Hem annesini hem babasını çok iyi tanıdığım bir kızdı...
Ben onun çocukluğunu biliyordum...
Annesinin ve babasının hayatlarındaki en önemli varlık olduğunu...
Gün geldi onları çok sık görememeye başladım...
Fakat haberlerini alıyordum...
Anneyle babanın arasına “fırtınalar” girdi ve ayrılmaya karar verdiler...
Anne de yakınımdı...
Fakat baba çok yakınımdı...
Çok sancılı günler geçirdiğini duyuyordum...
Bir gün birlikte olduğumuz bir yurt dışı seyahatinde, saatlerce bana dert yandı...
Boşanma sürecinin ne kadar ömür törpüsü bir olay olduğunu anlattı...
Sıtkı sıyrılmıştı...
“Çocuğu bana karşı kullanıyor... Çocuğuma zaafım olduğunu biliyor, onu bana karşı kullanıyor” diyordu, anne için...
Her şeyi bilen, hayatı beraber yaşadığımız üçüncü bir kardeşimiz daha vardı aramızda...
“Anneyle halletmelisin” diyordu “Başka yolu yok...”
Uzaklarda gizemli bir Akdeniz kıyı kentinin marinasındaydık...
Gece yarısının ötesine uzamıştı sohbetimiz...
Çözüm bulunamıyor gözüküyordu...
Sorunlar kronikleşmiş, egolar savaşa tutuşmuştu...
Yapılabilecek fazla bir şey yoktu...
Üzerinden aylar aylar geçti...
Bu sürede kendi hayatımın teknesi, tahmin etmediğim girdapların içinde, sert fırtınaların ve kasırgaların ortasında alabora olmadan, su almamaya ve rota tutmaya çalışıyordu...
Tek başıma sekiz-on boforlu dalgalara karşı mücadele ettiğim günlerdi...
Yolda yürürken, arabadan bir kişinin bana seslendiğini duydum...
Her bağırana bakmamak gerektiğini yıllar içinde öğrenmiştim...
Tanıdık tanımadık herkes bağırabiliyordu beni gördüğünde...
Ancak bu kez bağıran kişi, bir daha ve kayıtsız kalamayacağım bir tonda seslendi...
Döndüm ki, birkaç ay önce bir gece vakti uzun sohbetler ettiğim, boşanmakta olan ve çocuğunun kendisine karşı kullanıldığını söyleyen baba...
Yanında da büyümüş, 15-16 yaşına gelmiş dünyalar güzeli kızı...
Beraber yürümeye başladık baba kızla...
Olayı bildiğimden, genç kızla daha bir haşır neşir olmak gerektiğini düşünüyordum ... Ona hayatının nasıl geçtiğini sordum...
Genç kız ilginç bir şekilde, oturdukları evden, orada kalıp kalmayacağını bilmediğinden, kafasını meşgul eden bir sürü müphem meseleden söz etti bana...
Oysa babasının ekonomik durumu gayet iyiydi ve “kızına tapıyordu...”
O ekonomik durumdaki, kızına tapan bir babanın, çocuğunda olmayacak kuşkular, endişeler, tedirginlikler birikmişti genç kızın yüreğinde...
Ona, “Baban seni çok seviyor... Bunu ben bizzat biliyorum... Sen de biliyorsun mutlaka...” dedim:
“Sen kafanı böyle şeylerle meşgul etme... Babanın olan her şey senin yavrum... Oturduğun ev de dahil... Başka türlüsü mümkün mü?..”
Cin gibi bir gülümseme yayıldı yüzüne... Farketmişti babasının onu ne kadar sevdiğini...
Ne ki o da, “anneyle baba arasındaki sorunun, kendini vazgeçilmez kılan rantını” yemekteydi...
Biraz da “acaba evle ilgili söylenenler doğru mudur” endişesini içinde barındırarak...
“Hayatta ne olursa olsun, sen her zaman babanın kızı olarak kalacaksın... Bunu unutma... Bunun tadını çıkart...” dedim...
Keyifli keyifli güldü ve anında babasından okkalı bir hediye istedi...
Dün İbrahim Tatlıses’in evliliğini hastanede haber alan İdo’nun “Beni kaybettin baba” dediğini gördüm...
“Beni kaybettin baba” ne iddialı bir söz...
Ne uğruna!..
Can kardeşimin kızını gördüğüm gibi İdo’yu da görseydim, bir Boğaz yürüyüşü esnasında ona şöyle söylerdim:
“Baban silahlı saldırıya uğradı... Şu anda sol tarafı felçli tutmuyor... İyileştirmeye çalışıyorlar...
Ne kadar iyileştireceklerini de bilmiyorlar...
Bu noktadan sonra hayatının geri kalan bölümünü, yıllardır birlikte olduğu kadınla göğüslemeye karar verdi...
O çocuğunu değiştirmedi...
Senden vazgeçmedi...
Sen onun yine biricik İdo’susun...
Hep de onun oğlu İdo’su olarak kalacaksın... Babanın bu buruk mutluluğundan mutlu ol...
Onu ne kadar sevdiğini söyle...
Onun mutlu olması için dua ettiğini fısılda...
O biricik İdo’sundan bu sözleri duymayı bekliyor...
Senin bünyende vücut buldurulmaya çalışılan bir kadınlar savaşının babayla çocuk arasına girecek ‘kırgın’ repliğini değil!..”
Sevgiyle kal yavrucuk...
BENGİ YILDIZ’A MİLLETVEKİLİ YEMİNİ ETTİRMEYEN ÇAPKINLIĞI...
Hayat hiç değişmiyor...
Gücün şekli de değişmiyor, gücü kullanmanın, itibarsızlaştırmanın ve güçsüzleştirmenin...
BDP’li aktivist Kürt kökenli milletvekili Bengi Yıldız yazın Bodrum’da sevgilisi olan bir kadınla yakalandı...
Bengi Yıldız karısıyla arasında sorunlar olduğunu söylese de evliydi...
İş öyle bir boyuta vardı ki, dün BDP’li diğer milletvekili arkadaşlarıyla Meclis’e gelip yemin edemedi Bengi Yıldız...
Belli ki BDP kendi yemin töreninin önüne geçmesini istememişti Bengi Yıldız’ın “çapkınlık haberlerinin...”
BDP’li milletvekili Sırrı Sakık, “Bu parlamento çatısı altında görev yapan Genel Başkan’lar, Genel Başkan yardımcılarının ne görüntüleri çıktı... Onların üzerine gidilemedi... Kürt olduğumuz için bizim üzerimize gidiliyor...” dedi...
Ne söylediğini anlıyorum ve hak veriyorum, ancak verdiği örnekler pek doğru değil Sırrı Sakık’ın...
Uygunsuz pozisyonda yakalanan Genel Başkan olarak Deniz Baykal’ı kastediyorsa, Baykal genel başkanlıktan gitti bu olay üzerine...
Keza uygunsuz pozisyonda genel başkan yardımcısı olarak MHP’li yöneticileri kastediyorsa, onlar da adaylıktan düşerek, Meclis’in kapısından giremediler...
Bengi Yıldız, bugün olmasa da yarın Meclis kapısından girip yemin ederek greve başlayacak...
Sevgili Sırrı Sakık, “itibarsızlaştırılmak üzere özellikle belirli kişilerin seçilmesini kastediyor, onlara yönelik kaset, görüntü ve fotoğraf suikastinden” söz ediyorsa ‘evet orada haklı...’
Her taraftan birileri işlerine gelmeyen adamları, itibarsızlaştırmak için belden aşağı vurma konusunda inanılmaz bir ustalık içindeler...
Bu işi hep yapıyorlar...
Ve bunu yapanların tek bir ideolojisi yok... Her ideolojide, her görüşte, her dünyanın içinde kendilerine yer buluyorlar...
Maalesef durum böyle!..
FENERBAHÇE’NİN ŞAMPİYONLUK İHTİMALİ...
Bu bir futbol yazısı değil...
Hayat muhasebesi, yaşam fotoğrafı ve insan gerçeği üzerine bir resim çekme isteği...
Şike tapeleri ve iddiaları ortaya döküldüğünde günlerce hiç bıkmadan şöyle söyledim:
“Mahkemeyle, federasyonla, savcıyla, polisle kavga etmeyin... Takımı futbola yönlendirin... Onları ateşleyin... Onur mücadelesi vermelerini sağlayın... Tribünden destek olun... Bu sezon Fenerbahçe için tarihinin en önemli sezonu...”
Dün gece maçı seyrederken o sözlerim aklıma geldi...
Fenerbahçe seyircisi, takımını ateşlemek için, yeniden dirilişini sağlamak için, Saracoğlu’nu reenkarnasyon mabedi haline getirebilmek için her şeyi yapıyor...
Fenerbahçe’den hangi futbolcuların gittiği önemli değil...
Kimlerin geldiği de...
Fenerbahçe futbolcusu, seyircisi ve camiası, başarı için gerekli en mucizevi iksire sahip olduğunun farkında...
O mucizevi iksir, “Bütün dünyanın Fenerbahçe’ye karşı olduğu” zannıdır...
Platini Fenerbahçe’ye çok büyük bir yardım yaptı...
Bunca şike iddiası, küme düşme söylentisi, puanları silinecek dedikodusunun üzerine, Şampiyonlar Ligi’ne de almayacaklarını, camiayı karşısına alacak şekilde söyledikten sonra, artık mucizevi iksir hayata geçebilir...
Fenerbahçe camiasının en büyük takıntısı ve en büyük motivasyonu “kendilerinden başka herkesin Fenerbahçe’ye düşman olduğu” düşüncesi...
Bunun doğru veya yanlış olması önemli değil, önemli olan bu düşüncenin Fenerbahçe camiasını motive etmesi...
Şimdi bu düşünceyle “yedi düvele karşı” mücadele eden bir Fenerbahçe motivasyonuyla maça çıkıyor takım...
Eğer Büyükşehir Belediye maçının dördüncü golden önceki son dakikalarındaki gibi, moralman ani yıkılışların önüne geçebilirlerse, Fenerbahçe bu sezonun en iddialı şampiyon adaylarından biri belki de birincisidir...
Son yıllarda fazla hayal kırıklığı yaşadığı için ani moral düşüşler yaşıyor ve yaşayacak Fenerbahçe...
Ancak motivasyonu tarihinin zirve noktasında...
Bu sene Fenerbahçe’yi çok dikkatli izleyin...
Çok keyifli şeyler olacak o stadyumda...

