Gazetecinin korkusu ve Allah korkusu!..

Haberin Devamı

Time dergisinde Başbakan Tayyip Erdoğan ile ilgili görüş veren iki ünlü Türk gazetecisi bir ricada bulunuyorlar:

“Aman ismimiz çıkmasın... Başımıza dert almayalım...”

Bunun üzerine Fehmi Koru ile Ahmet Hakan arasında karşılıklı bir “sen korkuyorsun” tartışması başlıyor...

Fehmi, Time’da isimlerinin çıkmasından korkan gazetecilerin Ahmet’le(Hakan), Mehmet Yılmaz olduğunu söyleyerek, “Çünkü korkuyorlar... Korkuları onları yönetiyor” diyor...

Ahmet Hakan dün televizyonda cevap veriyor:

“Korkana değil, korkutana bakmak lazım... Ben değil esas korkan Fehmi’dir...”

***


Bu tartışmaya “maydanoz” olup, “Fehmi veya Ahmet haklı” diye görüş bildirmek bana yakışmaz...

Onun yerine ben kendi gazetecilik korkularım ve Allah korkumla yüzleşeceğim...

Bilirim ki bir insan ve bir gazeteci esasen içselleştirdiği, gönülden ve huzur içinde inandığı konuları savunmaktan korkmaz...

Mesela ben Mustafa Kemal Atatürk’ü savunmaktan korkmam...

Zamanında hatalı olabileceğini gördüğüm şeylere şüpheyle baksam da, bir bütün olarak Atatürk’ü savunmaktan hiç gocunmam, Atatürk’ü savunuyorum diye belli belirsiz bir korkuya da kapılmam...

Sonuçta Atatürk’ü sevmekten ve savunmaktan dolayı gadre uğrayacaksam, uğrayacağım bu zulümden de korkmam...

Ne ki Atatürk adına, “birilerini yok etmeye çalışmışsam, gizli kapaklı işlere bulaşmışsam, birilerinin çanına ot tıkamaya kalkmış, birilerini idama veya zindana götürmeye kalkışmışsam” o zaman korkarım...

Bu durumda “Allahtan korkarım”, mevcut güçten değil...

***


Keza; Tayyip Erdoğan’ı, Fetullah Gülen ya da cemaati eleştirmekten korkmam...

Fakat Tayyip Erdoğan veya Fetullah Gülen’e ya da eleştirdiğim herhangi birine, birilerinin karanlık suikastler düzenleyecek olmalarından korkarım, suikast düzenlemeyi düşünenlerle birlikte olmaktan ürkerim, bir darbeden korkarım, bir darbenin şafak vakti ipe göndereceği insanların dramından korkarım...

Çünkü Allah’tan korkarım...

Bu Allah’tan korkma meselesinin babamla ilgisi var, AKP’yle bir ilgisi yok...

Onu sonra anlatırım...

AKP’ye de her şart altında Allah’tan korkmasını tavsiye ederim...

Haklı olduğuna inanmadığım, belaltı vuruşlarla insanlara zulmettiğine inandığım, her davranıştan korkarım...

***


Esas olan ise; Gerçekte inanmadığım bir şeyi savunmaktan korkmamdır...

İnanmadığı şeyi savunan kendimden de korkarım...

Arkadaşlarımı “arkadaşça savunmaktan, meslektaşlarımın mesleki duygularla yanında olmaktan, dostlarımın, dostça arkalarında durmaktan” hiç korkmam...

Bu uğurda gelecek saldırıları da tınmam...

Keyif ve gurur bile duyabilirim saldırılardan...

Fakat arkadaşımdan gelecek hıyanetten, dostlarımdan gelecek kazıktan korkarım, hayatın getireceği ihanetten ürkerim...

Korkum kendi adıma değil, onların adına olur...

Beni kaybetmeleri bir şey değil, benden sonra kaybedeceklerinden, “ihanetin bedelini fersah fersah ödemelerinden” korkarım..

Dostumu arkadaşımı, tuttuğum takımı, inandığım ve sevdiğim kadını, anamı, babamı, çoluğumu çocuğumu, vatanımı ondan da öteye insanlığı ve insanlığımı, tek başına kalsam da dünya aleme karşı savunmaktan korkmam...

Gizli kalmış bir zevk de duyarım bundan...

Ne ki hak yemekten korkarım...

“Ah almaktan” tırsarım...

Zulmetmekten ürkerim...

Kötü duruma düşmüş insana, “bir tekme daha atmaktan” ürperirim...

Allah’tan korkarım çünkü...

Babamdan kaldı bana bu miras çünkü...

Gün gelir acısının çıkacağını fitil fitil burnundan geleceğini bilirim...

İlahi adalete inanır; inanmadığım şeyleri yapmaktan tırsarım...

***


Ödlek miyim?..

Sanmıyorum...

İnandığım şeyleri savunurken ödlekleşmiyorum çünkü...

Korkusuz bir cengaver miyim?..

Sanmıyorum...

İnanmadığım şeyler için, kılımı kıpırdatmak içimden gelmiyor çünkü...

Yanlışlıkla kılımı kıpırdattıysam da, ürküyorum sonra...

Korku böyle bir şey Ahmet ve Fehmi arkadaşlar...

Zulmetmediyseniz eğer, korkmanıza gerek yoktur...

Zulmettiyseniz eğer oturup düşünmelisiniz...

Bu durumda korktuğunuz şey bizzat kendinizdir başkaca bir şey değil...

*****


YARIM KALAN AŞKLAR HİÇ BİTMEZLER...

“Leblebi, börek, baklava döneri çok sevdim... Kendimi evimde gibi hissettim... Takımı şampiyon yapmak için uğraşıyordum... Lokavt bitti NBA’ye dönüyorum... 8 numaralı formamın müzeye konacak olmasından çok mutluyum...”

Yarım kalan aşklar hiç bitmezler...

Zaman geçer, yıllar geçer, hayat geçer yine bitmez yine unutulmazlar...

Orada yaşanacak olan, bitmemiş olan, tüketilmemiş olan bir sevgi yolculuğu bir aşk örtüşmesi vardır...

***


Love Story yani Aşk Hikayesi filmi, yarım kalan bir aşk hikayesini anlattığından, ölüm onları ayırdığından dolayı klasiktir...

Hiç alakası yok ama, Pascal Nouma federasyon 6 ay ceza verecek diye apartopar gönderildiğinden, bir efsanedir...

Mircea Lucescu, haketmediği halde yaratılan linç psikozuyla Türkiye’den kopartıldığından, unutulmaz bir aşk hikayesidir...

Deron Williams da NBA’de guard olarak oynayan dünyanın sayılı basketbolcularından biriydi...

Amerikan profesyonel liginde lokavt olunca, arada derede Türkiye’ye geldi, Beşiktaş’ta oynamaya başladı...

Hiç ukalalık etmedi, ‘şunu isterim, bunu isterim, ben dünyanın en iyi basketbolcularından biriyim bana şunları şunları sağlayın’ falan demedi...

Çıktı 8 numaralı formayla terinin son damlasına kadar, NBA’le kıyaslanmayacak bir basketbol liginde mücadele etti...

Oynadığı Beşiktaş’a yenilgisiz devam eden bir lig maratonu ve arka arkaya aldırdığı zaferler bıraktı...

***


Her maçtan sonra Beşiktaş seyircisi dua ediyordu; “Lokavt bitmese de Deron Williams olabildiği kadar İstanbul’da kalsa...” diye...

Olmadı...

Lokavt bitti, Deron Williams evine dönmek zorunda kaldı...

Şimdi yarım kalmış, dolu dolu, mutlu ve ayrıcalıklı yaşanmış kısa bir aşk öyküsünün sonuna gelindi...

Deron Williams Beşiktaş’a veda ediyor... Ne Çarşı ne de camia onu hiç unutmayacak...

Unutamayacak esasen...

‘Bizimkisi yarım kalan bir aşk hikayesi...

Siyah beyaz bizim gibi biraz...’

*****


KADIR İNANIR KIVANÇ TATLITUĞ ARASINDAKİ SELAMSIZLIK!.. ÖLÜYE SAYGISIZ İNSANLAR...

Benim cenazemde eğer bunları yapmaya yeltenecekseniz, sakın gelmeyin hiçbiriniz cenazeme...

Bu ne rezalet...

Bu ne vurdumduymazlık, ölüye saygısızlık, egoya tavan yaptırıp hayata ve ölüme meydan okumaktır...

***


Selma Desmond’un cenazesinde Kıvanç Tatlıtuğ, Kadir İnanır’ı görmüş de, selam vermek için göz göze gelmeye çalışıp yanına yaklaşmış da...

Kadir Beyefendi, kıvrak bir hamleyle Kıvanç Tatlıtuğ’a selam vermeden yanından geçip gitmiş...

Bir insan ölüyor!..

Cenazesi kalkıyor!..

O insanı ne derece tanıdıkları meçhul...

Ölümünden ne kadar acı ve üzüntü duydukları şaibeli...

Kendilerini göstermek için mi başka bir şey için mi o cenazeye geldikleri sorusunun cevabı şüpheli!..

Bütün bunların üstüne bir de “egoculuk oynuyorlar...”

Biri Kadir Abi’sini görüp, selam vermeye gidiyor diğeri almıyor...

Kadıncağız ölmüş, öteki dünyaya göçmüş...

Cenaze onun cenazesi...

Bunlar; kadının cenazesini bile kendi egolarının dövüş sahnesi haline getiriyorlar...

***


Selma Hanım’ın ölümünün konuşulacağı yerde;

‘Ölümün üzerinden’ Kadir İnanır beyefendinin, Kıvanç Tatlıtuğ arkadaşa cenazede çektiği kıvrak hareket konuşuluyor...

Etme bulma dünyasıdır bu dünya yalnız hatırlatırım...

Ayrıca bir törpü vereyim de biraz egolarınızı törpüleyin arkadaş...

Ayıptır be...

DİĞER YENİ YAZILAR