Yaşar Nuri Öztürk'ün yaşı ve sevgilisi...

5 Ekim 2011

TNT’deki programın o bölümünü İnternet’te izledim...İnanılmaz bir değişiklik vardı Yaşar Nuri Öztürk’ün vücut dilinde...Giyiminde, kuşamında...Gömlek yakası bir düğme açılmış, dik yaka gömleğin üzerine bir ceket geçirmişti...Bu haliyle bir İlahiyat profesörünü değil, Miami Vice televizyon dizisinde, oynayan yaşını başını almış eski jönlere benziyordu...Hafif yanık bir teni vardı...Vücut dili “genç bir kızla aşk yaşayan playboyvari bir auranın enstantanelerini” çiziyordu...***Dün Rasim Ozan Kütahyalı, Yaşar Hoca’nın kitaplarının arka kapaklarından, 1945 doğumlu olduğunu yazmış...Bütün kitaplarının arka kapağında 1945 doğumlu yazıyor Yaşar Hoca için...Oysa o iddia ediyor ki “kendisi 1951 doğumludur...”Kitaplarında 66 yaşında görünen, ilk çocuğuna 68 yılında 23 yaşında sahip olan bir erkek, neden ısrarla kendisinin 1951 doğumlu olup, 60 yaşında olduğunu söyleme ihtiyacı duyar...Tezinin bizzat eski eşi tarafından ısrarla çürütülmesine rağmen...***Yaşar Hoca’yı annem ve babam uzun yıllar öncesinin Ankara’sından tanıyorlar...Hem de yakından...Aynı üniversitede, aynı fakültede çalışmışlıkları var...Pes yani...Babamla beraber fakülte arkadaşlıkları çok eski yıllara dayanıyor...Ben 59 doğumluyum...“Yaşar Hoca’nın 51 doğumlu olması imkansız, en azından 45 doğumlu diyor annemle babam...”***O gün programda bir şeyi fark ettim...Yaşar Hoca, öyle spontan bir soru üzerine “25 yaşında bir sevgilisi olduğunu” söylemedi...Planlıydı bu açıklamayı yapması...Bilerek yaptı...Konuyu oraya getirerek taamüden, açıkladı 25 yaşındaki sevgisini ve evlenmeyi düşündüğünü...Arada; Hoca’nın kitaplarının arka kapağının söylediğine göre 41 yaş farkı var...Bunun hiçcbir önemi yok...Ben kendimden 16-17 yaş küçük kadınlarla da aşk yaşadım...O sırada, “bir gençlik ateşiyle birlikte olduğunuz zannından çok, bir aşkın iki tarafından biri olarak hissediyorsunuz” kendinizi...***Buna takılmıyorum...Takıldığım bu ilişkiye başladıktan sonra yaşını küçültme çasbasıdır Yaşar Hoca’nın...Bir de İlahiyat profesörünün, yakası açık dik yaka gömlek ve üzeri ceketlerle Miami Vice dizisini hatırlatan görüntüler sergilemesi...İnsanların içinde ne fırtınalar kopuyormuş meğer...Bir İlahiyat profesörünün içinde, kalan “olgun flörtöz ve son modayı takip eden çapkın bir erkek” imajının tohumları bütün şiddetiyle görülüyor Yaşar Nuri Hoca’da...Bunu garipsemedim...Aksettirilen görüntünün altında çok başka, ihtirasların, duyguların, fırtınaların olduğunu yıllar içinde hep gördüm ben...Yaşar Hoca, 25 yaşında genç bir kadınla aşk yaşamaktan gurur duyuyordu...Onu kendisine aşık etmekten, zevk alıyordu bir erkek olarak...Televizyondaki vücut dilinden, mimiklerinden ve konuşma tarzından hissettiğim buydu...Ne ilginç değil mi?..Meğer neler varmış Yaşar Hoca’nın içindeki fırtınalarda?..Sahici olmak en iyisi bu hayatta...Hep sahici olmak hep sahici kalmak...Rahmetli Ufuk Güldemir televizyonlarda yaratılan imajlara bakar bakar, “Bunlar birer televizyonu imajı” derdi, “Sanal bu tipler gerçek değil... Gerçek olan bizleriz...”Anmak varmış Ufuk‘u böyle bir günde...Nur içinde yat kardeşim...*****BENİM GÖZÜMDE DEŞİFRE OLANLAR...Açık söyleyeyim...İktidarlara göbekten bağlı basından beklerdim, olayları manipüle etmesini, değiştirmesini, örtmesini, gizlemesini...Dinci, partici, Marksist-Leninist, ideolojik basından da beklerdim, olayların işine gelen yanlarını öne çıkartıp, işine gelmeyen yanlarını örtbas etme çabasını...Bunların hepsinden beklerdim, çünkü bunların hepsi “zaten taraf”tırlar, taraf olduklarını inkar etmezler, taraf oldukları tarafa göre dünyayı okuduklarını baştan ilan etmişler...***İdeolojik gazetecilikle, demokratik salt gazetecilik arasında dağlar kadar fark var...Biz sadece gerçeğin peşinde koşarız...Gerçeği örtmeye çalışmayız...Gerçeği değiştirmeye, eğip bükmeye gayret göstermeyiz...Allah’ın bildiğini kuldan saklamak için, binbir takla atmayız...Tersine o gerçeklerin üzerine üzerine yılmadan, bıkmadan, usanmadan gideriz...Hadi gitmedik, gidemedik diyelim...Dostlar araya girdi...Arkadaş hatırıydı...Kıramayacağın eşdost baskısıydı...Fazla fazla olay çok büyük değilse, yaptığımız gazetede “büyük görmezdik, sütun aralarına ustaca gizlerdik” fazla infial uyandırmasın, milletin gözüne gözüne girmesin, iyice toz kalkmasın, çok da köpürmesin diye...***Böyle yaptığımızda bile, önüne geçemediğimiz bir vicdan sızısı içimizi kemirir, “bal gibi haberi yeterince büyütmedik” diye gizli gizli hayıflanırdık...Hiç bilmezdim, 30 yıldır gazeteci diye tanıdıklarımın, göz göre göre olayları manipüle edebileceklerini...Varolan olayları değiştirmeye çalışacaklarını...Açık intibaları değiştirmek için, kelimelere, olaylara, söylenenlere ve yaşananlara takla attıracaklarını...30 yıldır tanıdığım ve bağımsız sandığım gazetecilerin bir bölümünden yana ağır bir hayal kırıklığı yaşıyorum...***Meğer maniplasyonun babasını onlar da yaparmış...Meğer göz göre göre olayları, “değişik yerinden allar pullar, millete başka türlü kakalamaya çalışırlarmış...”Meğer “gerçek” peşinde koşmak değil, “çıkar” peşinde koşmak onların gazeteciliğinin düsturu olmuş...Hak yemeğe başlamışlar...Suçsuzu suçlu, suçluyu suçsuz izlenimiyle paketleyip sunmaya başlamışlar...Bunlar eğer, onca yıldır, sevdiğim, en amansız saldırılara karşı koruduğum, üzerine laf söyletmediğim yapıtlarını, yazılarını, programlarını, belgesellerini ve haberlerini de böyle yapmışlarsa “vah bana...”Yazık bana...Sezen Aksu’nun sözlerini ve bestesini duyuyorum Aşkın Nur Yengi’nin sesinden şimdi kulaklarımda:“Yalan mıydı biz mi aldandık?..Yazık gençliğimize yazık...Nasıl böyle iken yıprandık?..Böyle mi sona erecekti?..Böyle parça parça mı olacaktı?..Bu kadar yalın mı yaşandı her şey?Hem sana hem bana yazık...”

Devamını Oku

Babama beyin kanaması geçirten gazete şimdi bu işten öylece sıyrılacak mı?..

4 Ekim 2011

Ergenekon’du Balyoz’du, mahkemeler karar vermeden, adalet son sözü söylemeden ahkam kesmem...Darbe yapmak istemişlerdi, bombaları şurada saklamışlardı diye sallamam, içinde değilim bilmiyorum...Haksızlık ederim, hak yerim...Generallerle ilgili, Ergenekon sanıklarıyla Balyoz tutuklamalarıyla ilintili, az konuşuyorum, çok dinliyorum... ****Fakat medya öyle değil...Ben o medya düzeninin içinde yaşıyorum...Kimsenin bilmediklerini içinde yaşadığım için biliyorum, tahmin ediyorum, çok kişinin görmediklerini görüyorum tabiatıyla...O hayatın içindeyim, göbeğindeyim, zaman zaman okların hedefi, zaman zaman da hedefi olanların en yakın tanığıyım...Oda TV olayı, Ergenekon’la bağlantılı mı bilmem...Çok da önemi yok benim için...Ancak Oda TV’de çalışan iki kişinin gazetelere yansıyan iddianamedeki telefon konuşmaları önemli...O konuşmada t.... ‘nın sıkılması gerektiği söylenen bir Akşam gazetesinin genel yayın yönetmeni var...“Eğer o organları sıkılmazsa, kontrol edilemeyecek bir hale geleceği” söylenerek, “organları sıkılacak bir yazı politikası” güdülmesi karara bağlanıyor...***Sonra ne ilginçtir ki, bu gazetecinin yönettiği gazetede, “babamın ani beyin kanaması” geçirmesine neden olan, sol tarafına felç indiren ve şu anda ceza ve tazminat davaları süren yazılar çıkmaya başlıyor...O çok ilginç telefon konuşmasında “belinin altındaki organlarının sıkılarak adam edilmesi!!! düşünülen genel yayın yönetmeninin” gazetesi, bana karşı, ceza davalarına konu olacak yayınları bizzat o konuşmayı yapan köşe yazarının köşesinden yayınlamaya devam ediyor...80 yaşındaki babam, yazılan bunca kirli yalan ve pis iftira karşısında beyin kanaması geçiriyor...Hastanede üç gün yoğun bakımda kalıyor...Sol tarafına felç iniyor...***Konular Ergenekon’a falan girdi mi sulanıyor...Siyasi tarafı öne geçiyor ve bu kirli ve pis kavga, ulvi bir kutsal dava adına yapılıyormuş izlenimi uyandırılıyor...Oysa, bu linç kampanyasının, nasıl olur da bir siyasi kutsal amacı olabilir?..Şimdi o gazetenin genel yayın yönetmeni, hiçbir şey olmamışcasına bu mesleğe devam edip, genel yayın yönetmenliğini sürdürecek mi?..İnsan kanıyla beslenen, 80 yaşında babaları, dedeleri beyin kanaması geçirterek hastanelere sevkeden, “istediğimiz gibi davranması için organlarından sıkalım” şiarlı gazetecilik sona ermeyecek mi?..Günah değil mi?..Bunca suçsuz günahsız insanın, medyatik bir linç kampanyasının parçası haline getirilmesi?.. ***Ben şöyle söyleyeyim...O telefon konuşmalarının tarafı olan kişilerin “hiçbir organımı sıkmalarına” müsaade etmedim...Bedelini, aleyhime leş gibi bir kampanyayı yiyerek ödedim...Ne ki huzurluyum...Akşam çocuklarımla kafamı yastığa koyduğumda, onlara sarılıp huzur içinde onları seyrederek uyuyorum...Ya sen?..Organlarının sıkılmasından muzdarip arkadaş...Sen rahat uyayabilecek misin?..*****FERİT ŞAHENK STAR’I ALIYOR...Medyada taşlar yerinden oynuyor...Dün gelen haber “STAR televizyonunun da Ferit Şahenk’in Doğuş grubu tarafından alınacağını” söylüyordu...Görüşmeler başlamış, yaklaşık 391 milyon liraya Şahenk’in Doğuş grubuna geçeceği söyleniyor STAR’ın...Aydın Doğan’ın elindeki gazete ve televizyonlardan bir bölümü böylece el değiştiriyor...Önce Vatan ve Milliyet gazeteleri Demirören-Karacan ikilisine satıldı...Arkasından da STAR televizyonu Doğuş grubuna satılıyor...***Medyada önemli bir el değiştirme var bu dönem...Doğan medyasının iki gazeteyle bir büyük televizyonu da bu el değiştirme sırasında başka başka sermaye gruplarına gidiyor...Gazeteleri de televizyonu da yeni alan sermaye gruplarının önemli bir özelliği var...Bu gruplar, “merkez medyanın ya da sermayenin” temsilcisi olarak bilinen gruplar...Demirören’ler de Şahenk’ler de “merkez medya ve sermayenin sahipleri” Türkiye’de... Karacan zaten sermayeyi değil, aileyi temsil eden bir soyad...***Bu detayı verme nedenim şu...Vatan, Milliyet gibi gazetelerle, STAR gibi televizyonlar, eski patronlarıyla yeni patronları arasında “nitelik farkı” olmayan sermaye güçlerine geçiyorlar...Yani bir “yeşil sermaye”nin konumundakilerin ya da muhafazakar sermayenin bu televizyon ve gazeteleri ele geçirmesi durumu yok...Merkez sermaye korakor bir muhalefet anlayışını benimsemeyebilir...Birebir yandaş da olmayabilir...Merkez sermaye sonuçta merkez sermayedir...Eskiden nasıldıysa şimdi de öyle olacak...Artısıyla eksisiyle...***Türkiye’de iki dönemi aşan AKP iktidarında medya önemli bir değişime uğradı...Muhafazakar medya önemli bir güç elde etti...Sayısız haber kanalı muhafazakar medyanın temsilcisi olarak boy gösterdi...Birçok muhafazakar, liberal yorumcu ekranlarda boy gösterdi bu dönem...Olaylar yıllardır işlendiği gibi Cumhuriyetçi ve laik bir bakış açısından dışına taştı, çok geniş ve farklı bir yelpaze de, olayları “alışılmadık” açılardan yorumladı...Bu çok olumlu bir gelişmeydi...Fakat cumhuriyetçi bakış açısının çok azaldığı görüldü ki, bu o kadar olumlu bir durum değildi...***Bu arada yılların entellektüel ve fikir önderi gazetesi konumundaki Cumhuriyet ile Radikal’e, amansız bir rakip geldi...Taraf gazetesi Türkiye’nin siyasi dogmalarını yerle bir etti...Vurulmaz denilene vurdu, eleştirilmez denileni eleştirdi, söylenmez deneni söyledi...Türkiye bütün bu farklı fikirlerin geniş yelpazesinde yeni bir harmoniye doğru gitmekte...Muhafazakar basının çok güçlendiği bir Türkiye’de, STAR, VATAN ve MİLLİYET’in, muhafazakar olmayan eski merkez sermayede kalmalarını, gazeteler ve televizyon için olumlu bir gelişme olarak görüyorum...Çünkü bu gazeteler, muhafazakar değiller, olamazlar ve olmamalılar...

Devamını Oku

Rüştü’nün getirdiği 1 puan

4 Ekim 2011

Stoke City karşılaşmasının aksine özgüvenli başlayan Rüştü, bu kez takımını kurtaran isim oldu “15. dakikada Beşiktaş’ın gol yemeyeceğini anladım. Çünkü Rüştü maça iyi başladı mı aynı şekilde bitiriyor. Yeni hocasıyla motive olmuş G.Antep önünde alınan beraberlik bence iyi.”Stoke City maçında Rüştü’yü eleştirmiştiniz. Dünkü performansı için neler diyeceksiniz?“MAÇIN 15. dakikasında ben Beşiktaş’ın, daha doğrusu Rüştü’nün gol yemeyeceğini anladım. Benim için Beşiktaş’ın şifresi çok kolay. Rüştü maçın başında mükemmel bir plonjonla kalesine gitmekte olan topu kornere çeldi. Yani maça iyi bir kurtarışla başladı. Arkasından o kurtarışın verdiği güvenle bir yan topa çıktı ve mükemmel bir şekilde bloke etti. Dakikalar henüz 15’i gösteriyordu, Rüştü artık gol yemez dedim.” STOKE maçında ise tam tersi olmuştu. 10. dakikada bu Rüştü yan toptan gol yiyecek demiştim. Rüştü Türkiye’nin en tecrübeli kalecisi. 37 yaşında. Fakat sadece psikoloji ile oynuyor. Maça iyi başlar, 1-2 iyi kurtarış yaparsa kendine olan özgüveni yerine geliyor ve maçı kurtarıyor. Baştan o özgüven yerine gelmezse de eli ayağı birbirine karışıyor ve mutlaka hatalı bir gol yiyor. Dün iyi başlayan Rüştü, Beşiktaş’a 1 puanı getirdi.İstikrarsız bir grafik sergileyen Beşiktaş için G.Antep deplasmanında alınan 1 puan sizce iyi mi, kötü mü?“Beşiktaş aslında istikrarlı. İstikrarlı bir şekilde rölantide futbol oynuyorlar. Yani ne iyi, ne kötü. Vasatta da bir istikrar vardır. Beşiktaş’ta oturan yerler var, oturmayan yerler var. Guti’nin yokluğunda bu takımın maestrosunun Fernandes olacağı anlaşıldı. Fernandes oturdu. Ancak Quaresma olsa bir dert, olmasa başka bir dert. Quaresma olmadığı zaman da takımı ileride ateşleyecek futbolcu kalmıyor. Çünkü Almeida da yok. Dün Beşiktaş’ın yıldız futbolcuları Guti, Almeida, Quaresma hiçbiri yoktu. Simao da bu yıl istenilen formu yakalayamadı. Beşiktaş forvette Mustafa ve Holosko ile mücadele etti. Sakatlıktan yeni çıkan Mustafa ve yıllar sonra yeniden ‘sen oyna’ denilen Holosko ile ne kadar yapılabilirse o kadar oynadı Beşiktaş. Buna yorgunluğu da ekleyip G.Antep’in yeni hocasıyla yakaladığı motivasyonu da düşündüğünüzde dünkü tablo ortaya çıkıyor. 1 puan iyidir Beşiktaş için.”Necip ve İsmail’in gördüğü kırmızı kartlarda sizce hakem Halis Özkahya’nın verdiği kararlar doğru muydu?NECİP’İN gördüğü kırmızı kart doğruydu. Fakat 2. kırmızı kartta Sosa ile Antepli bir futbolcu daha ofsayt gözüküyordu. Bir kere topu ofsayttan aldı. İkincisi Sosa sol çaprazdaydı. Bariz gol şansı yoktu. Böyle bir pozisyonda İsmail’e kırmızı kart gösterilmesi neresinden bakarsanız bakın yanlış. İyi ki Beşiktaş 9 kişi kaldıktan sonra gol yemedi. Yoksa hakem hatası direkt olarak sonuca tesir edecekti.

Devamını Oku

“Beni kaybettin baba!..”

2 Ekim 2011

Hem annesini hem babasını çok iyi tanıdığım bir kızdı...Ben onun çocukluğunu biliyordum...Annesinin ve babasının hayatlarındaki en önemli varlık olduğunu...Gün geldi onları çok sık görememeye başladım...Fakat haberlerini alıyordum...Anneyle babanın arasına “fırtınalar” girdi ve ayrılmaya karar verdiler... Anne de yakınımdı...Fakat baba çok yakınımdı...Çok sancılı günler geçirdiğini duyuyordum... Bir gün birlikte olduğumuz bir yurt dışı seyahatinde, saatlerce bana dert yandı...Boşanma sürecinin ne kadar ömür törpüsü bir olay olduğunu anlattı...Sıtkı sıyrılmıştı...“Çocuğu bana karşı kullanıyor... Çocuğuma zaafım olduğunu biliyor, onu bana karşı kullanıyor” diyordu, anne için...Her şeyi bilen, hayatı beraber yaşadığımız üçüncü bir kardeşimiz daha vardı aramızda...“Anneyle halletmelisin” diyordu “Başka yolu yok...”***Uzaklarda gizemli bir Akdeniz kıyı kentinin marinasındaydık...Gece yarısının ötesine uzamıştı sohbetimiz...Çözüm bulunamıyor gözüküyordu...Sorunlar kronikleşmiş, egolar savaşa tutuşmuştu...Yapılabilecek fazla bir şey yoktu...Üzerinden aylar aylar geçti...Bu sürede kendi hayatımın teknesi, tahmin etmediğim girdapların içinde, sert fırtınaların ve kasırgaların ortasında alabora olmadan, su almamaya ve rota tutmaya çalışıyordu... Tek başıma sekiz-on boforlu dalgalara karşı mücadele ettiğim günlerdi...***Yolda yürürken, arabadan bir kişinin bana seslendiğini duydum...Her bağırana bakmamak gerektiğini yıllar içinde öğrenmiştim...Tanıdık tanımadık herkes bağırabiliyordu beni gördüğünde...Ancak bu kez bağıran kişi, bir daha ve kayıtsız kalamayacağım bir tonda seslendi...Döndüm ki, birkaç ay önce bir gece vakti uzun sohbetler ettiğim, boşanmakta olan ve çocuğunun kendisine karşı kullanıldığını söyleyen baba...Yanında da büyümüş, 15-16 yaşına gelmiş dünyalar güzeli kızı...***Beraber yürümeye başladık baba kızla...Olayı bildiğimden, genç kızla daha bir haşır neşir olmak gerektiğini düşünüyordum ... Ona hayatının nasıl geçtiğini sordum...Genç kız ilginç bir şekilde, oturdukları evden, orada kalıp kalmayacağını bilmediğinden, kafasını meşgul eden bir sürü müphem meseleden söz etti bana...Oysa babasının ekonomik durumu gayet iyiydi ve “kızına tapıyordu...”O ekonomik durumdaki, kızına tapan bir babanın, çocuğunda olmayacak kuşkular, endişeler, tedirginlikler birikmişti genç kızın yüreğinde...Ona, “Baban seni çok seviyor... Bunu ben bizzat biliyorum... Sen de biliyorsun mutlaka...” dedim:“Sen kafanı böyle şeylerle meşgul etme... Babanın olan her şey senin yavrum... Oturduğun ev de dahil... Başka türlüsü mümkün mü?..”***Cin gibi bir gülümseme yayıldı yüzüne... Farketmişti babasının onu ne kadar sevdiğini...Ne ki o da, “anneyle baba arasındaki sorunun, kendini vazgeçilmez kılan rantını” yemekteydi...Biraz da “acaba evle ilgili söylenenler doğru mudur” endişesini içinde barındırarak...“Hayatta ne olursa olsun, sen her zaman babanın kızı olarak kalacaksın... Bunu unutma... Bunun tadını çıkart...” dedim...Keyifli keyifli güldü ve anında babasından okkalı bir hediye istedi...***Dün İbrahim Tatlıses’in evliliğini hastanede haber alan İdo’nun “Beni kaybettin baba” dediğini gördüm...“Beni kaybettin baba” ne iddialı bir söz...Ne uğruna!..Can kardeşimin kızını gördüğüm gibi İdo’yu da görseydim, bir Boğaz yürüyüşü esnasında ona şöyle söylerdim:“Baban silahlı saldırıya uğradı... Şu anda sol tarafı felçli tutmuyor... İyileştirmeye çalışıyorlar...Ne kadar iyileştireceklerini de bilmiyorlar... Bu noktadan sonra hayatının geri kalan bölümünü, yıllardır birlikte olduğu kadınla göğüslemeye karar verdi...O çocuğunu değiştirmedi...Senden vazgeçmedi...Sen onun yine biricik İdo’susun...Hep de onun oğlu İdo’su olarak kalacaksın... Babanın bu buruk mutluluğundan mutlu ol...Onu ne kadar sevdiğini söyle...Onun mutlu olması için dua ettiğini fısılda...O biricik İdo’sundan bu sözleri duymayı bekliyor...Senin bünyende vücut buldurulmaya çalışılan bir kadınlar savaşının babayla çocuk arasına girecek ‘kırgın’ repliğini değil!..”Sevgiyle kal yavrucuk...*****BENGİ YILDIZ’A MİLLETVEKİLİ YEMİNİ ETTİRMEYEN ÇAPKINLIĞI...Hayat hiç değişmiyor...Gücün şekli de değişmiyor, gücü kullanmanın, itibarsızlaştırmanın ve güçsüzleştirmenin...BDP’li aktivist Kürt kökenli milletvekili Bengi Yıldız yazın Bodrum’da sevgilisi olan bir kadınla yakalandı...Bengi Yıldız karısıyla arasında sorunlar olduğunu söylese de evliydi...İş öyle bir boyuta vardı ki, dün BDP’li diğer milletvekili arkadaşlarıyla Meclis’e gelip yemin edemedi Bengi Yıldız...***Belli ki BDP kendi yemin töreninin önüne geçmesini istememişti Bengi Yıldız’ın “çapkınlık haberlerinin...”BDP’li milletvekili Sırrı Sakık, “Bu parlamento çatısı altında görev yapan Genel Başkan’lar, Genel Başkan yardımcılarının ne görüntüleri çıktı... Onların üzerine gidilemedi... Kürt olduğumuz için bizim üzerimize gidiliyor...” dedi...Ne söylediğini anlıyorum ve hak veriyorum, ancak verdiği örnekler pek doğru değil Sırrı Sakık’ın...Uygunsuz pozisyonda yakalanan Genel Başkan olarak Deniz Baykal’ı kastediyorsa, Baykal genel başkanlıktan gitti bu olay üzerine...Keza uygunsuz pozisyonda genel başkan yardımcısı olarak MHP’li yöneticileri kastediyorsa, onlar da adaylıktan düşerek, Meclis’in kapısından giremediler...***Bengi Yıldız, bugün olmasa da yarın Meclis kapısından girip yemin ederek greve başlayacak...Sevgili Sırrı Sakık, “itibarsızlaştırılmak üzere özellikle belirli kişilerin seçilmesini kastediyor, onlara yönelik kaset, görüntü ve fotoğraf suikastinden” söz ediyorsa ‘evet orada haklı...’Her taraftan birileri işlerine gelmeyen adamları, itibarsızlaştırmak için belden aşağı vurma konusunda inanılmaz bir ustalık içindeler...Bu işi hep yapıyorlar...Ve bunu yapanların tek bir ideolojisi yok... Her ideolojide, her görüşte, her dünyanın içinde kendilerine yer buluyorlar...Maalesef durum böyle!..*****FENERBAHÇE’NİN ŞAMPİYONLUK İHTİMALİ...Bu bir futbol yazısı değil...Hayat muhasebesi, yaşam fotoğrafı ve insan gerçeği üzerine bir resim çekme isteği...Şike tapeleri ve iddiaları ortaya döküldüğünde günlerce hiç bıkmadan şöyle söyledim:“Mahkemeyle, federasyonla, savcıyla, polisle kavga etmeyin... Takımı futbola yönlendirin... Onları ateşleyin... Onur mücadelesi vermelerini sağlayın... Tribünden destek olun... Bu sezon Fenerbahçe için tarihinin en önemli sezonu...”***Dün gece maçı seyrederken o sözlerim aklıma geldi...Fenerbahçe seyircisi, takımını ateşlemek için, yeniden dirilişini sağlamak için, Saracoğlu’nu reenkarnasyon mabedi haline getirebilmek için her şeyi yapıyor...Fenerbahçe’den hangi futbolcuların gittiği önemli değil...Kimlerin geldiği de... ***Fenerbahçe futbolcusu, seyircisi ve camiası, başarı için gerekli en mucizevi iksire sahip olduğunun farkında...O mucizevi iksir, “Bütün dünyanın Fenerbahçe’ye karşı olduğu” zannıdır...Platini Fenerbahçe’ye çok büyük bir yardım yaptı...Bunca şike iddiası, küme düşme söylentisi, puanları silinecek dedikodusunun üzerine, Şampiyonlar Ligi’ne de almayacaklarını, camiayı karşısına alacak şekilde söyledikten sonra, artık mucizevi iksir hayata geçebilir...Fenerbahçe camiasının en büyük takıntısı ve en büyük motivasyonu “kendilerinden başka herkesin Fenerbahçe’ye düşman olduğu” düşüncesi...Bunun doğru veya yanlış olması önemli değil, önemli olan bu düşüncenin Fenerbahçe camiasını motive etmesi...***Şimdi bu düşünceyle “yedi düvele karşı” mücadele eden bir Fenerbahçe motivasyonuyla maça çıkıyor takım...Eğer Büyükşehir Belediye maçının dördüncü golden önceki son dakikalarındaki gibi, moralman ani yıkılışların önüne geçebilirlerse, Fenerbahçe bu sezonun en iddialı şampiyon adaylarından biri belki de birincisidir...Son yıllarda fazla hayal kırıklığı yaşadığı için ani moral düşüşler yaşıyor ve yaşayacak Fenerbahçe...Ancak motivasyonu tarihinin zirve noktasında...Bu sene Fenerbahçe’yi çok dikkatli izleyin...Çok keyifli şeyler olacak o stadyumda...

Devamını Oku

Tatlıses, şu an hayatta en güvendiği kadınla evlendi

1 Ekim 2011

O şarkıları kadar tutkulu, şiddetli aşklarıyla da hep gündemdeydi. Kimi zaman kızsak da onu hep çok sevdik. O sinirini, öfkesini, aşklarını, gözyaşlarını, pişmanlıklarını hep içinden geldiği gibi paylaştı. Ve şimdi de içinden geldiği gibi evlendi. Evlenmesiyle birlikte ortalık karıştı, sosyal medyada yorum yapılma rekorları kırıldı. İşte Reha Muhtar’la bu Pazar sohbetinde sevsek de eleştirsek de sesine, şarkılarına, içtenliğine hayranlık duyduğumuz İbrahim Tatlıses yani İmparator’la ilgili konuştuk...* Ölümün eşiğinden dönen ve tüm sevenlerinin dualarını eksik etmediği İbrahim Tatlıses geçtiğimiz günlerde evlenerek sevenlerine mutlu bir haber verdi. Galiba onu seven herkesin mutluluğu daha çok tüm yaşadıklarının sonunda hayata nasıl tutunduğunu, gülümsediğini görmelerindendi. Siz de İmparator’u yakın tanıyanlardansınız ne hissettiniz evlendiğini duyduğunuzda?O fotoğraf var ya o fotoğraf... Hani hastane odasında kır saçlı, kır bıyıklı İbrahim Tatlıses yanında Ayşegül Yıldız, çocukları, torunları ve en yakın dostlarının olduğu o fotoğraf... O fotoğraf, bugüne kadar yakından tanıdığımı düşündüğüm İbrahim Tatlıses’in hayatımda gördüğüm en sahici fotoğrafı... O fotoğraftaki herkes İbrahim Tatlıses’in hayatında sahici ve gerçek... Hayatındaki en güzel görüntüsü o fotoğraftaki görüntüsüdür İbrahim Tatlıses’in... Çünkü o fotoğrafta, insanlık, sıcaklık, sevgi ve dostluk var...Hayatının anlamı o fotoğrafta... Öteki fotoğrafları imajdı... Bu sahici ve gerçek... İmajsız ve makyajsız...* Yıllardır şarkılarıyla olduğu kadar aşklarıyla, kavgalarıyla, kadınlarıyla gündemden düşmeyen Tatlıses’in yıllardır birlikte olduğu Ayşegül Yıldız”la evlenmesi pek çok kişiyi neden şaşırttı?Niye şaşırttı ki?.. Hür türlü güce sahip olduğunu düşünen adam, yediği kurşunlarda aslında ne kadar korumasız ve yalnız olduğunu gördü bu dünyada... Etrafında yaratılan bütün İmparator imajlarının, çevresindeki koruma duvarının, estirilen bunca afra ve tafranın ne kadar boş olduğunu gördü. İmparator, imparator değil sadece bir insan olduğunu o anda anladı. Bunu anlamış bir erkeğin, yanına güvendiği bir kadın yoldaşı almak istemesinden daha doğal ne olabilir? İbrahim Tatlıses de onu yaptı...* Bazıları bu evliliğin nedenini ticari hesaplara bağlarken (ki bunu anlamadım ve kötü niyet olduğunu düşünüyorum) bazıları neden hayat arkadaşı, çocuğunun annesi Derya Tuna değil eleştirilerinde bulunuyor. İbrahim Tatlıses’i yakından tanıyan biri olarak soruyorum, sizce neden?Kimsenin beyninin içini okuyamam. Kim niye evlenir onu bilmem... Ben İbrahim Tatlıses’e bakarım... Tatlıses hayatta kendine şu anda en güvendiği ve hâlâ bir çekim duyduğunu hissettiği kadınla evlendi. Bu Derya Tuna da olabilirdi. Ona da çok güveniyor. Ancak Derya Tuna’yla birbirlerini ve ilişkiyi çok yıprıttılar. O ilişki yeni bir başlangıç yaratabilmesi için, yeterli heyecan barındırmıyor Tatlıses’in yüreğinde... Ayşegül hâlâ barındırıyor ki Ayşegül oldu... İlişkisi olduğu söylenilen yardımcısını Ayşegül kadar güvenilir bulmamış kendisi için demek ki...* Tatlıses, şimdi eşi olan Ayşegül Yıldız’a vurulmasından birkaç saat önce “Aşkım ne olacağım belli değil ne olur ben ölürsem başkasıyla evlenme” mesajını atmış. Bir erkek bazen yolun sonuna geldiğini düşündüğü anda mı anlar gerçek sevgisini?Bir erkeğin ölümün nefesini hissettiği anda, hayatla ve kadınlarla hesaplaşmasıdır bu... Her birimiz hayatın önemli virajlarında, kendimiz için en vazgeçilmez ve önemli şeyin ne olduğunun muhasebesini yapar ona göre davranırız... Öyle anlarda kim ne kadar vermişse, o kadar önemli oluverir...Artık hayatı daha az zorlayacak* Türkiye’nin Frank Sinatra’sı dediğiniz İbrahim Tatlıses’in daha önce “özgüveninin ve halk yaptığımı anlar duygusu”nun Başbakan Tayyip Erdoğan’da da olduğunu söylemiştiniz. Şimdi Tatlıses yaptığı açıklamada, “Başbakan bir yuvan olsun imasında bulundu, ben zaten düşünüyordum bunun üstüne evlenme kararı verdim” dedi. Sanırım sadece halkın onları anlaması değil birbirlerini de anlama durumları var.Birbirini anlamadan ziyade, Tatlıses Erdoğan’ın o sözlerini kendisine rehber edinmekten çekinmiyor. Siyasi bir şey değil bu... Tayyip Erdoğan’a siyasi olarak yakın hissettiği için yapmıyor bunu. Kendisini Tayyip Erdoğan gibi zirvede, ancak yapayalnız hissettiği için onun çözümünü benimseyiveriyor sorgusuz sualsiz...* Bir çok sanatçı ekranda kontrolü elden bırakmaz, temkinli, kuralları zorlamayan bir tavır sergiler. Ama onu hep, tüm duygularıyla, zaaflarıyla gördük ekranlarda. İçinden geldiği gibi konuştu, içinden geldiği gibi ağladı, içinden geldiği gibi bağırdı. Şimdi de içinden geldiği gibi evlendi. İşte zaten onun bu kadar sevilmesindeki en önemli nedenlerden biri değil mi bu kadar olduğu gibi olması?Tatlıses bundan sonra göreceksiniz çok farklı bir insan olacak... Daha yumuşayacak... Daha fazla tevekkül sahibi olacak... Daha bir bilgeleşecek... Hayatı daha az zorlayacak... Sinirlendiği ve öfkelendiği durumlarda “Allah belanı verecek” demeyecek... Bu lafı lugatından çıkartacak... Artık şakadan da olsa “bela” okumayacak İbrahim Tatlıses...* İbrahim Tatlıses’in sesini şarkılarını çok sevsem de özellikle kadınlara davranışlarını bir çok kadın gibi eleştirmişimdir. Ama evlenmesi çok sıcak, çok sahici geldi bana. Siz geçen günkü yazınızda “Ayşegül’ün İbrahim’in son büyük aşkı olacağını tahmin ediyorum ama nedenini sormayın söylemem” demiştiniz. Ben yine de sormak istiyorum neden?Aşk bir “timing” yani zamanlama olayıdır... Aşkı çok zirvelerde hissedeceği yeni bir timing’i olacağını sanmıyorum...Bugüne kadar yaptıklarını ve başardıklarını sindirecek hayatında İbrahim Tatlıses... Artık delifişek Tatlıses olmayacak karşımızda...

Devamını Oku

Onları iyi çocuk yapan neydi ki; bizleri kötü çocuk yapmıştı?..

1 Ekim 2011

Bugün dinlenen telefon kayıtlarından, yayınlanan tapelerden “çırılçıplak kalan hayatların mağduriyeti” gündemdedir...Gerçek şu ki hepimizin telefon konuşmalarından, seçilmiş metinler, özel geyikler, dedikodular, alayına bindirmeler, gömmeler herkesin gözüne sokulacak şekilde kamuoyuna yansısa, kendimizi çırılçıplak hissedeceğiz...Mağduriyetimizi seslendireceğiz...Günah değil mi diye serzenişte bulunacağız...Hukuk bir gün herkese lazım olmaz mı diye hayıflanacağız?..Bu ne biçim demokrasi, insan hakları ve özgürlükler diye haykıracağız...***Bunların hepsini yaparken haklı olacağız...Bunların hepsini bugün yapanlar, haykıranlar insan hakları ve bireysel hukuk açısından haklıdırlar...Sonuna kadar onların yanlarındayım...Laf olarak, torba dolsun niyetine değil, fiiliyatta ve vücudumla yanlarındayım, onlardan yana saf tutmaktayım...***Yalnız bir konu var ki; Beni acayip derecede üzmekte...Derin acılara sevketmekte... Hislerimi bir türlü seslendiremediğimden, boğazımda düğümlenmekte...Bugünün mağdurlarına laf gelmesin, mağduriyetleri katmerlenmesin, özgürlükleri dipsiz kuyularda kesilmesin diye, hep bir suskunluk, hep bir tevekkül, hep bir sukunet içinde durmaktayım...Ne ki hep şunu sormaktayım kendi kendime...Bizler ne günah işlemiştik de, gizli odakların kirli propagandaların hedefi olmuştuk?..Günahsız çocuklarımız hangi suçun ve günahın bedeli en kirli ve katmerli, özel hayat tecavüzlerinin birer parçası olmuştu?..***Neden biz hedef seçilmiştik de yıllarca, o sıralarda sırça köşklerde yaşayanlar, her türlü muafiyetten yararlanmışlardı?..Neydi bizim günahımnız?..Ne yapmıştık biz onlardan daha kötü?..Niye onlar bizden daha eşittiler?..İtibarsızlaştırılmazlardı...Korunurlardı...Onları iyi çocuk yapan neydi ki; bizleri kötü çocuk yapmıştı?..***Yalnız bir adamdık hepimiz...Gazetecilikten başka bir şey düşünmeyen...Kimsenin “kuyusunu kazmaya uğraşmayan?..”Ne yaptık sizden farklı olarak da bizler hedef olduk?..Niye operasyonlarda bizlerin adları yazıldı hedef niyetine?..Siz neden o hedeflere bir gün olsun karşı çıkmak ihtiyacı hissetmediniz?..Niye o operasyonlara dur demediniz...Çoğunda fiilen rol aldınız, benimsediniz, desteklediniz...Tribünlerinin sesi, operasyonların nefesi oldunuz...O zaman da çırılçıplak kalmıştı insanlar...Bugün kalanlar gibi...Hiç kimseye hiçbir şey yapmamıştı o insanlar, sinsi bir rövanşın vesilesi olmak için?..Niye yapıldı bütün bunlar?..Niye yaratıldı bunca mağdur?..Niye çırılçıplak kaldı bunca insan?..***SEVGİLİ BALBAY...Hayır mahkemeyi etkilemeye çalışmıyorum...Mahkeme kararını veriyor ben onun ertesinde insani bir dayanışma arzusuyla yazıyorum...Adalet kendi mekanizmasını ve sürecini işletiyor, ben de kendi dostani sürecimi devam etririyorum...Mustafa Balbay kardeşime söylemek istiyorum ki; “Umudu tükenmesin...Bugünleri bitecek...Güzel çocuklarına, sevdiği karısına, dostlarına hatta parlamentoda siyaset yapacağı sırasına kavuşacak...”***Bu sefer olmadı...Çok uzak olmayan bir zaman diliminde mutlaka olacak...Mustafa elbette tahliye olacak...Çileli günleri son bulacak...Üzülme arkadaş...Kalbin kalbimizdedir...Kalbimiz de kalbinde...***TUNCAY ŞANLI STOKE ŞEHRİNDE NE YAPIYORDU?..İki gündür İngiltere’nin Stoke şehrine gidenler anlata anlata bitiremiyorlar...Stoke dediğiniz küçücük bir kasaba...Anadolu kasabalarını andırıyor...“Burada insan sıkıntıdan çatlar...”İlçenin tek eğlencesi futbol...Maç başlayacağı sırada ilçede kimsecikler kalmamıştı...Herkes stada gitmişti...Kasaba tam anlamıyla bomboştu maç esnasında...***Şimdi böyle bir şehirde Tuncay Şanlı gibi bir genç adam, Fenerbahçe gibi bir takımı bırakıp gelip futbol oynuyor...O günlerde Aziz Yıldırım durup durup Tuncay’ı yokluyor:-”Gelmek istersen sana kapılarımız sonuna kadar açık... Gel Fenerbahçe’ye...”Nuh diyor Peygamber demiyor Tuncay...Fenerbahçe’ye gelmiyor...Bu kasabayı terkedip, İstanbul’un parıltılı hayatına geçmiyor...Orada, 1960’ların futbolunu oynayan orta sınıf bir İngiliz takımında, futbol oynamayı Fenerbahçe’de futbol oynamaya tercih ediyor...***Tevekkeli değil, o günlerde İngiltere’den bir sürü tanıdığım genç kız geceler boyu Tuncay Şanlı’nın kendilerine SMS mesajı gönderdiğini söylerlerdi... “Allah Allah” derdim, “Adamın işi gücü yok, ta İngiltere’den İstanbul’a telefon mesajı mı atıyor?.. Orada kız mı kalmadı?..”Stoke şehrini anlatanlar, Tuncay Şanlı’nın davranışının altında yatan saikleri de ortaya çıkartıyorlar...Belli ki, Tuncay fazlaca sıkılmış Stoke City’deki kasaba hayatından...Onun için SMS’e abanmış...Arada bir de İstanbul’a geliyor, kurtlarını döküyordu...Oynadığı yerin adı İngiltere...Neden Almanya’ya gitti diye kendi kendime sorup duruyordum...Şehrin topografyasını çıkarttıklarında anladım...Hala anlayamadığım bir şey var ama Tuncay’da...Bu çocuk Fenerbahçe’ye niye gelmiyor da, orta ölçekteki Avrupa kasaba ve şehirlerde futbol yaşamını sürdürüyor?..

Devamını Oku

Yüreğimi parçalayınca ne yapacaksınız?..

30 Eylül 2011

Yeni tayini çıkan öğretmen eşini ve dört aylık bebeğini Yüksekova’ya yerleştirmeye giden gencecik bir babayı öldürdüğünüzde, bende ne gibi bir etki yaratmayı umuyorsunuz?..Sekiz aylık hamile genç kadın; dört yaşındaki kızıyla birlikte, silahlarınızdan çıkan kurşunlardan ölünce, bende hangi empati ya da sempati duygusu uyandırmayı planlamaktasınız?..Siz ne yapıyorsunuz?..Ve o yaptığınızı niye yapıyorsunuz?..***Genç bir mühendisi yol ortasında öldürmek ve çocuğunu yetim bırakmak, istenirse “ne büyük belalar açabileceğinizin bir göstergesi mi?..”Bunun için mi yapıyorsunuz bu eylemleri?..Sekiz aylık bebeği öldürebileceğinizi göstermek “bir rüşt ispatı” mı?..Yoksa bunları ana dilde Kürtçe eğitimi sağlamak uğruna mı yapıyorsunuz?..Siz gerçekten bu masum anneleri, sezaryenle alınan bebeleri, dört aylık bebeğin yeni filizlenen pederini, demokratik, özgür ve özerk Türkiye için mi öldürüyorsunuz?.. Sanmıyorum...***Sizin de böyle sandığınızı sanmıyorum...Dünyada hiç kimsenin de bunu böyle sanacağını sanmıyorum...Ne acı değil mi?..Özgürlük mücadelesi yapıyorum sanırken, “gizli uluslararası istihbarat örgütlerinin kullandığı bir vasıta haline dönüşmek...”Ne talihsiz bir durum değil mi?..Marksist, eşit ve özgür bir dünya kuracağım şiarıyla yola çıkıp, binbir hesap içindeki komşu devletlerin ve gizli istihbaratların bir ünitesi haline dönüşmek?..Benim yüreğimin parça parça doğranması size ne kazandırıyor?..O parçalanan yüreklerin üzerine neyi inşa etmek istiyorsunuz?..Bu soruların cevabını bana veremeyeceksiniz bu belli...Fakat belki kendinize verirsiniz...Verdiğinizde iş işten geçmemiş olsa bari...*****SON PKK TERÖRÜNÜN AMACI DİREKT TAYYİP ERDOĞAN!..Geçen gün öğle yemeğinde Güneydoğu’yu çok iyi bilen muhatabım “PKK’nın son terör saldırılarının esas amacı Tayyip Erdoğan’ın gücünü düşürmek...” diyor...Dikkatlice yüzüne baktığımı fark edince “Görmüyor musun bu olayların Kürt meselesiyle bir ilgisi yok... Siviller hunharca öldürülüyorlar... Bu ölümlerden PKK’nın siyasi bir mevzi kazanma ihtimali var mı?..Yok...O zaman bile bile bu eylemler niye yapılıyor?..Şundan...Siviller öldürüldükçe Başbakan’ın ‘güç ve prestij kaybedeceğini’ düşünüyorlar...Bu eylemlerin amacı, Tayyip Erdoğan’ın gücünü azaltmak, prestijini düşürmek...Kürt açılımı, devletin PKK’yla görüşmesi ve arkasından bu olayların patlak vermesiyle amaç AKP içinde de ‘Kürt politikası ve açılımlar konusunda çatlak sesler’ çıkarmak ve Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmak...Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yönelik tek belli başlı muhalefet artık PKK üzerinden yapılıyor...”***Doğu ve Güneydoğu’yu iyi bilen muphatabıma göre, Türkiye içindeki ve dışarda AKP’yi düşürmeyi düşünen bütün muhalefet güçleri umudunu PKK eylemlerine bağladı...“Buradan çıkacak bir savaş, yaratılacak bir infial, sivillerin korunamayan yaşamları, ölen bebekler, çocuklar, anneler, babalar üzerinden yıpranacak iktidar...”Çok yanlış görünmedi doğrusu bana bu saptamaları...Tayyip Erdoğan’ın halihazırdaki gücünü düşürecek tek nokta bu nokta...Muhatabıma göre, Tayyip Erdoğan’ın bunu bilip bugünlerde sadece terör konusuna yoğunlaşması kendisi açısından elzem...Aynı muhataba göre, “Başbakan’ın çevresi henüz bu konuda bu duruma tam anlamıyla vakıf değil...”*****“O BENİM SEVGİLİMİ KAÇIRDI, BEN ONUN NİKAHLI KARISINI ELİNDEN ALDIM...”Dün internette gezinirken, sevgili kardeşim Sacit Aslan’ın, Seda Sayan’ın programında babası Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan’ın hayatıyla ilgili anlattığı çok çarpıcı bir öyküyü dinledim...Sacit Aslan, İbrahim Tatlıses gibi erkekleri babası Fahrettin Aslan gibi “kendi egosuna aşık erkekler” kategorisinde görüyor...Fahrettin Aslan’ın “egosuna olan aşkını anlatabilmek için” ünlü sanatçı Behiye Aksoy’la yaşadığı aşkı anlatıyor:Babam Fahrettin Aslan annemle evliyken, ünlü Türk Sanat Müziği sanatçısı Behiye Aksoy’la büyük bir aşk yaşamaya başladı... Annemle evliydiler bu aşk başladığında... Annem bu aşkı öğrendi... Üzerinden bir süre geçtikten sonra da babamdan boşandı...Fahrettin Aslan, Behiye Aksoy Hanım’la tam 17 yıl nikahsız süren bir aşk yaşadı...Yukarıda Allah var...Bu süre zarfında Behiye Aksoy, babama, hayatındaki hiçbir kadının bakmadığı kadar iyi baktı...Bir çocuk gibi ihtimam gösterdi...Diyebilirim ki benim anemem de dahil bütün kadınlardan daha iyi baktı...Bütün kadınları toplasanız Behiye Hanım’ın babama gösterdiği ihtimamın yüzde 20’sini bulumazsınız...Buna rağmen babam, Behiye Aksoy’ya nikah kıymadı... Sonunda 17 yıl kıyılmayan nikaha sinirlenen Behiye Aksoy tuvalet penceresinden kaçarak, rahmetli Berker İnanoğlu’yla evlendi...***O güne kadar, Behiye Hanım’la nikah kıymayan babam Fahrettin Aslan bunu duyunca hasta oldu...Kafasında buz torbasıyla beyin kanaması geçiriyor zannıyla ortada dolaşmaya başladı...Ortalığı ayağa kaldırdı...Silahlar konuşacak noktaya geldi ve 15 gün içinde ne yaptı etti, karşı tarafı zorla ikna ederek bu evliliği sona erdirdi...Rahmetli Berker İnanoğlu’yla Behiye Aksoy’u boşattı...Arkasından 17 yıldır yapmadığı nikahı kıyıp Behiye Aksoy’la evlendi...Bitti sanıyorsunuz deği mi?..Hayır...Dört ay sonra Behiye Hanım’ı haberi bile olmadan, temyiz hakkını da elinden alırcasına boşadı...Babama ne yaptığını ve niye yaptığını sordum...Hayatım boyunca unutamayacağım o sözü söyledi...“Berker İnanoğlu benden sevgilimi çalmıştı...Ben ondan nikahlı karısını aldım...”***Sacit Aslan, kendi öz babası olmasına karşın, ünlüler yaşamının bu en çarpıcı anekdotlarından birini dün anlatmaktan çekinmedi...Öyle bir kişilik o çünkü...Şeffaf ve düzgün...Anlattığı olay ise bir erkek egosunu anlatmak açısından çok çarpıcı...

Devamını Oku

Derya Tuna'ya söyleyeceklerim var!...

29 Eylül 2011

İbrahim Tatlıses, Ayşegül Yıldız’la evlenince, tahmin ettiğim gibi patırtı koptu...Oğlu İdo, annesi Derya Tuna, diğer oğlu Ahmet Tatlı, kızı Melek Zübeyde herkes “baba”nın evliliği ile ilgili bir şeyler söylüyor...Bu olayda, Ahmet Tatlı’yı annesi Adalet Durak’ı, Melek Zübeyde’yi, annesi Perihan Savaş’ı tebrik ediyorum...İdo’ya bir şey söyleme hakkına sahip değilim...O İbrahim Tatlıses’in öz be öz oğlu...İsterse kızar, isterse küser, isterse tepki koyar...Ne isterse yapar...Bu babayla oğul arasındaki ilişki...***Ancak;Boşanmış erkekler bilirler ki;Boşandıktan sonra annede kalan çocuk, anne tarafından bir miktar “işlenir...”En azından yaşanmış olaylar annenin gözüyle çocuğa verilir...Dikkat edin...Boşanmış ailelerin önemli bir kesiminde “ayrılan babayla çocuklar arasındaki ilşikiler biraz kopuktur...”Önceleri bunu babaların çocuklarına yönelik sorumsuzluğuna verirdim...Sonra hayat bana bunun tam doğru olmadığını gösterdi...O babalar daha sonra bir başka kadınla evlendiklerinde ve çocuk yaptıklarında, yeni çocuklarıyla gayet yakın bir ilişki içinde oluyorlardı...Ortada izahı güç bir çelişki vardı...Aynı adam niye bir önceki eşinden olan çocuğuyla “bir miktar kopuyor”, buna karşın, yeni eşinden olan çocuklarıyla aynı evde mutlu mesut yaşıyordu...***Baba çocuklarına karşı sorumsuzsa, yeni evliliğinden olan çocuklarına da sorumsuz davranırdı...Onlara karşı sorumlu, eski eşinden olan çocuklarına karşı ise sorumsuz davranması izahı güç bir dilemmaydı...Anneler böyle durumlarda kendi sevdikleri izah tarzını söylüyorlardı:“Çok sorumsuz çıktı... Hiç kızıyla oğluyla ilgilenmiyor... Sormuyor bile...”Yıllar önce SHOW’da ve STAR’da yaptığım “Reha Muhtar’a İtiraf” programında, bu vakalar karşıma çıktığında hep babalara yüklenir şu soruyu sorardım:“Anneyle bu işin ne ilgisi var?.. Çocuk sizin çocuğunuz değil mi?.. Niye bir önceki evliliğinizdeki çocuklarınızla ilgilenmiyorsunuz?..”Babalar genelde doğru düzgün cevaplar veremez, kem küm ederlerdi...Ben de kem küm etmelerini suçlu olmalarına bağlar, bir miktar daha abanırdım üzerlerine...***Şimdi biraz daha “derin” düşünüyorum bu konuda...Ayrılık sonrası genelde annede kalan çocuklar, “hem ayrılık sürecini, hem de yeni yaşanan düzeni annenin gözünden, annenin tercümesi ve okumasıyla” algılıyorlar...Ne kadar inkar etse de, anne kendi haklı bazen de haksız tepkilerini, eski kocasına, çocuğunun babasına karşı bir türlü seslendiriyor...İstese de istemese de babaya karşı çocukta bir bilinç oluşturuyor... Ayrılık sonrası, “bu özeni fazlasıyla göstermeyen annelerin çocukları babayla aralarına görünmeyen bir duygusal mesafe koyuyorlar...”Bu duygusal mesafe, babayı iyice uzağa öteliyor... Baba, kendi çocuğunun bir iki ironik sözünden, ters davranışından ya da vücut dilinden rahatsız olup, “Benim çocuğum bana nasıl böyle davranır” diye, hayatla hesaplaşmaya giriyor...Bu hesaplaşmanın sonu genelde istenmeden kendi öz çocuğundan uzaklaşmayla sona eriyor...Bu uzaklaşmadan da en çok anneler muzdarip oluyor...“Baba niye çocuğundan uzaklaştı” diye eski kocayı suçluyor...***İbrahim Tatlıses’in evliliğine gelecek olursak...İdo’nun basasıyla ilgili duygularına, daha önce de söyledim söz söylemek bana düşmez...Fakat ne ilginç bir tesadüftür ki, annesi Derya Tuna da bu evlilik hakkında “saklamaya çalıştığı bir öfkeyle” konuşmuş...Hayat İdo‘nun tepkisinin altında anne tepkisinin olduğunu söylüyor...Ne kadar tersini iddia etseler de...Dedim ya İdo‘ya bir şey söyleyemem...Baba onun öz babası...İdo, Tatlıses’in öz oğlu...Derya Tuna’ya ise şunu söyleyebilirim:Ahmet Tatlı, Melek Zübeyde ve annelerinin tavrı senden daha olgun...Bir baba, kurşun yemiş ve sol tarafına felç inmiş halde 59 yaşında hayatının sonbaharında evlenirken küçük oğlundan mahrum kalması günahtır...İdo sonuçta babasının 12 yıldır beraber olduğu bir kadınla evliliğine niye tepki duyuyor?..“Oğlu olmaktan mı alıkonacak?..”O tepki gerçekte İdo‘nun değil, Derya Tuna’nın tepkisidir...İdo’nun bünyesinde vücut buluyor...*****EĞER AVRUPA’YA VİZENİN KALKTIĞINI GÖRÜRSEM...Ben Ertuğrul Özkök gibi nehir kenarında oturup beklemiyorum, düşmanlarımın cesetlerinin önümden geçmesini...Öyle fantazyalarım yok benim...Öyle fantazyalarım olmadığı ve kimsenin cesedinin önümden nehirde yüzerek geçmesini beklemediğimden, hayatımın her noktasında “ilahi adaletin tecelli ettiğini” görüyorum ve yaşıyorum...Kimsenin ölmesine gerek yok, ilahi adalet tecelli ediyor ve ben bu yıllar sonra gelen ilahi tesadüflerden, çok ilginç bulgular çıkarıyorum...***Geçmişte eğer haksızlık yaşamışsam, o haksızlıklar mutlaka ortaya çıkıyor ve ben hiç hesapta yokken, durup dururken aklanıyorum...Hiçbir çaba harcamıyorum bunun için...Nehir kenarında ölüm ve ceset beklemek gibi, fantazyalarım da yok...Evren sürprizli bir oyuncak gibi, bana haklı ve haksız olduğum konularda, hayatın bedelini ve mükafatını veriyor...***Bir konu var çok merak ettiğim...Bu ahir ömrümde, Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği ülkelerine “vizesiz giriş yapabileceklerini” görebilecek miyim acaba?..Bu sorunun cevabı kendi Quantum’umda çok önemli...O vize yıllarca bizi Avrupa insanının karşısında hiç haketmediğimiz halde ikinci sınıf vatandaş yerine koydurtmuştu...Havaalanı girişlerinde beklediğimiz pasaport kuyrukları değil, maruz kaldığımız haksız muamele, onurumuzu ve gururumuzu zedelemişti...Çok merak ediyorum...Bu hayat bana, bu ahir ömrün içinde, o yıllar boyu süren haksızlığın tuzla buz olduğunu görmeme olanak sağlayacak mı?..Egemen Bağış, ilk kez Avrupalılar Türk vatandaşlarına uygulanan vizenin muafiyetini ağızlarına aldılar ve bu konuyu resmi müzakere meselesi yaptılar diyor...Günlerdir süren müzakerelerde bazı meslek gruplarına vize muafiyeti getirilmesi düşünülmeye başlanıyor...Bazı meslekler falan değil arkadaş...Türk vatandaşların bütününe...Görebilecek miyim acaba vize muafiyetini şu ahir ömrümde?..*****TATLISES’İN BOYASIZ SAÇLARI...Saddam Hüseyin’in briyantinli siyah parlak saçlarıyla, beyaz dişlerini göstere göstere gülümsemesi, “küstah ve snob” bir tavır olarak görünürdü gözüme...Ne zaman ki adamı, yerin altında bir delikte saklanmış yakaladılar...Hapse attılar...Hapiste savunmasını hazırlarken, kır saçları, kır sakalı ile yepyeni bir imaj yaptı...O zaman, yıllardır kendime çok uzak bulduğum Saddam Hüseyin’in “tasavvufi bilgeliğinde” bir hikmet sual eyledim...Açık konuşayım...Saddam Hüseyin’in kır saçlı kır sakallı hapisteki haliyle, siyah briyantinli parlak saçlı Dicle nehrinde, sırıtarak yüzerkenki fotoğrafı arasında dağlar kadar fark vardı ve o dağlar kadar fark, hapisteki Saddam’dan yana bir farktı...***Elbette İbrahim Tatlıses’in boyandığı belli gür siyah saçlarının yarattığı intiba Saddam‘ın etkisini yaratmıyordu...Yine de “Saçlarını boyatıyor” yollu eleştirilere, “hayır boyatmıyorum” şeklindeki cevapları hoşa gitmiyor çiğ kaçıyordu...Saldırıdan sonra İbrahim Tatlıses’in saçlarının ve sakalının gerçek gri ve beyaz tonun hakim olduğu rengiyle müşerref olduk...Belki sahnede yarattığı “hoplayan zıplayan 59 yaşındaki yaşlanmayan erkek” havası yok bu saç ve sakalda...Tartışmasız ameliyatın da etkisiyle “yaşını” gösteriyor artık İbrahim Tatlıses...Ve fakat gerçek ve sahici olan bu haliyle güzel İbrahim Tatlıses...Çünkü bu haliyle saldırılara açık sıcak ve sevecen bir insan...Bu haliyle yaptığı evlilik “gerçek ve sahici bir evlilik...”Bu fotoğrafındaki dostları gerçek dostları...Riyasız ve sahte olmayan bir fotoğraf İbrahim Tatlıses’in çevresindekileri gösteren fotoğraf... Emin olabilir ki;Öteki resim daha “erkek” gibi görünse de...Bu daha “çekici”dir...

Devamını Oku