Haberin Devamı
Cumhuriyet tarihi; Muassır medeniyet, insaniyet ve çağdaşlaşma çabasının...
Çok partili Batılı bir demokrasiye geçiş arzusunun...
Bağımsız, özgür ve boyun eğmeyen bir ulus-devlet olma mücadelesinin...
Eğitimde kitleselleşmenin...
Harf devriminde, kıyafet devriminde Batılılaşmanın...
“Kul” olmaktan çıkıp, yurttaş olmanın...
Ümmet olmaktan çıkıp millet olmanın...
Din ile devlet işlerini ayırıp laik olmanın...
Bağımsız bir cumhuriyet ve ulus yaratmanın...
Mücadelesidir...
Cumhuriyet tarihi aynı zamanda;
Yüzlerce kez haksızlığa ve gadre uğramanın...
“Devlet”i temsil edenlerin “Herkesi Türk yapmak uğruna”, Dersim’de binlerce insanın katliamına çanak tutmalarının...
“Atatürk’ün merhameti tutar, idamları affeder” diyerek mahkeme hakimine Pazar gecesi apar topar idam cezası onaylattırıp, o gelmeden insanların katlini gerçekleştirenlerin...
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde işkencehaneleri boylamanın, hapishanede dışkı yedirilmenin...
Başbakanları ve bakanları asmanın...
Başbakanlara ve bakanlara karşılık “üç bizden, üç sizden” diyerek, gencecik gençlik lideri fidanı darağacında sallandırmanın...
Pir Sultan Abdal şenliğine katılan solcu ve Alevi yazarları Sivas Madımak Oteli’nde diri diri yakmanın...
O zavallıları diri diri yaktığı söylenen sanıkları hapishanede Adalet Bakanı tarafından ziyaret ettirmenin...
Kahramanmaraş’ta yüz beş kişi güpegündüz öldürülürken, “Bana Milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz...” diyen başbakanların...
Görev yaptığı da bir Cumhuriyet’tir...
Bu Cumhuriyet’in gurur duyacak çok şeyi bulunur...
Bu Cumhuriyet’in tarihinde ve içinde utanılacak şeyler yapanlar da makul miktarda mevcuttur...
Gurur duyulacaklarla gurur duyulur...
Utanılacaklarla da utanç...
“Utanılması elzem olan utanmazlıkları” bizden-sizden ayrımına tabi tutmak...
Utanmazlıkların en büyüğü olsa gerek...
Ben de o utanmazlardan utanıyorum!..
CAMİDEN CANLI YAYIN...
Allah gani gani rahmet eylesin... Selma Desmond’un mekanını cennet eylesin...
Bir ölünün arkasından saygısızlık yapmam...
Tartışmalara girmem...
Fakat bir şey var söylemem gereken...
Arkadaşlar çok düşündünüz mü Selma Hanım’ın cenazesini camiden naklen yayınlamayı?..
Selma Hanım’ın cenazesi neden camiden naklen yayınlandı?..
Hangi saikle bu cenazeyi naklen yayınlama ihtiyacı duydunuz?..
Bir devlet başkanı mıdır merhume?..
Bir başbakan mıdır?..
Bir dünya lideri midir?..
Hadi biraz da kabul ettim, yaşamsal hatta magazinsel bakalım meseleye...
Ölümü trafik kazasından şüpheli bir prenses midir Diana gibi?...
Bir devlet töreni mi düzenleniyor merhumeye?..
Zeki Müren, Barış Manço gibi şarkıları toplumun ezberinde, bir Sanat Güneşi, bir özgün efsane midir?..
Yoksa konu, cenaze töreni değil, cenaze töreninden arta kalanlar mıdır?..
Yani merhume değil, merhumenin arkasında kalanlara mı “biri bizi gözetliyor” yapmaktasınız?..
Öyle olsa gerek...
Fakat bunun için merhumeyi kullanmak, onun cenaze törenini vesile yapmak biraz ayıp kaçıyor...
Haberi yapın...
Geride kalanların, ahvalini, duygusunu, tepkisini, üzüntüsünü verin vermesine...
Fakat bir cenaze törenini “sırf geride kalanlar ne yapacaklar” yolundaki maraza bir merak saikine yönelik naklen yayınlamanız konusu...
Bir yayıncılık yanlışıdır yaptığınız...
BANA DİYECEKLER Kİ BU HABERİ ÇOK UZUN GÖRMEZ MİYDİN?..
Şimdi yayıncı arkadaşlar, hele benimle çalışmış olanları diyecekler ki;
“Abi, cenazenin camiden naklen yayınlanmasına karşı çıkıyorsun... Sen bu haberi çok uzun yayınlamaz mıydın?..”
Cevap vereyim...
Evet, haberi birkaç haber halinde ve çok uzun yayınlardım...
Her bir haberde de ayrı bir başlık ve konusunu işlerdim...
Eşin vasiyetini işlerdim...
Kocam gelmesin sözünü işlerdim...
Kocanın hasta eşinin ardından evlenmesi etik mi değil mi onu işlerdim...
Çocuğunun psikolojisini işlerdim, ona haksızlık yapılıp yapılmadığını sorgulardım...
Hülasa...
Dört beş haberi paket halinde bir kadının ölümünün toplumsal anatomisini çıkartmaya çalışırdım...
Fakat cenazeyi naklen yayınlamazdım...
Şundan;
Naklen yayın başka bir olgu...
Bir olayın toplumsal anatomisini uzun uzun çıkartmak bir habercilik anlayışı...
Ancak naklen yayın, toplumun bütününü ilgilendiren zirve olaylar için düşünülür...
Bir başka deyişle, kimse kolay kolay çıkıp “Arkadaş bu canlı yayını niye yapıyorsun sen şimdi?..” diyemez, dememeli...
Haberin uzun işlenmesi, toplumsal ve insani olarak işlenecek çok yönünün olmasıyla ilgili bir olay...
Fakat naklen yayında bu toplumsal anatomiyi çıkartamazsınız...
Çıkartmaya kalkarsanız, ölüye, cenazeye saygısızlık etmiş olursunuz...
Çıkartmazsanız, o zaman böyle bir naklen yayını zaten niye yapıyorsunuz?..
Haberi uzun işlemekle, olayı canlı yayınlamak birbirinden tamamen ayrı şeyler...
Bülent Ecevit’in veya Turgut Özal’ın cenaze törenini naklen yayınlarken, arkasına bu cenaze törenini naklen yayınlamayı kimseye anlatamazsınız...
Ayrıca “Kaç şehit cenazesini canlı yayınladınız da bunu da yayınlıyorsunuz?” gibi sorulara muhatap olur, cevap bulamazsınız...
Yayıncı arkadaşların yine de bir mazereti var...
Cenaze töreninden yayın yapanlar televizyon programları...
Bir magazin veya sabah programının oradan yayın yapması çok absürd değil...
Mesele şu...
İzleyici olaya program olarak bakmaz, kanal olarak bakar...
Kanal olarak bakınca eleştirel gözlük takar...
Bunlar, değişik kanallarda görev yapan, kendi televizyoncu çocuklarıma yönelik eleştirilerdir...
Arkasında bir mana, bir yıpratma, bir yakma, yıkma kimse aramasın...
Eskiden, televizyonun dört duvarı arasında çok daha sert söylerdim söyleceklerimi...
Şimdi nazikçe hatalarını gösteriyorum...
Herkese “iyi yayınlar...”

