Haberin Devamı
Artık Milli Takım ve Beşiktaş’ın yanı sıra, Fenerbahçe maçlarını da yazıyorum...
Spor servisinden arkadaşlar “Her hafta diğer maçları da yazar mısın?..” dediler...
“Hepsini yazamam, çünkü hepsini programlayamam” dedim...
“Fakat Beşiktaş’a ek bir tane daha maç yazmamı illa ki istiyorsanız, Fenerbahçe’yi yazayım bari...” dedim...
Nedeni şu;
Fenerbahçe için bu yıl özel bir yıl...
Adrenalin çok yüksek, özel durumundan dolayı maçlara konsantrasyon üst düzeyde...
İkincisi, “Elbette UEFA Şampiyonu çok seviyorum, fakat Fenerbahçe beni bu sene Galatasaray’dan daha fazla heyecanlandırıyor...”
Bilmiyorum 6 yaşına kadar ailede estirilen Fenerbahçe rüzgarının bunda etkisi ne, fakat artık geçmişimle de ailemle de hayatımda onların bana yaşattığı bütün duygularla da yüzleşiyorum...
Minikliğimin Fenerbahçe’siyle yüzleşme zamanım da gelmişti, onun için Fenerbahçe takımının gözlüğüyle, Beşiktaş’a ek olarak Fener maçlarını yorumluyorum...
Koyu Beşiktaşlı Manisa milletvekili dostum Erdoğan Yetenç aradı dün beni:
- “Yahu Rehacığım” dedi, “Öyle bir yazmışsın ki sanki Alex’e gösterilen kırmızı kart yanlış karar... Oysa doğruydu kırmızı kart...”
- “Evet” dedim, doğru, “Ben de öyle yazdım...”
- “Fakat ‘10 Fenerbahçelinin onur mücadelesi’ başlığından ve yazının sayfadaki havasından, kırmızı kart kararı yanlışmış gibi bir izlenim çıkıyor...”
- “O izlenimin müsebbibi ben değilim” dedim... “Müsebbibi Vatan gazetesinin Fenerbahçe’ye sempatileri olduğu bilinen müdürleri İbo’yla Tayfun... Onların elinden çıkan mizampaj öyle göstermiştir...”
Şaka bir yana gerçek şu...
Kanımca Alex’e gösterilen kırmızı kart sanılanın aksine doğru...
Fakat, Fenerbahçe’nin 10 futbolcusu Alex’siz takımda öyle bir mücadele gösterdi ki, bu mücadeleye sonuna kadar şapka çıkartılır...
Bienvenu’yü saymazsak 9 Fenerbahçeli futbolcunun sahadaki onur mücadelesi, o doğru kararı veren hakemi bilen kontrpiyede bıraktı...
Erdoğan Yetenç’in mizampajda gördüğü karışıklığın!! nedeni bu...
Cem Yılmaz’ın yanında görmeye aşina olduğumuz eski kız arkadaşı Lal Dedeoğlu açmış Topağacı’ndaki “Mahalle” restoranı...
Geçen hafta sonu, Nokta dergisi günlerinden tanıdığım avukat dostum Münci İnci, “Gelsene bizim ‘Mahalle’ restorana” dedi...
“Türk Sanat Müziği gecesi var... Uzun zamandır görüşmedik sohbet ederiz...”
“Gönen” isimli genç solist Büyük Kulüp’te ve Mahalle’de dönüşümlü olarak program yapıyor...
Çocuk Amerika’da mühendislik tahsili yapmış, okulu bitirmiş, diplomasını almış babasına teslim etmiş...
“Benden bu kadar” demiş; “Al istediğin mühendislik diplomasını babacağım... Şimdi bana izin verirsen Türk Sanat Müziği söyleyeceğim... Radyoda program yapacağım... Kendi sevdiğim işi yapacağım...”
Onu izlerken, pırıl pırıl bir gencin kendi sevdiği ve istediği işi yaparken, performansının nasıl katlandığını görüyorum...
Gözleri ışıl ışıl, hasta haliyle sahneden inmek bilmiyor...
Şarkı söylemek, hissetmek, hissettirmek istiyor...
Sahneden indiğinde benle konuşurken, “hayret” diyorum, “Benimle konuşurken hasta olduğunu sesinden anlıyorum... Oysa şarkı söylerken o sesin hasta olduğunu anlayamadım...”
O gece fark ediyorum Münci İnci’nin oğlu Altuğ’un elinde bulunan ve benim telefonuma benzeyen cep telefonundaki inanılmaz sihri...
iPhone’nun son serisiymiş bu...
Aman Tanrım!..
Telefonun sekreteri var...
Mikrofon haline getirdiğin cep telefonuna sesinle “Bana New York’taki İtalyan restoranlarını çıkart” diyorsun...
Anında New York’taki İtalyan restoranlar çıkıveriyor karşına...
“Yarın sabah 7.30’da uyandır beni” diyorsun İngilizce...
“Alarm kuruldu” diye bir kadın sesi geliyor cep telefonundan...
Telefonda, her işinizi yapan, size her şeyi gösteren bir kadın sekreter var...
Tek mesele, onunla İngilizce iletişim kuruyorsunuz...
Ne isterseniz yapıyor, kadın yardımcınız...
Neyi ararsanız buluyor, ne arzu ederseniz karşınıza çıkarıyor...
Cep telefonunun bilgisayarı tuşla değil, sesinizin tınısıyla harekete geçiyor...
Artık cep telefonunuz gerçek sekreteriniz haline geliyor...
Uzun zamandır, hayatımda her şeyi kendi başıma yapmaya çalışıyorum...
Bu benim için, ilginç bir oyun halini almaya başlamıştı...
Son sekreterli cep telefonu sistemi, artık hayatımızda yeni bir devrimdir...
“Tek başınalığa doğru” hızla gitmekteyiz..
Elbette “sonsuz yalnızlık” diye de adlandırabilirsiniz bunu...
Spiro Zenginoğlu Atina’ya ilk gittiğim günlerdeki yardımcımdı...
Annesi ve kedileriyle yaşayan 42 yaşında beyaz saçlı bir İstanbul Rumu’ydu Spiro... Atina’ya pek alışamamıştı...
Sanırım Tatavlalı yani Kurtuluşlu’ydu...
İki lafın başı Yunanlılara sallardı...
Yeni gitmiştim Atina’ya...
Her şeyleri ilginç gelirdi bana o sırada ve bir gazeteci olarak, yeni gördüğüm şeylerden inanılmaz keyif alırdım...
“Bir de ‘Ohi Gün’leri vardır bunların...” dedi bana bir süre sonra, Yunanlıların ne kadar lanet olduklarını anlatmak istercesine Spiro; “Durup durup, her şeye ‘hayır’derler bunlar... Adam olmaz anlayacağın bunlardan...”
Oysa 12 Eylül döneminin “darbe” ortamını yaşıyordu o sırada Türkiye...
Herkes susturulmuş, sindirilmiş, sesi soluğu çıkamaz hale bürünmüştü...
Komşudaki “Ohi (Hayır) Günü” o yıllarda sol rüzgarların esintisindeki genç bir gazeteci için “bulunmaz bir keyifti...”
Başkentte en sevdiğim şey, “Ohi günlerinde”, Atina’nın ortasındaki Panepistimou (Üniversite) caddesine gidip, “Hayır Günü” protestolarını izlemekti...
İkinci Dünya Savaşı’nda İtalyan nota’sına “Hayır” demişlerdi, şimdi ise Amerikan elçiliğinden başlayarak, anarşist semti Xheria’ya kadar heryerde ortalığı aleve veriyorlardı...
Demirel’in “yollar yürümekle aşınmaz” sözüyle büyütülmüş bir 78 kuşağı genci için bulunmaz bir demokrasi nimetiydi “Hayır Günü” protestoları...
Hiç kimselere benzemezdi Yunanlılar...
Hiçbir demokrasiye...
Hiç bir halka...
İlk yıllarım bu şizofreniyle geçti...
Bir süre sonra Yunanistan’da gösterilerin her şeye karşı çıkan, her şeye “hayır” diyen tutumunun demokratik bir protestodan çok, “şizofrenik bir yaşam algılaması” olduğunu anlamaya başladım...
Bir şey “yukarılardan söylendi mi” ne söylenirse söylensin önce bir “hayır” diyorlardı Yunanlılar...
İtiraz etmedikleri hiçbir konu yoktu...
Bir şeye itiraz ederlerse “var olduklarını ispat ettiklerini” düşünüyorlardı...
Dün, Başbakanları Yorgo Papandreu, Yunan halkının büyük çoğunluğunu “şizofrenisiyle yüzleştirecek” tarihi bir karar aldı...
Avrupa Birliği, iflas noktasına gelen Yunanistan’ı kurtarmak için tam tamına 130 milyar euro yardım yapmayı taahhüt ediyordu...
Ancak tek bir şartla...
Bir daha “kemerler hiçbir şekilde gevşetilmeyecek biçimde sıkılacaktı...”
Kemer sıkma demek, basit anlatımıyla Yunanistan’ın “göstereciler tarafından ateşe verilmesi” demekti...
Yunan halkının “kemer sıkmaya” hiddetini bilen Papandreu, “130 milyar euro’luk yardımı kabul veya reddetmeye Yunan halkı karar versin... Referanduma gidiyorum...” dedi...
Ortalık birbirine girdi, bütün Avrupa’da euro düştü, borsalar çakıldı, dünya izlemeye geçti...
Karar eğer “hayır” çıkarsa, bu Yunanistan’ın temerrüte düşmesi demek, Avrupa’nın ve euro’nun fiilen çöküşü anlamına gelecek...
Yunan halkı bile bile “kendi ülkesini ‘hayır’ diyerek iflasa sürüklemeyi göze alır mı?..”
Genetik kodları yaşama “hayır” diyerek programlanmış!!! bir milletin, tarihi şizofreniyle yüzleşeceği seçimdir bu referandum...
Ya “Hayır” diyerek ne kadar “demokratik olduklarını ispat edip iflas edecekler...”
Ya da “evet” diyerek, ezber bozarak rasyonel davranıp kendi deyimleriyle artık “uysallaşacaklar...”
Demokratik itiraz ve iflas...
Rasyonel uysallık ve ekonomik kurtuluş...
Gökyüzü, şimşek ve gök gürültülerinin tanrısı Zeus’un Atina’ya gelmesi gerekiyor...

