Haberin Devamı
Hayat böyle bir şey işte...
Sigara yazısını yazıyordum...
VATAN yazı işlerinden Emin Bey aradı beni...
Her akşam 19-20 sularında arar beni:
“Reha Bey, birinci sayfanın spotlarını attım mailinize...” dedi...
Her akşam ben yazıyı yazarken, gazetenin birinci sayfasının spotlarını atarlar bana...
Hani ertesi günün gazetedeki haberleri hakkında bir yorum yazmak isterim belki diye...
Telefonda teşekkür ettim...
İçimden “Şimdi bakmayayım... Sigara yazısını yazayım... Sonra bakarım...” diye geçirdim...
Sigara zammını “Tiryakilik azalsın, yeni tiryakiler yaratılmasın” diye doğru bulduğum yazıyı bitirdim...
Gazeteye telefon ettim, “Birinci yazıyı alabilirsiniz” diye...
Sonra, “Bakalım yarın neler varmış birinci sayfada” onlara bakmak için gazeteden gönderilenleri okumaya koyuldum...
Üçüncü haber “Kanser teşhisi kondu” diyordu...
“Kime kondu acaba” diye çok hızlı gider göz böyle haberleri okurken...
Haberin beklemeye tahammülü yoktur hani okuyan için...
“56 yaşında kronik astım olan ünlü sanatçı Nilüfer... Meme kanseri teşhisi kondu... Ameliyat olacak...”
İçimin boşaldığını hissettim birden...
37 yıl önce, daha 15 yaşındayken, aynı haberi annemle ilgili almıştım...
Babam söylemişti...
“Oğlum annende meme kanseri çıktı... Sana söylemedik... Bu sabah ameliyat oldu... Durumu iyi... Hastanede seni bekliyor...”
Sigaraya yeni başlamıştım...
Daha babamın önünde içme aşamasına gelmemiştim...
O gün paketi çıkardım ve babamın önünde 15 yaşında sigarayı tüttürmeye başladım...
Adamcağız hastanede yatan karısına mı üzülsün, karşısında 15 yaşında sigara tüttüren oğluna mı hüzünlensin, anlayamadı, “İçme o sigarayı önümde” diye bir şeyler geveledi...
Haberde “erken teşhis” olduğu söylenmişti...
Biliyordum kanserde hele meme kanserinde erken teşhisin önemini...
Annem meme kanserinden ameliyat olmuş, tedavisi yapılmış, şükür Allah’a 37 senedir sağlıkla yaşıyordu...
Nilüfer’i aradım...
Sesi çok iyi geliyordu...
Doktorlarla konsültasyon yapılmış, ameliyata karar verilmişti...
“Erken teşhis” olduğunu söylemişlerdi doktorlar...
Ona annemin de aynı şeyi geçirdiğini ve erken teşhisle kurtardığını söyledim...
Biliyordu zaten, defalarca konuşmuşlardı bunu aralarında...
Önümüzdeki hafta ameliyata girecekti...
Cuma günkü konseri vardı, “İptal etmek istemedim” dedi...
Kızımı sordum, neler yapılabileceğini konuştuk...
Kaderin garip bir tecellisiydi bu...
Daha Pazar günü Sabah gazetesinden Ayşe Ferhangil’e röportaj verirken şöyle söylemiştim:
“Hayatımdaki sevgililerim artık çocuklarım... Ve iki kadın çocuklarımın anneleri olan hayatımda çok önemliler...”
Ayşe Ferhangil sormuştu...
- “Hayatınızdaki en önemli kadınlar onlar mıydı?.. Onun için mi onlardan çocuk yaptınız?..”
- “En önemli miydiler onu bilmem... Ama çocuklardan sonra en önemli oldular... Bir erkeğin çocuklarının anneleri erkeğin hayatında her zaman çok önemli olacak... O çocuklar oldukça, o anneler olacak... Bu kesin...” demiştim...
Nilüfer’le konuştum...
Ona hayatın aynı mükemmelikte hepimiz için devam edeceğini, annemden gelen bilgiler çerçevesinde anlattım...
Morali çok iyiydi...
Başarılı bir ameliyat geçirip, aynı sağlık ve mutlulukla yaşayacak çok uzun yıllar o...
Kızımın annesine ihtiyacı var...
Bütün Türkiye’nin ona ihtiyacı olduğu gibi...
Elbette başaracak...
Onun adı Nilüfer...
SİGARAYA ZAM DOĞRU!..
Berlin’e bir akşam önce gelmiştim...
Pazartesi sabahı okulda tanışma ve ilk ders vardı...
Adının Peter Pruffert olduğunu öğrendiğimiz “soğuk esprili, disiplinli Alman” onbeş öğrenciye, Berlin’deki günlük hayatıyla ilgili ipuçları veriyordu...
-”Hostel’in yanındaki İtalyan restoranda pizza yersiniz... Okulun bitişiğindeki Europa-Center’da alışveriş eder keyifli öğle yemeklerine gidersiniz, otobüsle şu duraktan Hostel’e gider, Kurfürstendamme’a şuradan girerek, Berlin’de gezdiğinizi hissedersiniz...”
Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’nün, dünyada “genç gazeteciler için verdiği üç aylık eğitim kursunu” almaya hak kazanmış, dünyanın dört bir yanından gelmiş öğrencilerdik...
Üç aylık bir okul döneminin ilk gününde, yeni şehrimize alışmaya çalışıyorduk...
Soğuk ve disiplinli Alman bizler için önemli bir bilgiyi vermek için konuşmasının sonunu bekliyordu:
“Doğu Berlin’e gitmek istiyorsanız, metroda bindiğiniz istasyondan doğruca, Friedrichstrasse istasyonuna gideceksiniz... Oradan yukarı çıktığınızda kendinizi Doğu Berlin’de bulursunuz... Bir gün boyunca kalabilirsiniz, ancak aynı gün Batı’ya dönmek zorundasınız... Gecelemeniz yasak...”
Bu bilgiyi de verdikten sonra soğuk duruşunun üzerine bir gülümseme efektiyle hoşumuza gideceğini düşündüğü bilgiyi verdi...
“Friedrichstrasse bir Doğu Alman metro istasyonudur... Orada Doğu Alman kanunları geçer... Metro istasyonundaki tütüncüde Marlboro gibi sigaralar Doğu Alman kanunlarına göre paketi 2.5 marktan satılır... Birçok Türk ve Alman Berlinli, paketi 4 marka satılan Batı Berlin’den sigara almamak için, Friedrichstrasse’den kartonla sigara alıp, Batı Berlin’e evlerine dönerler... Polise yakalanmazsanız sorun yok... Yakalanırsanız 80 mark ceza ödersiniz... Tabii biz kesinlikle böyle bir yolu tavsiye etmiyoruz size... Sadece bazı Berlinliler’in böyle yasadışı yollar denediğini söylüyoruz...”
Peter bunu söylerken gençler üzerinde sempati rüzgarı estirdiğinden emin hafif sırıtmaktaydı...
Karton başına 15 mark karımız olacaktı...
Eğer yakalanmazsak tabii...
Günde iki paket sigara içiyordum...
Günde 3 marktan 90 günde 270 mark karım olacaktı...
70-80 dolar kadar bir şey...
23 yaşındaydım, gençtim, kanım kaynıyordu...
70-80 dolardan çok, Alman polisini ve sistemini “delebilmiş olmak” bana ilginç geliyordu...
Yakalanma korkusunu üzerimden atarak, Friedrichstrasse’yi “uğrak yeri” haline getirdim...
Doğu Almanlar, turistlerin ve Batılılar’ın bu yolla Doğu Berlin’e gelip, para harcamalarını istiyorlardı...
Vergisiz satılan Marlboro teşvik politikasının bir parçasıydı...
Batı Berlin ise, “sigara üzerine inanılmaz yüksek vergiler” koyarak vatandaşının sigara içmesini caydırmayı amaçlıyordu...
Onlar, sigaradan vergi yoluyla kazanılacak paranın derdinde değillerdi...
Esasen caydırıcı etkisini düşünüyorlar, “üzerine vergiyi koydukça koyuyorlardı...”
Dün gençliğimin sigarası kırmızı uzun Marlboro’nun 7 liradan 9 liraya, Camel’ın da 6 liradan 8 liraya çıktığını görünce, Berlin’deki Friedrichstrasse’nin metro istasyonu geldi gözümün önüne...
İkişer karton sigara alıp, çoraplarımıza, ceplerimize sotaladığımız o Berlin günleri...
Ne ki üzerinden 29 yıl geçti ve ben şimdi, o günlerdeki protest tavrıma rağmen, bugün sigara zammını, konan ek vergileri dibine kadar savunuyorum...
Hayır...
Tiryakilerin cebinden gelecek üçbeş kuruş parayla “devlet daha zengin olsun, ekonomi tıkırında gitsin” diye değil...
Tiryakiler olmasın, tiryakilik olmasın, sigara yeni tiryakiler yaratmasın diye...
Gözümün önünde sigaraları ceplerine saklamaya çalışan o genç gazeteci çocuk var şimdi...
Ne yazık...
22 yıl daha, o zehri ciğerlerinde tüketti o çocuk...
İçim parçalanıyor...
Onun da sigara dumanıyla parçalandı içi; sonraki 22 yıl çünkü...

