Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar bir millettirler!..

Haberin Devamı

Bugün Cumhuriyet Bayramı...

Yaşanan acılardan mülhem, bugün Bayram kutlanmıyor...

Ancak bu Cumhuriyet Bayramı’nın varlığı gerçeğini değiştirmiyor...

Bugün Bayram’dır...

Bugün Cumhuriyet’in bayramıdır...

***


Yeni ve sivil bir anayasa hazırlanacak Türkiye’de...

Bireysel özgürlüklerin ön plana çıktığı, bireyin toplumun önüne geçtiği, bireylerin yurttaşlık aidiyetiyle Cumhuriyet’e bağlı olacakları yeni bir düzene geçiyoruz...

Bireysel hak ve özgürlüklerin toplumsal sorumlulukların önüne geçmesi güzel...

İnsan önce insan olarak yaşamalı ve öyle muamele görmeli...

***


Ne ki bir de millet olmak gerçeği var...

Cumhuriyetleri ve devletleri güçlü kılan, “millet” bilincidir...

Amerikalılar bir millettir...

İngilizlerin bir millet olduğu gibi...

Almanların, Fransızların sapına kadar millet özelliği taşıdıkları gibi...

Bir de İsviçre gibi ülkeler var...

Yurttaşlık bağıyla devlete bağlılar...

Millet olma özelliğinden, çok yurttaş olma özelliğine sahipler...

İsviçre milleti diye bir şeyden bahsedilemez elbette...

***


Yugoslavya ve Sovyetler Birliği de ha keza, “yurttaşlarına millet bilinci” vermiyordu...

Onun için bölünme ve parçalanma kaçınılmaz oldu...

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan yurttaşlar, elbette yurttaştırlar...

Bireysel özgürlükleri, yurttaşlık aidiyetleri çok önemlidir...

Yeni anayasada bunlara güçlü vurgular yapılması elzemdir...

***


Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar bir “millettirler...”

Türk ya da Kürt olabilirler...

Arap da olabilirler, Laz da, Gürcü de Arnavut da...

Ancak hepsinin ortak özelliği tek bir milletin ferdi olmalarıdır...

O milletin ismine ne koyarsanız koyun...

O millet Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanların, yaşattıkları millettir...

Millet olmayanın Cumhuriyeti olmaz...

Kürt veya Türk değişik etnisiteler, tek bir milletin varlığını değiştirmezler...

İsviçre federal bir sistemdir...

Dağılan Yugoslavya federal devletlerden oluşurdu...

Sovyetler Birliği, tek bir Cumhuriyet değildi...

Sovyet Sosyalist “Cumhuriyetler” Birliği idi...

Kıbrıslılardan bahsedebiliriz...

Ancak tek bir Kıbrıs milletinden bahsedemeyiz...

Kürt kökenli vatandaşlarımızın, yeni anayasaki tüm etnik haklarını almaları, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanların tek bir millet oldukları gerçeğini değiştirmemeli...

Tek bir milletin farklı etnisitileri ve kültürüdür Türkiye’de varolan...

Türkiye bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ya da Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, hatta İsviçre federal kanton sistemi değildir...

***


Bugün kutladığımız cumhuriyeti bir millet meydana getirdi...

Milletin içindeki etnisite farkları, milletin millet olduğu gerçeğini değiştirmez...

Millet olmayanın Cumhuriyeti olmaz...

Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!..

****


AZRA BEBEĞİN BABASI...


İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni bitiriyor Sinan Karaduman...

Pırıl pırıl bir üniversitenin, pırıl pırıl bir bölümünden mezun oluyor genç adam...

1 Temmuz 2009’da Semiha Karaduman’la evleniyor 32 yaşındayken Sinan...

Babası Sivas Devlet Hastanesi eski Başhekimi olan bir doktor, Sinan Karaduman’ın...

Erciş’te özel bir hastanede “çocuk hastalıkları uzmanı” olarak çalışıyor...

***


Eşinin doğumu için, babasının doktor olarak çalıştığı Erciş hastanesine gidiyorlar...

Anne baba orada yaşıyorlar ve Sinan-Semiha Karaduman çifti, bebekleri Azra’yı orada, dedenin doktorluk yaptığı hastanede dünyaya getirmeye karar veriyorlar...

Azra bebek, 9 Ekim’de dünyaya geliyor...

Anne erken doğum yaptığından bir süre daha “baba evinde” kalmaya karar veriyor aile...

Onlar baba evinde kalırken, deprem oluyor...

Enkazın altında kalıyor aile...

Azra bebek de kalıyor annesi ve babaannesiyle enkazın altında...

***


İki gün boyunca anne önce sütüyle besliyor Azra bebeği...

Sonra açlıktan sütü kuruyor annenin...

Aç kalan Azra bebeğin, ateşi çıkıyor enkaz altında...

Genç anne, çökmüş tavanın altında 14 günlük bebeğini besleyebilecek tek bir formülü kaldığını görüyor...

Kendi açlığından sütü kuruyan anne, bebeğini tükürüğüyle besliyor...

Tükürükle beslenerek yaşaması imkansız olan Azra bebek, inanılmaz bir mucize sonucu 48 saat kaldığı yerin altından, sağ olarak kurtuluyor...

Annesi ve babaannesi ile birlikte...

Dünya basını “mucize” manşetleriyle veriyor haberi...

***


Azra bebeğin, hayatta kalma mucizesi üzerine, sayfalarca yazılar yazılıyor, anneyle röportajlar yapılıyor...

Bütün dünya Azra bebeğin, hayatta kaldığı bu mucize anını fotoğraflıyor, Azra bebeğin hayata dönüşünü kutluyor...

Dün depremden 123 saat sonra, Vanyolu Caddesi’ndeki Ereksan apartmanının enkazının altında çalışma yapan ekipler, bir erkek cesediyle karşılaşıyorlar...

Cesedi battaniyeye sarıyorlar...

Erciş Devlet Hastanesi’ne gönderiyorlar...

Bir süre sonra ceset teşhis ediliyor...

Battaniyeye sarılı halde bekletilen ölü, Azra bebeğin biricik babası Sinan Karaduman’dır...

Mucize bebek hayata babasız başlayacak...

Sadece 14 gün, gözünü yarım açtığında görebildi babasını...

Hiç hatırlamayacak babasını gördüğünü...

Hiç elini tuttuğunu anımsamayacak babasının...

Yanaklarından öptüğünü bile bilmeyecek babasının onu...

Babası Azra bebeğin hayatında hiç olmamış olacak ve bundan sonra da hiç olmayacak...

Muhtemelen birkaç resim...

Düğünde çekilmiş ve çoktan sararmış bir mutluluk anı...

Belki de doğumdan hemen sonra kucağına ilk aldığında Azra‘yı...

Azra’nın babasıyla elinde kalan tek hatırası, aslında hiç hatırlamadığı, hiç varlığını hissetmediği, anımsamadığı doğum sonrası baba-kız çekilen o bir kare fotoğraf olacak...

****


İNSANIN ACISINI HİSSETMEK İÇİN İNSAN OLMAK LAZIM...


Depreme bağlanıp, “ölü sayısı 500’e ulaştı, binlerce yaralı, yüzlerce bina toprak altında” demek, televizyonculuk değil...

Televizyonculuk yerin altında kalan dramları çıkartmak demek...

O dramlardan insanlara, kendileri yaşıyormuşcasına içselleştirecekleri öyküler çıkartmak demek...

***


Ruhsuz bir televizyonculuk var yıllardır...

İlgilenmiyordum...

“Bana ne artık” diyordum...

“Yazımı yazayım, okuyucuyla iletişim bana fazlasıyla yetiyor...” diyordum...

Televizyonlarda, Digitürk’teki sinema filmlerinin, maçların, dünyadan ilginç tarihi belgesellerin ve çok çok arada bir ilginç duyduğum tartışma programlarının dışında hiçbir şey izlemiyordum...

Sabah gazetesinde yazarken, Turgay Ciner’in patronajında Medya Grubu Başkanlığı yapan Kenan Tekdağ dostum “zaman zaman televizyon programlarını da eleştiren yazılar yazmak isteyip istemediğimi” sordu bana bir gün...

“Hiç içimden gelmez üstat” dediğimi hatırlıyorum...

***


Yıllar geçti bu olayın üzerinden...

Hala da bir televizyon programını eleştirmeyi pek içime sindiremem...

Fakat deprem, şehitler gibi “toplumun atardamarına yönelik” bu derece duyarlı zamanlarda, bu derece “kabız, monoton ve sayılara endeksli ruhsuz” yayın yapılması, içime işliyor...

Bunca yıldır anlamadıkları şey şudur, ortalıkta televizyoncuyum diye gezinip, şişinen varlıkların:

Kaç ölü olduğu, haberin esasını teşkil etmez... Azra bebeğin dramının içeriği haberin ana unsurudur... Sayım memuru değilsiniz siz ki, ölüleri sayasınız... Gazetecisiniz, televizyoncusunuz siz... Hayatı yaşayacak, hayatı yansıtacaksınız...

Neyse boşverin...

Onlar bu ruhsuzluklarıyla devam etsinler...

DİĞER YENİ YAZILAR