Mehmet Ağar’ı gözlemlediğim birbuçuk ay...

Haberin Devamı

Kendi hayatımın pek de huzurlu olmayan girdaplarında, üç çocuğumla birlikte bir yaz geçirmenin, hayhuyu ve telaşı içindeydim...

Büyük kızım annesinin konser programını düzenleyip tatile gelecek, iki minik yavrum da anneleriyle dedelerinin evinde kısa bir tatil yaptıktan sonra, bizim tatil yapacağımız yere geleceklerdi...

Önceden gittim, otele, çevreye, sisteme alışabilmek için...

Orada gördüm Mehmet Ağar’ı...

Bodrum’da oğluyla bir iş kurmuştu...

Devlet millet işlerinden, siyasetten, güç savaşlarından kendini alabildiğine soyutlamıştı...

***


Hakkında gazetelerde çıkan iddiaları okuyordum...

Karısı, oğlu, torunu ve geliniyle dünyadan uzakta kurduğu bu hayatı bozmamak, ters bir laf edip duygularını altüst etmemek için azami bir gayret sarfediyordum...

Hayata karşı yenilmiş görünmemek için özel bir çaba sarfettiğinin farkındaydım...

Her sabah 7 sularında kalkıyor bir saat yüzüyordu...

Sonra küçük bir kahvaltı arkasından spora gidiyordu...

Öğleden sonraları yine bir saat yüzerek spora devam ediyor, gazeteleri okuyarak, Bodrum’da kurduğu işine uğrayarak, dostlarıyla son durumları değerlendirerek hayata devam ediyor gözüküyordu...

***


İçten içe, bir tedirginliğinin olduğunu fark ediyordum...

Hiç hissettirmemeye çalışıyordu bunu...

Sadece bir gün, PKK baskınında birçok şehit verdiğimizde; “Bize çok yükleniyorlar ama...” demişti, “Bizim aldığımız önlemler sayesinde PKK bu eylemleri yapamıyordu... Şimdi Başbakan’ı yanlış yönlendirmeye çalışıyorlar... PKK’nın hedefi belli... Onlar bundan vazgeçmez... Biz buna karşı savaşıyorduk...” diye savunmuştu kendini...

Dün mahkemenin 5 yıl hapis cezası verdiği Ağar karar açıklandığında; “Mahkeme kararları Türk Milleti adına, cümlesiyle başlar...” demiş;

“Bizim için o sözle başlayan cümlenin nasıl devam ettiği veya edeceği önemli değildir...

Bizim aşık olduğumuz, bir ömrü adadığımız o kelimedir...

Benden kimse buğz etmemi (nefret etmemi) beklemesin...” diye bitirmiş...

***


Onu izlerken, hep sinema filmlerinde, sonradan zorda kalan bir dönemin “operasyonel vurucu timlerini, onların komutanlarını” hatırlıyordum...

Hani operasyonların olduğu sıralarda, “her şeydir onlar...”

Her sözleri, bir emir, her yaptıkları bir kanundur...

Rambo ve Rambo’yu yetiştiren Albay karakteri gözümün önünden gitmiyordu...

Operasyonlar dönemi bittikten sonra, hayat başka bir düzleme geçtiğinde, onlar bir anda kendilerini “off-side’a düşmüş” görürler...

Hayat değişmiştir...

Onların emirlerinin her şeye kadir olduğu günler, sözlerinden emir çıkan muktedir dönemler geride kalmıştır...

Şimdi o yapılanların sorgulanması dönemi başlamıştır...

***


Amerikan Hollywood yapımları, hep bu sorgulamanın, bu hesaplaşmanın izdüşümü üzerine inşa edilmez mi?..

Böyle kaç film izlemişimdir kim bilir?..

Bir timin başındaki komutan “kahramanlık” yaptığını savunurken, mahkeme “savaş suçu işlediğini” söyler...

“O insanlar niye öldürüldüler” diye sorar...

“Ölümü engelleyemediniz mi” diye sorgular...

O filmlerin sonunda müthiş tiradlar vardır...

Askeri operasyonların başında bir dönemin “kahramanı”, yapılanların ne kadar zorunlu olduğunu savunur...

Savunma makamı, insan hayatının her şeyin üstünde olduğuna vurgu yapar...

Madalyalı kahramanla, madalyasız sivil mahkemenin önünde benzersiz bir hesaplaşmaya girerler...

Senaryonun en can alıcı metinleri oralarda yazılmıştır...

Düşünceler savaşır, eylemler savaşır, hukuk savaşır, iddia ve savunma makamları savaşır...

Final çarpıcı ve tüyler ürpertici olur...

***


Türkiye’de bir dönem, PKK’ya karşı savaşın her türünün mübah görüldüğü ve gösterildiği bir dönemdi...

O dönem neler yapıldı, neler yapılmadı bugün sorgulanıyor...

O günlerin “emirleri, talimatları sorgulanmayan terörle savaştığını söyleyen operasyonel güçleri, bugün her şeyleriyle sorgulanmakta, adalet önünde hesap vermektedirler...”

Mehmet Ağar onun için “Türk Milleti diye başlayan bir cümlenin sonu nasıl gelirse gelsin, bizim için fark etmez... Aşık olduğumuz bir ömrü adadığımız kelime o kelimedir...” diyor...

Savunma ise, ya da şimdinin iddia makamı, “İnsan hayatı kutsaldır” demekte...

***


Yüreğimi parçalayan bir görüntü vardı...

Mehmet Ağar o yılların sert kasırgalarının ortasında kızını kaybetmişti...

Çok sevdiği kızının kaybının etkisini uzun süre üzerinden silememişti...

Hayatta kalan oğluna baktım...

Babasına karşı gözlerinin içi titriyordu...

Kendi küçük oğlunu hiç yalnız bırakmıyor, kahvaltısını elleriyle veriyor, oyun parkına götürüyor, denize kendi sokuyordu oğlunu...

Babasının yanından ayrılmıyor, gözleriyle ona bir şey olmaması için dua ediyordu...

Ölüm ve hayat...

Ölümlerin ortasından, kendi öz kızını da bir kazada kaybederek çıkmış bir hayat...

Nihayetinde her faninin hayatında, ölüm kazanıyor gibi görünebilir...

Oysa ben Mehmet Ağar’ın, oğlunun babasına endişeli bakışlarında, kendi çocuğuna bakışındaki sevecenlikte “hayatın her şeye rağmen ölüme karşı buram buram direndiğini” gördüm...

İnsanın olduğu yerde, ölümün varolduğu kadar hayat da nefes almaya devam ediyordu...

Endişeli gözlerle...

*****


İKİ YAŞINDAKİ ÇOCUKLARIMI DÜN MAÇA GÖTÜRÜRKEN...

Daha iki yaşından dört ay aldılar Mina‘yla, Poyraz...

Uzun zamandır organize etmeye çalışıyordum onları Beşiktaş-Maccabi Tel Aviv maçına götürmeye...

Dün bu satırları yazarken, iki minik, yemeklerini yiyip maça gitmeyi bekliyorlar...

Nasıl gideceğiz, tribünde nasıl oturacağız 28 aylık bebeklerle bilmiyorum...

Stadı ve tribünleri gördüklerinde ne yapacaklar, ağlayacaklar mı, gülecekler mi, tezahnürat mı yapacaklar, yoksa sıkılacaklar mı onu da bilmiyorum...

***


Bildiğim şu...

8 yaşındaydım ve deli gibi maça gitmek istiyordum...

Bir Cumhurbaşkanlığı Kupası finali oynanacaktı...

Beşiktaş-Altay arasında...

Beşiktaş ligi Altay kupayı kazanmıştı...

Haftalar öncesinden babamdan söz almıştım o maça beni götürmesi için...

Annem son güne kadar, maça gitmeyelim diye işi yokuşa sürmüştü...

Maçta tehlike olur diye...

Akşam saat 5’te, hala beni mahallede futbol oynayarak maça gitmemeye ikna etmeye çalışıyordu...

İkna olmadım, babam da verdiği sözden dönmedi ve beni aldı maça götürdü...

Kalede Necmi oynuyordu...

Beşiktaş 1-0 kazanıp Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı aldı...

Hiç unutmadım o akşamı ve yeşil çimler üzerinde stadın yanan ışıklarını...

Sanki sihirli gibiydi yeşil çimlerin üzerine vuran stat ışıkları...

İlk defa görüyordum Beşiktaş takımını canlı canlı karşımda...

***


Şimdi çocuklarımı götürüyorum...

Yine bir Beşiktaş maçına...

Onlar benim gibi sekiz değil 2.5 yaşındalar...

Ne hatırlacaklar bilmiyorum...

Ancak ben 45 yıl önce yaşadıklarımı bugünmüşçesine hatırladığım gibi, bu akşamı da yaşadığım müddetçe hatırlayacağım...

DİĞER YENİ YAZILAR