne atmak günah...Fenerbahçe camiasına yakışmaz böyle davranmak...*****ABDULLAH GÜL’ÜN BAŞBAKANLIĞI’NA DOĞRU...“Böyle bir dönemde gazetecilik yapmak zor” diyor bazıları...Haklılar zor...Türkiye’de gazetecilik refleksi olanlar, uzun zamandır sadece ters çakmayı gazetecilik saydığından...Diğerleri “yandaş kesilmesiyle, yelkenleri indirmenin evla” olacağı görüşünü çoktan benimsediğinden...Ve AKP iktidarıyla medyanın tepelerine gelen “yeni nesil merkez medya” mensuplarının, “geleceğe projeksiyon tutan özel haber kavramından” değişik şeyler anladıklarından...Türkiye’de uzun zamandır evrensel standartlarda gazetecilik çok az yapılıyor...***Geçenlerde Fethullah Gülen cemaatinin AKP’yi destekleyip desteklememeyi sorguladığını yazmıştım...Haber vereyim...AKP’yi ne kadar destekleyeceğini sorgulamaya devam etse de, cemaat Tayyip Erdoğan’ı ayrı bir yere koyuyor...Çevresini sorgulasa da, Tayyip Erdoğan’a destek devam edecek gözüküyor... Erdoğan yakında Cumhurbaşkanlığı’na doğru geçmeye hazırlanıyor...***Bunlar da haber, ne ki bugün yazacağım esas haber bunlar değil...Erdoğan’dan boşalacak Başbakanlığa kimin geleceği konusu bugünkü haberimin öğesi...Ankara’da uzun zamandır bu işin kulisi yapılıyor, çeşitli ihtimaller üzerinde tahminler gidip geliyordu...Büyük ölçüde açıklığa kavuştu durum şimdilik...Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasıyla yerine kimin geleceği belli oluyor...Hani Erdoğan ameliyat olduğunda eski bir siyasi yol arkadaşı telkinde bulunmuştu Başbakan’a:-”İşleri düşünmeyi bırak dedim... Biraz dinlenmesini söyledim kendisine...” Yanılmadınız işte o...Erdoğan’ın ameliyatını önceden haber verip, sağlığıyla ilgili açıklamayı ilk yapmasını istediği Abdullah Gül, muhtemelen Erdoğan’dan boşalacak Başbakanlığa geçecek...İki adamın siyasi yol arkadaşlığı bir kez daha çakışıyor..Erdoğan yukarıya çıkarken, Abdullah Gül Başbakanlığa geçecek görünüyor... Tabii bu bir kulis haberi...Değişme ihtimali her zaman mevcut...Ne ki bu satırların yazarının kulis haberlerinin değişme ihtimali asgaride tutulmalı...Hayırlısı bakalım göreceğiz!..

Devamını Oku

“Zil çaldı gitmelisin baba...”

1 Aralık 2011

Dün akşamüstü o satırları okurken Mustafa’nın yüzü gözümün önüne geliyor...Çocuklarının bilmediğim yüzlerini hayal meyal görüyorum...Mustafa’nın karısı anlatırken yavrularıyla yaşadığı o dramı, minik yavrularımla kendi yaşadığım dram geliyor gözlerimin önüne...O “zorunlu veda anı” geldiğinde duyduğum o acıyı, o bitmek bilmez mide sancısını hatırlıyorum...Gülşah Balbay anlatırken Mustafa geliyor gözlerimin önüne...İçimin kasıldığını, gözlerimden yaşların akmaya başladığını hissediyorum...Şöyle diyor Gülşah Balbay:“Bol bol birbirimize sarılıyoruz...Ayrı kaldığımız günlerin acısını gidermeye çalışıyoruz...Sevgi depoluyoruz...Bazen hiç konuşmadan birbirimize sarıldığımız zamanlar oluyor...Çocukların biri bir kolundan, diğeri bir omuzdan sarılıyor, babayı bırakmak istemiyorlar...***En kötüsü ayrılırken, eşimi orada bırakırken oluyor...“Görüş bitti” diye gardiyan sesleniyor, oğlum Deniz “Zil çaldı, gitmelisin baba” diyor...Bazen de görüş esnasında ağlıyor...Babasının iki kolundan tutup, “kalk, hadi” deyip bizi çıkış kapısına götürüyor, çıkış kapısına kadar gidiyoruz...Mustafa, “Oğlum ben gelemeyeceğim, annen seni gezdirsin, gene getirsin” diyor...Oğlum donuk oluyor, kızım ağlıyor...Dönüş yolunda çocukların ağzını bıçak açmıyor...”***Mustafa’nın çocukları ve karısıyla bir ay içinde görüşebildiği topu topu 45 dakikanın kısa notları bunlar...Gözümün önüne, iki minik yavrumdan uzakta tutulduğum günler, haftalar, aylar geliyor...Pazar akşamları saat beş’e doğru “Gelecek hafta yine geleceksiniz yavrularım” sözleri dökülürken dilimden, ağlamamak için ne kadar zor tuttuğum geliyor aklıma...O ızdırabın acısını hatırlıyorum...O gün kendimi tutarak dökmediğim gözyaşlarını Mustafa’nın yavruları için döküyorum...***Hayat ne ilginç... Doğan Yurdakul hapishanenin dört duvarı arasında tahliye olmayı beklerken, evinde bekleyen karısını kaybettiği haberiyle uyandırılmıştı bir sabah erkenden...Arabayla Ankara’ya götürülüp karısını elleriyle toprağa vermesi için izin çıkmıştı da, o tek gecesini hapishane yerine ölen karısından arda kalan tenhalaşmış evinde yalnız başına geçirmişti...Sabah yeniden hapishaneye dönecekti...Kendisi hapishanedeyken ölen karısının, bıraktığı tenhalaşmış evde kendisini yabancı hissettiğini söyleyecekti...Dün onun çalıştığı internet sitesinde, katillerin cinayetlerine referans olmuş bir adamın, yine katillere referans olacak yazısını görüyorum...Şaşırmıyorum...Zamanında kendi minnacık yavrularımın benden uzaklaştırılmaları için, aynı sitenin neler yazdığını hatırlıyorum...Günah...Yavruların suçsuz mağduriyetlerine yazık...Ölüp giden eşleri toprağa verip yeniden hapishanelere dönmek zorunda kalmanın arkada kalanların içlerinde açtığı o “onulmaz yaralara” yazık...Caiz midir acaba “katillerin cinayetlerine referans olan faşist kafaların?..” katık olmaları bu mağduriyetlere?..Sol, faşizmin en cani türüyle ittifak yapmak zorunda mıdır?..Mustafa’nın yavruları Deniz’e, Yağmur’a yazık değil mi?.Merhume Güngör Yurdakul hanımefendiye yazık olmuyor mu?..Mina Deniz ve Poyraz Deniz’e günah değil mi?..Onca Deniz’e, onca Yağmur’a, onca devrimlere katık olmaya çalışmış insanlara ve onların çocuklarının tertemiz isimlerinde yaşatmaya çalıştıkları mazilere yazık olmuyor mu?..Ne işi var söyler misiniz; Joseph Goebbels’in reenkarne edilmiş hasta ruhunun bu masum ve mağdur edilmiş yavrucakların dünyasında?.. *****TABİPLER BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI’NIN AYIBI!..İnsan hayatı ve hastalık üzerinden bir insana muhalefet edilmez...Hele bunun üzerinden fırsatçılık yapıp, “tam gün yasasına muhalefet etmek” en hafif deyimiyle insanlıkla bağdaşmaz...Biliyorsunuz Başbakan Pendik Araştırma ve Eğitim Hastanesi’nde bir ameliyat geçirdi...Başbakan’ın ameliyatını ise, Amerikan Hastanesi’nden gelen kendi doktoru olan profesör ve ekibi gerçekleştirdi... ***Nedeni gayet açık...Tayip Erdoğan Başbakan olduğu, ameliyatının önceden öğrenilmesinin yaratacağı kaosu hesaplayarak, “gizliliği en rahat sağlayacakları Pendik hastanesini” seçmişti...Dünyada ve Türkiye’de hiçbir bir başbakan kendi ameliyatının yaratacağı, “borsa spekülasyonuna, siyasi spekülasyonlara, güvenlik sorunlarına ve medya köpürtmelerine açık” bir “naklen ameliyat prosesini” gerçekleştirmek istemez...Bunu mümkün olduğunca gizli halledip, ameliyat bitip nispeten sağlıklı hale geldikten sonra kamuoyuna duyurur... Belli ki Başbakan da, Sağlık Bakanı’na sormuş;“Kimsenin görmeyeceği, duymayacağı bir hastane olsun... Doktorlarımızı da oraya gönderelim...” demiş...Belli ki İstanbul’un göbeğinde Koç Amerikan’da ameliyat yapılsa gizli kalmayacağı, bir sürü siyasi ve ekonomik spekülasyona neden olacağı düşünülüyor...***Türk Tabipler Birliği Başkanlığı dün bu hassas durumdan nemalanmak istiyor...“Başbakan özel hastanede çalışan bir hekimin, başka bir devlet hastanesinde görev yapamayacağına ilişkin tam gün yasasını delmiştir...” diyor...Öyleyse?..Öyleyse Başbakan kendisini düşündüğü gibi, diğer hastaları da düşünsün, kendisiyle eşit olduğunu kabul edip, tam gün yasasını yeniden gözden geçirsin...Bu durum için tam da “koyun can derdinde kasap et derdinde” denir... ***Arkadaşlar ayıp...Tayyip Erdoğan’ın tam gün yasasını delecek şekilde ameliyat olması, keyfe keder bir durum değil...Gizlilik ve güvenlik nedeniyle Başbakan olması hasabıyla “Pendik Hastanesi”ne karar veriyorlar belli ki...Başbakan’ın doktorları ve şürekası da takım taklavat oraya gidiyor ameliyat için...Her şey Başbakan’ın keyfine keder kararına kalsa, Pendik hastanesine gidip, başka bir hastaneden doktor getirmeyecek belli ki...Hangi doktor ameliyat edecekse o hastanede olacak ameliyat...Bu olaydan tam gün yasasına muhalefet edip, kendi ekonomik durumunuzu iyileştirmek için, bir vesile çıkartabilmeniz gerçekten takdire şayan!..***Açık söylüyorum...İyi ki ben Başbakan’ın yerinde değilim...Ben olsaydım, “Bunu söyleyebilme duyarsızlığında ve insafsızlığında bulunan kişilerin isteklerini sağ kaldıkça ve gücüm elverdiğince yerine getirmezdim...”Koskoca doktor, bilmez mi bir Başbakan’ın ameliyatının onlarca siyasi ve ekonomik komkplikasyona neden olacağını, bunu önlemek için nice hastane manevrası gerektiğini?..Bunu bilemeyecek düzeyde birisi doktor olamaz...Yok bilip de durumdan insafsızca ‘tam gün yasasını’ değiştirmek için fırsat yaratmak amacıyla yararlanıyorsa, yine doktor olamaz, çünkü bu kadar fırsatçı bir tutum doktorluğun ahlakına sığmaz...Hiç demagoji yapıp, “Ama biz Başbakan’ın sağlığına kavuşmasını dilemiştik” mazeretinin arkasına sığınmasınlar...Çok ayıp ettiler arkadaşlar, kusura bakmasınlar!..

Devamını Oku

Eymür; faili meçhuller soruşturması ve büyük operasyon!..

29 Kasım 2011

Önce haberleri fısıltı halinde geliyor...“Faili meçhuller dosyası ardına kadar açılacak” deniyor...Dün faili meçhuller dosyasıyla ilgili büyük operasyon başlıyor...Mehmet Eymür’ün gözaltına alınması büyük bir olay...Çünkü Eymür sıradan birisi değil...Dün Google’dan Mehmet Eymür’ün “hayatıyla ilgili bilgilere bakıyorum...”Kariyer güzergahının bütün kavşak bilgileri var bu bilgilerde Mehmet Eymür’ün...Kızıldere ve Ulaş Bardakçı operasyonlarında genç bir istihbaratçı olarak rol aldığı...Ziverbey köşkünde bulunduğu...Faik Türün’le çalıştığı...Yeşil’le ilişkisi, Alaattin Çakıcı’yla sürtüşmesi, Şenkal Atasagun’la kavgası her şey var, Mehmet Eymür’le ilgili...Fakat ilginç bir nokta Eymür’ün hayatından Tansu Çiller’le ilişkili kısmı ilginç bir şekilde çıkartılmış...Bir başka deyimle Eymür’ün hayatında “Tansu Çiller es geçilmiş...”İlginç bir tesadüf...Çünkü dün ifade için gözaltına alınan Mehmet Eymür, esasen ne Kenan Evren’in damadı tarafından çağrılması, ne ASALA, ne Faik Türün ne Ziverbey ne Ulaş Bardakçı ne de Kızıldere operasyonuyla ilgili gözaltına alınıyor...Eymür’ün ifadesi Ayhan Çarkın’ın ifadesine binaen, Çiller zamanında kamuoyuna faili meçhul cinayetler olarak yansıyan, öldürülme olaylarıyla ilgili alınıyor...***Bir dönem Türkiye’yi sarsan, faili meçhul cinayetler dosyası, Mehmet Eymür’ün gözaltına alınmasıyla ardına kadar açılıyor...Eymür çok önemli ve etkin bir isim...Faili meçhul soruşturmasının Milli İstihbarat Teşkilatı’nda çok etkin görevlerde bulunmuş bir kişiliğe yönelmesi, olayın iyice büyüdüğüne ve büyüyeceğine işaret...Aslında Ergenekon ve Balyoz’la başlayan ve generallerin tutuklanmalarıyla devam eden süreçte, herkes her şeyi kanıksadığından, yaşadığımız günlerin tablosu tam olarak gözükmüyor...Türkiye önceleri geçtiğimiz üç beş yılın hesaplaşmasını yaşıyor görünüyordu...Yani 2003’te AKP’nin iktidara gelmesiyle, askeri cenah ve değişik merkezlerde hükümet aleyhine oluşan hareketlenmeler sorgulanıyor gözüküyordu...Balyoz, Ergenekon, günlükler, bu dönemin soruşturma konularıydı...***Oysa hesaplaşma ve soruşturma bu dönemle sınırlı kalmayacak gibi görünüyor Türkiye’de...Faili meçhuller 1994’ten itibaren Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminin “karanlık noktaları...”Diğer taraftan 28 Şubat döneminin soruşturmasının açıldığı haberleri geliyor...Şimdilik biraz yavaş devam edecek olsa da, 28 Şubat, AKP’nin çok öncesine, 1997 başına işaret eden bir dönem...Arada 12 Eylül döneminin soruşturması başlıyor...Bunlara 1935-38 Dersim katliamı tartışmalarını da katarsanız, tablo daha iyi ortaya çıkıyor...Cumhuriyet kendi içinde, bütün olağanüstü dönemleri parça parça büyük bir hesaplaşmanın içine sokuyor...***Sırada İstiklal Mahkemeleri ve 1960 ihtilalinin sorgulanması da olacaktır belli ki...Neyse konumuz bu değil bugün için... Bugünkü konu Mehmet Eymür ve faili meçhuller dosyasıdır...Bu dosya daha çok su kaldırır...Emin olabilirsiniz...*****TAYYİP ERDOĞAN’IN RAHATSIZLIĞI NEDİR?..Tayyip Erdoğan’ı en son kendi grup toplantısında milletvekillerine Dersim konusunda hitap ederken ve Kılıçdaroğlu’na yüklenip, devlet adına özür dilerken izliyorum... Büyük bir siyasi hamleyi, çok güçlü kreşendolarla süslenmiş bir hitabet, şiddetli bir tartışma, ve inisiyatifi elinde tutan bir polemikle sürdürüyor...İzlediğim Başbakan’ın iki gün sonra hastaneye yatıp, ameliyat olacağına ihtimal vermem güç...***Aniden bağırsaklarındaki bir rahatsızlık dolayısıyla ameliyat olduğu söyleniyor Tayyip Erdoğan’ın...Ameliyattan sonra Kemal Kılıçdaroğlu arıyor, ancak Tayyip Erdoğan kendisine geri dönemiyor...Erdoğan’ı tanıyanlar böyle insani vakalarda, siyasi davranmayacağını biliyorlar...Kılıçdaroğlu’na telefonla hemen dönmeyince, aklımdaki kuşku kuvvetleniyor...Belki iki kez annemden, belki büyük kızımın annesinden, çevremde bu tip vakalara yönelik bir aşinalığım olduğundan, ameliyatın, gerçek bir ameliyattan çok “vücuttan alınan bir parçanın patolojiye gönderilmesi” şeklinde cereyan ettiği fikrini bende oluşturuyor...***Umuyorum ve diliyorum ki, patolojide herhangi bir şey çıkmayacak ve hayat normal düzeninde devam edecek...Türkiye’de eleştirilebilecek çok şey olabilir...Yandaş ya da muhalif de olunabilir...Ancak demokrasinin ve rejiminin normal seyrinde gitmesi, ekonomik açıdan Avrupa’da krizin geldiği bu günlerde, Türkiye’de olağandışı herhangi bir uğursuzluğun meydana gelmemesi en büyük dileğim...Olayın insani tarafı zaten konuşulmaz...Tayyip Erdoğan’ın biran önce sağlığına kavuşması insan olan herkesin en içten dileğidir öyle olmalıdır...Fakat eklenecek bir şey daha var bugün...Herhangi patolojik bir durumu Tayyip Erdoğan’ın vücudu kaldırsa da, Türkiye’nin ekonomik vücudu kolay kaldırmaz...Hepimize, patolojiden uzak sağlıklı günler en büyük dileğimizdir...*****MUSTAFA’M...Sevgili Mustafa,Utku aradı (Çakırözer; Cumhuriyet gazetesinin Ankara Temsilcisi) beni önceki gün...“Abi” dedi, “Biliyorsun Mustafa’nın tutukluluğunun 1000. günü geliyor... Birkaç satır yazmak istersen sayfalarımız açık...”Hayat ne ilginç Mustafa’m...Utku, Ateş Hattı’nı yaparken benim yanıma geldiğinde yirmi yaşında falandı...Bizim seninle İzmir’de ilk tanıştığımız yaşlarda...Şimdi o senin Cumhuriyet’teki görevini yapmakta...Sen ise tutuklusun...Benden yazı istemekte, senin tutukluluğun hakkında...Dün içerden yazdığın 1000. gün yazısını bir daha okudum...“1000 yaklaşırken kendime sordum” demişsin...“Günleri boşa geçirmedin değil mi?..Gönül rahatlığıyla ‘hayır’ dedim, ‘boşa geçirmedin.’İkinci bir üniversite desem abartmış olmam...İçim kanatlarla dolu...Belki de dışarıda binlerce kanat var diye düşündüğümden...Bütün engellere inat...Zamana inat...Hiç kapanmamalı...İnsanın içindeki kanat...”***Yaşam bize hep bir şeyler öğreneceğimiz mecralar çıkartıyor...O mecralarda ‘hayatın öğretmek istediğini öğrenmeyenler’, “vermek istediğini almayanlar”, hayatla kavga ediyorlar...Oysa sen hayatla kavga etmiyorsun Mustafa’m...Hayatın bu mecrada öğrettiklerinin bitmesini bekliyorsun...Ne mutlu sana ki içindeki kanatlar ölmüyorlar...Ne mutlu sana ki o duvarlar arasında ikinci üniversiteyi okumakta olduğunun bilincindesin...Ne kadar zenginleştin, ne kadar bilgeleştin, kim bilir...Hasretle ruhu zenginleşmiş ve bilgeleşmiş Mustafa’nın yolunu gözlemekteyim...Güzel günlerinde buluşmak üzere kardeş...

Devamını Oku

Gazetecinin korkusu ve Allah korkusu!..

28 Kasım 2011

Time dergisinde Başbakan Tayyip Erdoğan ile ilgili görüş veren iki ünlü Türk gazetecisi bir ricada bulunuyorlar:“Aman ismimiz çıkmasın... Başımıza dert almayalım...”Bunun üzerine Fehmi Koru ile Ahmet Hakan arasında karşılıklı bir “sen korkuyorsun” tartışması başlıyor...Fehmi, Time’da isimlerinin çıkmasından korkan gazetecilerin Ahmet’le(Hakan), Mehmet Yılmaz olduğunu söyleyerek, “Çünkü korkuyorlar... Korkuları onları yönetiyor” diyor...Ahmet Hakan dün televizyonda cevap veriyor:“Korkana değil, korkutana bakmak lazım... Ben değil esas korkan Fehmi’dir...”***Bu tartışmaya “maydanoz” olup, “Fehmi veya Ahmet haklı” diye görüş bildirmek bana yakışmaz...Onun yerine ben kendi gazetecilik korkularım ve Allah korkumla yüzleşeceğim...Bilirim ki bir insan ve bir gazeteci esasen içselleştirdiği, gönülden ve huzur içinde inandığı konuları savunmaktan korkmaz...Mesela ben Mustafa Kemal Atatürk’ü savunmaktan korkmam...Zamanında hatalı olabileceğini gördüğüm şeylere şüpheyle baksam da, bir bütün olarak Atatürk’ü savunmaktan hiç gocunmam, Atatürk’ü savunuyorum diye belli belirsiz bir korkuya da kapılmam...Sonuçta Atatürk’ü sevmekten ve savunmaktan dolayı gadre uğrayacaksam, uğrayacağım bu zulümden de korkmam...Ne ki Atatürk adına, “birilerini yok etmeye çalışmışsam, gizli kapaklı işlere bulaşmışsam, birilerinin çanına ot tıkamaya kalkmış, birilerini idama veya zindana götürmeye kalkışmışsam” o zaman korkarım...Bu durumda “Allahtan korkarım”, mevcut güçten değil...***Keza; Tayyip Erdoğan’ı, Fetullah Gülen ya da cemaati eleştirmekten korkmam...Fakat Tayyip Erdoğan veya Fetullah Gülen’e ya da eleştirdiğim herhangi birine, birilerinin karanlık suikastler düzenleyecek olmalarından korkarım, suikast düzenlemeyi düşünenlerle birlikte olmaktan ürkerim, bir darbeden korkarım, bir darbenin şafak vakti ipe göndereceği insanların dramından korkarım...Çünkü Allah’tan korkarım... Bu Allah’tan korkma meselesinin babamla ilgisi var, AKP’yle bir ilgisi yok...Onu sonra anlatırım...AKP’ye de her şart altında Allah’tan korkmasını tavsiye ederim...Haklı olduğuna inanmadığım, belaltı vuruşlarla insanlara zulmettiğine inandığım, her davranıştan korkarım...***Esas olan ise; Gerçekte inanmadığım bir şeyi savunmaktan korkmamdır...İnanmadığı şeyi savunan kendimden de korkarım... Arkadaşlarımı “arkadaşça savunmaktan, meslektaşlarımın mesleki duygularla yanında olmaktan, dostlarımın, dostça arkalarında durmaktan” hiç korkmam...Bu uğurda gelecek saldırıları da tınmam...Keyif ve gurur bile duyabilirim saldırılardan...Fakat arkadaşımdan gelecek hıyanetten, dostlarımdan gelecek kazıktan korkarım, hayatın getireceği ihanetten ürkerim...Korkum kendi adıma değil, onların adına olur...Beni kaybetmeleri bir şey değil, benden sonra kaybedeceklerinden, “ihanetin bedelini fersah fersah ödemelerinden” korkarım..Dostumu arkadaşımı, tuttuğum takımı, inandığım ve sevdiğim kadını, anamı, babamı, çoluğumu çocuğumu, vatanımı ondan da öteye insanlığı ve insanlığımı, tek başına kalsam da dünya aleme karşı savunmaktan korkmam...Gizli kalmış bir zevk de duyarım bundan...Ne ki hak yemekten korkarım...“Ah almaktan” tırsarım...Zulmetmekten ürkerim...Kötü duruma düşmüş insana, “bir tekme daha atmaktan” ürperirim...Allah’tan korkarım çünkü...Babamdan kaldı bana bu miras çünkü...Gün gelir acısının çıkacağını fitil fitil burnundan geleceğini bilirim...İlahi adalete inanır; inanmadığım şeyleri yapmaktan tırsarım...***Ödlek miyim?..Sanmıyorum...İnandığım şeyleri savunurken ödlekleşmiyorum çünkü...Korkusuz bir cengaver miyim?..Sanmıyorum...İnanmadığım şeyler için, kılımı kıpırdatmak içimden gelmiyor çünkü...Yanlışlıkla kılımı kıpırdattıysam da, ürküyorum sonra... Korku böyle bir şey Ahmet ve Fehmi arkadaşlar...Zulmetmediyseniz eğer, korkmanıza gerek yoktur...Zulmettiyseniz eğer oturup düşünmelisiniz...Bu durumda korktuğunuz şey bizzat kendinizdir başkaca bir şey değil...*****YARIM KALAN AŞKLAR HİÇ BİTMEZLER...“Leblebi, börek, baklava döneri çok sevdim... Kendimi evimde gibi hissettim... Takımı şampiyon yapmak için uğraşıyordum... Lokavt bitti NBA’ye dönüyorum... 8 numaralı formamın müzeye konacak olmasından çok mutluyum...”Yarım kalan aşklar hiç bitmezler...Zaman geçer, yıllar geçer, hayat geçer yine bitmez yine unutulmazlar...Orada yaşanacak olan, bitmemiş olan, tüketilmemiş olan bir sevgi yolculuğu bir aşk örtüşmesi vardır...***Love Story yani Aşk Hikayesi filmi, yarım kalan bir aşk hikayesini anlattığından, ölüm onları ayırdığından dolayı klasiktir...Hiç alakası yok ama, Pascal Nouma federasyon 6 ay ceza verecek diye apartopar gönderildiğinden, bir efsanedir...Mircea Lucescu, haketmediği halde yaratılan linç psikozuyla Türkiye’den kopartıldığından, unutulmaz bir aşk hikayesidir...Deron Williams da NBA’de guard olarak oynayan dünyanın sayılı basketbolcularından biriydi...Amerikan profesyonel liginde lokavt olunca, arada derede Türkiye’ye geldi, Beşiktaş’ta oynamaya başladı... Hiç ukalalık etmedi, ‘şunu isterim, bunu isterim, ben dünyanın en iyi basketbolcularından biriyim bana şunları şunları sağlayın’ falan demedi...Çıktı 8 numaralı formayla terinin son damlasına kadar, NBA’le kıyaslanmayacak bir basketbol liginde mücadele etti...Oynadığı Beşiktaş’a yenilgisiz devam eden bir lig maratonu ve arka arkaya aldırdığı zaferler bıraktı...***Her maçtan sonra Beşiktaş seyircisi dua ediyordu; “Lokavt bitmese de Deron Williams olabildiği kadar İstanbul’da kalsa...” diye...Olmadı...Lokavt bitti, Deron Williams evine dönmek zorunda kaldı...Şimdi yarım kalmış, dolu dolu, mutlu ve ayrıcalıklı yaşanmış kısa bir aşk öyküsünün sonuna gelindi...Deron Williams Beşiktaş’a veda ediyor... Ne Çarşı ne de camia onu hiç unutmayacak...Unutamayacak esasen...‘Bizimkisi yarım kalan bir aşk hikayesi...Siyah beyaz bizim gibi biraz...’*****KADIR İNANIR KIVANÇ TATLITUĞ ARASINDAKİ SELAMSIZLIK!.. ÖLÜYE SAYGISIZ İNSANLAR...Benim cenazemde eğer bunları yapmaya yeltenecekseniz, sakın gelmeyin hiçbiriniz cenazeme...Bu ne rezalet...Bu ne vurdumduymazlık, ölüye saygısızlık, egoya tavan yaptırıp hayata ve ölüme meydan okumaktır...***Selma Desmond’un cenazesinde Kıvanç Tatlıtuğ, Kadir İnanır’ı görmüş de, selam vermek için göz göze gelmeye çalışıp yanına yaklaşmış da...Kadir Beyefendi, kıvrak bir hamleyle Kıvanç Tatlıtuğ’a selam vermeden yanından geçip gitmiş...Bir insan ölüyor!..Cenazesi kalkıyor!..O insanı ne derece tanıdıkları meçhul...Ölümünden ne kadar acı ve üzüntü duydukları şaibeli...Kendilerini göstermek için mi başka bir şey için mi o cenazeye geldikleri sorusunun cevabı şüpheli!..Bütün bunların üstüne bir de “egoculuk oynuyorlar...”Biri Kadir Abi’sini görüp, selam vermeye gidiyor diğeri almıyor...Kadıncağız ölmüş, öteki dünyaya göçmüş...Cenaze onun cenazesi...Bunlar; kadının cenazesini bile kendi egolarının dövüş sahnesi haline getiriyorlar...***Selma Hanım’ın ölümünün konuşulacağı yerde;‘Ölümün üzerinden’ Kadir İnanır beyefendinin, Kıvanç Tatlıtuğ arkadaşa cenazede çektiği kıvrak hareket konuşuluyor...Etme bulma dünyasıdır bu dünya yalnız hatırlatırım...Ayrıca bir törpü vereyim de biraz egolarınızı törpüleyin arkadaş...Ayıptır be...

Devamını Oku

Acun ve Hülya arkadaşlara... Ali Taran’a cenazede yaptığınız arkadaşlığa sığar mı?..

26 Kasım 2011

Sosyal medya aktive olalı gördüğüm ikinci büyük vakadır bu...Birincisini Defne Joy Foster’ın ölümüyle yaşamıştık...İkincisi Selma Desmond hanımefendinin kanserden ölümü ve kocası tarafından terk edilmesine duyulan tepkidir...Sosyal medya; twitter, facebook, siteler, bloglar, sözlükler vs... bir anda yakaladıkları müsebbibi eşşekten düşmüşe çeviriyorlar...Defne Joy Foster’da da böyle oldu...Selma Desmond vakasında da...***Ben ise hala cenazeye takmış durumdayım...Acun Ilıcalı benim SHOW TV günlerinden kardeş kadar sevdiğim bir çocuk...Hiç şımarık davranmaz...Hiç ukalalık etmez...Hiç tepeden bakmaz, hep bir sempati rüzgarının arkasından davranır...Televizyon dünyasında nasıl yol aldığını, nasıl adım adım zirvelere geldiğini biliyorum... Acun’la uğraşmayı hobi edinenler, onun televizyon dünyasındaki başarısını, parasını çekemeyenler, onun gibi olmak için her kılığa girip bir türlü olamayanlardır...Acun sempatiktir...İnsanların “hayır” duygularına değil, sempati duygularına seslenmesini bilir...Başarısının temeli budur...***Ne ki Acun’a, Selma Desmond’un cenazesindeki görünümü nedeniyle bir iki şey söyleyeceğim...“Arkadaş” diyeceğim, “belli ki cenazede ortam yeterince kötü...”Bir zamanlar tanıdığın, dost olduğun, jüri üyeliği yaptığın Ali Taran çok zor durumda...“Böyle bir günde, eşinin trajik hale gelen cenazesine” niye en ön sıradan katılıp, ‘abi’ dediğin eski dostunu ‘iyice eziyorsun?..’Amacın Selma Desmond’a son görevini yapmaksa, ala, gider cenazeyi arkalarda bir yerde saf tutar, duanı eder gidersin...Nedir oğlu Kuzey’in yanında saf tutacak kadar kendini önemsemek, birinci sırada saf tutarak kameralara görüntü vermek?..Cenaze namazındaki saflar, Maksim Gazinosu’nun neon ışıklarına benzemez ki kardeş...Orada saflar şöhretler sırasına göre değil, merhuma yakınlık sırasına göre belirlenir...Merhumeye yakınlık esastır...Bir zamanlar yakın dost olduğun kocası Ali Taran bu kadar zor durumdayken, “cenazenin sahibiymişcesine Ali Taran’a nispet yapıp” en ön sırada, oğlunun yanında saf tutman, arkadaşına yaptığın bir ayıp değil mi?.. O cenazeye arkadaşın Ali Taran’ın katılmaması vesayet edilmişti eski eşi tarafından...Böyle bir günde eğer o cenazeye katılıyorsan, arkadaşının yanında durmak değil midir asli görevin?..Ne yani?.. Merhume “cenazemde kocamdan beni sen koru Acun’cuğum” diye mi vasiyet etti sana?..Nedir bu “arkadaşını ezen” tavrının hikmet-i ilahisi?..Niye böyle bir günde sana en çok ihtiyaç duyacak dostunun yanında saf tutmuyorsun da, kameralara ve fotoğraf makinelerine en iyi poz vereceğin birinci sıradan ailenin asli unsuruymuşçasına saf tutmaktasın?..Ayıp değil mi bu yaptığın?..***Bu birinci nokta...Böyle bir olayda, eski dostun Ali Taran’a önceden gidip, başsağlığı dilememen, onun ‘dost gönlünü’ almaman, cenazede onun yanında durmaman arkadaşlık notuna kaç verdirir sana hiç düşündün mü?..Kamuoyu Ali Taran’a tepki duyabilir...Vefat eden eski eşi de “kadınsı haklı reaksiyonunu” göstermiş olabilir... Fakat sen cenazede o pozisyondaki arkadaşına reaksiyon gösteremezsin arkadaş...Sen “üzerine gül koklanmış olan eş değilsin, arkadaşsın...”Sen kamuoyu, ya da sosyal medya da değilsin ve ona oynamamalısın...Sen arkadaşsın kardeş...Arkadaşlar böyle günlerde belli olurlar; arkadaş gibi davranırlar...Kamuoyu küfür etse de...“Ali Taran benim dostum, arkadaşım” deyip, varsa kamuoyunda imajının bir parça sempati gücü, o gücü dostluk baabında, “arkadaşından yana kullanacaktın... Arkadaşına karşı değil” kardeş...Ben Ali Taran’ı tanımam...İki üç defa yürüyüş yaparken tesadüfen çıktı karşıma...Bir kere de toplam beş saniyelik, tarafımca pek de anlaşılmayan bir konuşma geçti aramızda...Sana şöyle söyleyeyim...Ali Taran eğer arkadaşım olsaydı...Bir dakika tereddüt etmez, o cenazede onun yanında saf tutardım...***Gelelim Hülya Avşar arkadaşımıza...Hülya da benim hayatımda kendime yakın saydığım 25 yıldır yakın tanıdığım birisi...Ona sevgim, kırk yılda bir zuhur eden kızgınlığımın fersah fersah üzerinde...Hülya’ya da bir iki sözüm var...Ölüme saygı mukaddestir...Kötü günde insan, merhumenin yakınlarının yanında olmalı, onların acısını paylaşmalı, merhuma veya merhumeye son görevini yapmalı...Hepsi iyi güzel de...Cenazelerin bir önemli mukaddesatı daha var...Oralar “reklam aracı yerler” olmamalılar, öyle değil mi?..Peki sevgili Hülya böyle bir günde sen niye oradasın, söyler misin?..Selma Desmond hanımefendinin acılı ölümünün üzerinde sen niye orada boy göstermektesin?..Ali Taran’ın çok yakınıysan, Ali Taran’ın yanında olmalıydın...Öyle değil, Acun’la geldin, selamlaştın ve köşeye çekildin...Acun zaten Ali’yle konuşmadı...Sen niye bu cenazede resim vermektesin Hülya arkadaş?..Senin hakkında aynı söylentiler çıkmadı mı?..Ailede kime o derece yakınsın ki, apar topar Acun’la beraber cenazede bulunmaktasın?..Talihsiz Kuzey’i teselli etmek için mi?..Acun’la beraber gittiğine ve kuru bir selamın dışında yanında bile durmadığın Ali Taran’ı teselli miydi derdin?..Nedir arkadaş, senle Acun’u beraberce Selma Desmond’un cenazesine getiren gizemli sihir?..***Zerrece umurumun teki değil...Tek konu şu...Eğer o cenazeye katılıyorsanız, “Bir zamanlar ya çok sevdiğiniz ya da arkadaş olduğunuz Ali Taran’ın yanında duracaksınız...”Ya da bunu yapmayacaksanız, o cenazede hiç bulunmayacaksınız...Sevgi, dostluk, arkadaşlık ve vefa bunu gerektirir...“Acun Medya ve reklamlar” ne gerektirir onu bilemem...

Devamını Oku

Utanmazlardan utanıyorum!..

26 Kasım 2011

Cumhuriyet tarihi; Muassır medeniyet, insaniyet ve çağdaşlaşma çabasının...Çok partili Batılı bir demokrasiye geçiş arzusunun...Bağımsız, özgür ve boyun eğmeyen bir ulus-devlet olma mücadelesinin...Eğitimde kitleselleşmenin...Harf devriminde, kıyafet devriminde Batılılaşmanın...“Kul” olmaktan çıkıp, yurttaş olmanın...Ümmet olmaktan çıkıp millet olmanın...Din ile devlet işlerini ayırıp laik olmanın...Bağımsız bir cumhuriyet ve ulus yaratmanın...Mücadelesidir...***Cumhuriyet tarihi aynı zamanda;Yüzlerce kez haksızlığa ve gadre uğramanın...“Devlet”i temsil edenlerin “Herkesi Türk yapmak uğruna”, Dersim’de binlerce insanın katliamına çanak tutmalarının...“Atatürk’ün merhameti tutar, idamları affeder” diyerek mahkeme hakimine Pazar gecesi apar topar idam cezası onaylattırıp, o gelmeden insanların katlini gerçekleştirenlerin...12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde işkencehaneleri boylamanın, hapishanede dışkı yedirilmenin...Başbakanları ve bakanları asmanın...Başbakanlara ve bakanlara karşılık “üç bizden, üç sizden” diyerek, gencecik gençlik lideri fidanı darağacında sallandırmanın...Pir Sultan Abdal şenliğine katılan solcu ve Alevi yazarları Sivas Madımak Oteli’nde diri diri yakmanın...O zavallıları diri diri yaktığı söylenen sanıkları hapishanede Adalet Bakanı tarafından ziyaret ettirmenin...Kahramanmaraş’ta yüz beş kişi güpegündüz öldürülürken, “Bana Milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz...” diyen başbakanların...Görev yaptığı da bir Cumhuriyet’tir...***Bu Cumhuriyet’in gurur duyacak çok şeyi bulunur...Bu Cumhuriyet’in tarihinde ve içinde utanılacak şeyler yapanlar da makul miktarda mevcuttur...Gurur duyulacaklarla gurur duyulur...Utanılacaklarla da utanç...“Utanılması elzem olan utanmazlıkları” bizden-sizden ayrımına tabi tutmak...Utanmazlıkların en büyüğü olsa gerek...Ben de o utanmazlardan utanıyorum!.. *****CAMİDEN CANLI YAYIN...Allah gani gani rahmet eylesin... Selma Desmond’un mekanını cennet eylesin...Bir ölünün arkasından saygısızlık yapmam...Tartışmalara girmem...Fakat bir şey var söylemem gereken...***Arkadaşlar çok düşündünüz mü Selma Hanım’ın cenazesini camiden naklen yayınlamayı?..Selma Hanım’ın cenazesi neden camiden naklen yayınlandı?..Hangi saikle bu cenazeyi naklen yayınlama ihtiyacı duydunuz?..Bir devlet başkanı mıdır merhume?..Bir başbakan mıdır?..Bir dünya lideri midir?..***Hadi biraz da kabul ettim, yaşamsal hatta magazinsel bakalım meseleye...Ölümü trafik kazasından şüpheli bir prenses midir Diana gibi?...Bir devlet töreni mi düzenleniyor merhumeye?..Zeki Müren, Barış Manço gibi şarkıları toplumun ezberinde, bir Sanat Güneşi, bir özgün efsane midir?..Yoksa konu, cenaze töreni değil, cenaze töreninden arta kalanlar mıdır?..Yani merhume değil, merhumenin arkasında kalanlara mı “biri bizi gözetliyor” yapmaktasınız?..Öyle olsa gerek...Fakat bunun için merhumeyi kullanmak, onun cenaze törenini vesile yapmak biraz ayıp kaçıyor...Haberi yapın...Geride kalanların, ahvalini, duygusunu, tepkisini, üzüntüsünü verin vermesine...Fakat bir cenaze törenini “sırf geride kalanlar ne yapacaklar” yolundaki maraza bir merak saikine yönelik naklen yayınlamanız konusu...Bir yayıncılık yanlışıdır yaptığınız...*****BANA DİYECEKLER Kİ BU HABERİ ÇOK UZUN GÖRMEZ MİYDİN?..Şimdi yayıncı arkadaşlar, hele benimle çalışmış olanları diyecekler ki;“Abi, cenazenin camiden naklen yayınlanmasına karşı çıkıyorsun... Sen bu haberi çok uzun yayınlamaz mıydın?..”Cevap vereyim...Evet, haberi birkaç haber halinde ve çok uzun yayınlardım...Her bir haberde de ayrı bir başlık ve konusunu işlerdim...Eşin vasiyetini işlerdim...Kocam gelmesin sözünü işlerdim...Kocanın hasta eşinin ardından evlenmesi etik mi değil mi onu işlerdim...Çocuğunun psikolojisini işlerdim, ona haksızlık yapılıp yapılmadığını sorgulardım...Hülasa...Dört beş haberi paket halinde bir kadının ölümünün toplumsal anatomisini çıkartmaya çalışırdım...***Fakat cenazeyi naklen yayınlamazdım...Şundan;Naklen yayın başka bir olgu...Bir olayın toplumsal anatomisini uzun uzun çıkartmak bir habercilik anlayışı...Ancak naklen yayın, toplumun bütününü ilgilendiren zirve olaylar için düşünülür...Bir başka deyişle, kimse kolay kolay çıkıp “Arkadaş bu canlı yayını niye yapıyorsun sen şimdi?..” diyemez, dememeli...***Haberin uzun işlenmesi, toplumsal ve insani olarak işlenecek çok yönünün olmasıyla ilgili bir olay...Fakat naklen yayında bu toplumsal anatomiyi çıkartamazsınız...Çıkartmaya kalkarsanız, ölüye, cenazeye saygısızlık etmiş olursunuz...Çıkartmazsanız, o zaman böyle bir naklen yayını zaten niye yapıyorsunuz?..Haberi uzun işlemekle, olayı canlı yayınlamak birbirinden tamamen ayrı şeyler...Bülent Ecevit’in veya Turgut Özal’ın cenaze törenini naklen yayınlarken, arkasına bu cenaze törenini naklen yayınlamayı kimseye anlatamazsınız...Ayrıca “Kaç şehit cenazesini canlı yayınladınız da bunu da yayınlıyorsunuz?” gibi sorulara muhatap olur, cevap bulamazsınız...***Yayıncı arkadaşların yine de bir mazereti var...Cenaze töreninden yayın yapanlar televizyon programları...Bir magazin veya sabah programının oradan yayın yapması çok absürd değil...Mesele şu...İzleyici olaya program olarak bakmaz, kanal olarak bakar...Kanal olarak bakınca eleştirel gözlük takar...Bunlar, değişik kanallarda görev yapan, kendi televizyoncu çocuklarıma yönelik eleştirilerdir...Arkasında bir mana, bir yıpratma, bir yakma, yıkma kimse aramasın...Eskiden, televizyonun dört duvarı arasında çok daha sert söylerdim söyleceklerimi...Şimdi nazikçe hatalarını gösteriyorum...Herkese “iyi yayınlar...”

Devamını Oku