En sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim...“Fenerbahçe liglerden çekilme gibi bir karar almaz” ise, bu yıl Türkiye Süper Ligi’nde oynamaya devam eder...Federasyon savunmalar geldikten sonra, “liglerin ortasında olunduğunu ve alınacak kararın bütün ligleri etkileyeceğini” söyleyerek, kararı sezon sonuna bırakır... Mehmet Ali Aydınlar’ın açıklamalarında çok önemli bir nokta var...Ne diyor Mehmet Ali Aydınlar:“UEFA Şampiyonlar Ligi’ne çok önem veriyor... Oraya herhangi bir şaibede bile bir takımın giremeyeceğini söylüyor... Diğer takımlar Avrupa Ligi’nde oynuyorlar... Şampiyonlar Ligi’nde değil...”***Bu sözlerin anlamı şudur...“UEFA Şampiyonlar Ligi konusunda çok hassas...Bu lige katılan takımlarla ilgili sınırlamaları ve kısıtlamaları çok yüksek... Bu bir disiplin kararı... Şampiyonlar Ligi’yle ilgili disiplin kararına uymak zorundayız... Biz kendi kararımızı sürdüreceğiz... Fenerbahçe ligde oynayacak... Bizzat UEFA bile Avrupa Ligi’nin katılım koşullarını daha esnek tutuyor... Türkiye Ligi’ninki niye öyle olmasın... Bunda bir çelişki yok...”***Aslında Türkiye’de etkin bir lobi, Mehmet Ali Aydınlar ve arkadaşlarının, şike konuşmalarının çok çıplak olduğunu belirtip, disiplin yönetmeliği uyarınca Fenerbahçe’nin küme düşürülmesini istiyor...Ancak Mehmet Ali Aydınlar bu kararın altındaki imza olmak istemiyor...El altından, “Üzerimdeki baskı çok olursa Federasyon Başkanlığı’ndan istifa ederim...” haberlerinin sızması bundan...Aydınlar son ana kadar Fenerbahçe’nin küme düşme kararının çıkmaması için uğraşacak...Bu kararın altındaki imza olmayacak...*****FENERBAHÇE NE YAPACAK?..Fenerbahçe elbette, UEFA’nın bu bildirimine ve Federasyon’un kararına en sert biçimiyle karşı çıkacaktı...Nitekim yönetim kurulu anında en sert açıklamayı yaptı...“UEFA ve Federasyon’u mahkemeye vereceğini, tazminat talep edeceğini...” söyledi...Fenerbahçe’nin buradaki en önemli tezi; “masumiyet karinesi...”Evrensel hukukta ve elbette Türk hukuk sisteminde de yer alan, Masumiyet Karinesi “bir kişi ya da kurum hakkında, aksi mahkeme kararıyla ispat edilene kadar suçludur denilemez” ilkesini kapsıyor...Evet Fenerbahçe’yi “suçlu ilan edemezsiniz”, mahkeme suçludur hükmü vermeden...***Ancak yargıyla, disiplin cezaları aynı değil...UEFA “hakkındaki şaibe ve delileri yeterli görüp, bu yılki Şampiyonlar Ligi’ne katmama kararını verebilir...” Nasıl ki, hakkında suça yönelik iddialar olan diyelim bir polis ya da memur, soruşturma ve mahkeme süreci bitene kadar açığa alınıyor, bir kurum olarak Fenerbahçe de “açığa alınabilir Şampiyonlar Ligi’nden, hatta Türkiye Ligi’nden...”Tabii mahkemeden “suçsuz” kararı çıkarsa, Federasyon’un ve UEFA’nın, Fenerbahçe’ye ödeyleceği çok ciddi meblağlar söz konusu olacak...Bunu da göze alıyor UEFA ve Federasyon...Anlamı şudur:“O kadar ciddi deliler var görünüyor ki, mahkeme kararına gerek kalmadan Şampiyonlar Ligi’ni şaibeden kurtarmak için, Fenerbahçe’yi ligin dışında bıraktık...”***Şöyle diyeceklerdir:“Masumiyet Karinesi bu olaylarda geçerli olsa, bir polisin, memurun görevde açığa alınması için ancak mahkeme kararı olması gerekir... Oysa disiplin kararı ve yargısı, mahkeme kararlarının dışındadır...” Fenerbahçe yönetimi için zor bir karar...Türkiye Ligi’ni oynamaları ve “inadına şampiyonluk mücadelesi vermeleri”, tünelin ucu görünmeyen bu dehlizden çıkmalarına yardımcı olabilir...Taraftarı itidalli durmalıdır...UEFA’yla savaş, Fenerbahçe’nin hayrına değildir...*****Fenerbahçe’ye 8 yıl ceza geliyorduDün gece geç saatlerde aldığım bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Federasyon, Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’nden men edilmesi kararını almasaydı UEFA’nın Fenerbahçe’yi 8 yıl Avrupa kupalarından men etmesi söz konusu olacaktı.Günlerdir sürdürülen görüşmelerde UEFA yetkilileri ikili gayrıresmi konuşmalarda bu kararın çıkmaması halinde Fenerbahçe’nin 8 yıl Avrupa kupalarına katılamayabileceğini söylediler.Bana gelen bilgilere göre Başkan Michel Platini bu süreçte Şampiyonlar Ligi konusunda çok hassas davrandı, “Yüzde 1 şike ihtimali dahi olsa Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı vermeyeceğiz” dedi. *****FEDERASYON NE YAPACAKTI?..UEFA; Türkiye Futbol Federasyonu’na “Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermeyin... Gönderirseniz size yaptırım uygulayacağız...” diyor...Futbol Federasyonu böyle bir “tebligat”a karşı çıkamaz...Bunu beklemek, hayatı, hukuku ve hangi düzen altında yaşadığımızı bilmemek olur...Yarın “Bizim kararımızı hiçe saydınız... Milli Takımınıza Avrupa Şampiyonası’na şu kadar yıl katılmama cezası veriyoruz” dese ne diyecek Federasyon?..Türk Milli Takımı’nı da ambargonun içine çektirecek bir riski göze alabilir mi Türkiye’de kimse?..***Eğri oturup doğru konuşalım...UEFA’nın resmi talebinden sonra, Avrupa’daki hiçbir Futbol Federasyonu böyle bir riskin altına imza atmaz...Ancak ne yapar?..Fenerbahçe ve şike soruşturmasıyla ilgili kendi kararında ısrar eder Federasyon...Yani; “Fenerbahçe hakkında savunmalar ortaya çıkmadan, onları incelemeden Türkiye ligiyle ilgili herhangi bir karar almaz...”Savunmalar birkaç ay sonra ligin tam ortasında çıkacağından Futbol Federasyonu, Fenerbahçe ve diğer takımlarla ilgili kararı sezon sonuna bırakır...Bu sezonu bu şekilde oynatır...***Nitekim dün Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınlar kararla ilgili çok önemli bir şey söyledi:“UEFA Şampiyonlar Ligi’ni çok önemsiyor... Bu ligde şaibeli herhangi bir takımın oynamasını kesinlikle istemiyor...” dedi...Diğer takımlarla ilgili “Onlar Avrupa Ligi’nde... UEFA Şampiyonlar Ligi’ne katılımı çok sıkı tutuyor...” dedi...Yani bu bir “disiplin kararı...”Hakkında diyelim işkence yaptığı iddia edilen polisin, soruşturma sonuçlanana kadar açığa alınması gibi, hakkında şike iddiası olan Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde açığa alınıyor...“Üstü kaval altı Şeşhane” diyeceksiniz...Doğru...Fakat ufukta başka bir çözüm yok...*****İNADINA ŞAMPİYONLUK MÜCADELESİ VERMELİ FENERBAHÇE VE TARAFTARI...Bugün en çok üzülenler Fenerbahçe taraftarıdır... Hariçten gazel okumak kolaydır...Sıkıysa kendi kulübünüz bu durumdayken, rahat olun, umarsız davranın, klişe laflar edip “saygılıyız” türü kokmaz bulaşmaz tavırlar benimseyin...Hiçbir taraftar böyle bir günde, rahat hissetmez...Kıpır kıpırdır ve gerilir...***Benim Fenerbahçe taraftarına bir taraftar aidiyetiyle söyleyebileceğim birkaç söz var...Ne kadar içinizin yandığının farkındayım...Sizi sonuna kadar anlıyorum... Burada önemli olan sizlerin Fenerbahçe’ye sahip çıkmanız ve Fenerbahçe’nin bu olaydan en az zararla çıkması...Bu sezon Fenerbahçe seyircisi Fenerbahçe’sine her zamankinden daha fazla sahip çıkmalıdır...Tarihinin en ateşli sezonunu takımına yaşatmalıdır...İnadına şampiyonluk mücadelesi vermeli Fenerbahçe bu sezon...İnadına şampiyon mücadelesinin fitili olmalı Fenerbahçe tribünleri...Madem ki Fenerbahçe tarihinin en ağır sorunuyla karşı karşıyadır...Bu tarihin en ağır sorununu Fenerbahçe takımı seyircisiyle beraber etle tırnak halini alarak çözmelidir...O zaman Fenerbahçe’nin aleyhine yaratılacak hava da tuzla buz olacaktır...
Fenerbahçeli değilim...En ağır şike ithamlarına muhatap kulübün taraftarı değilim...Üstelik bu şike soruşturmasını başından itibaren destekledim...Fenerbahçe taraftarı Şükrü Saracoğlu’nu ayağa kaldırırken, “durun” dedim, “Bu olay sadece Fenerbahçe’ye yönelik değil... Böyle davranarak Fenerbahçe’nin marka değerini düşürmeyin... Sakin ve vakur durun...”Yöneticiliğini yaptığım, 45 yıllık taraftarı olduğum takımım Beşiktaş’ın adının geçmesinden zerrece gocunmadımÇarşı’nın “Aklanın da gelin” tavrını kutsadım, alkışladım...***Buna karşın durumdan vazife çıkarmaya çalışan Galatasaray’ın şu andaki tavrını eleştirdim...“Şikeye karşı çıkmakla, futbolun ilahi adeletine karşı çıkmak” arasındaki ince nüansı dilim döndüğünce, arkadaşlara anlatmaya çalıştım...Bugün projektörlerin “suçlu” gösterdiklerinin, muhtemel suçları varit olsa da bu suçların onlar kadar, “projektörün o bölgeyi aydınlatmasıyla alakalı olduğunu” ima etmeye çalıştım...Galatasaray yönetimi futbolun miladını 14 Nisan 2011 yerine, farz-u mahal 20 yıl öncesinden alsa, daha farklı pencereler göreceğini, bu pencerelerden göreceklerinin onun açıklamalarına ışık tutacağını anlatmaya çalıştım...Amacım, Fenerbahçe yönetiminden bazı etkin ve yetkin kişilerin muhtemel suçlarını örtbas etmek değildi elbet...Futbolun ilahi destesinin, sezonlara dağıtılmış “ellerini” hatırlatmaktı maksadım...Hani olur a unutmuştur bazıları diye... ***Yayıncı kuruluş Lig TV’nin zamanında güç onda olduğu için Aziz Yıldırım’a yakın duran ve futbolun adaletini eşitsiz bir şekilde dağıtan tutumunu ise hiçbir zaman benimsemedim...Yıllar yılı çalıştığım, üst düzey sorumluluklarını aldığım, televizyonlarını bir numaralı kanal haline getirdiğim bir grup orası...O grubun çıkardığı gazetenin, özel hayatıma yönelik en kirli oklarının içine batırılmaya çalışıldım son yıllarda...***Ancak tüm bunlar, futbolun içindeki bir kişi olarak bana, futbolu katletme, bir daha ayağa kalkamamak üzere yok etme, yayıncı kuruluşu mahvetme, kulüplerin yaşamaları için gerekli gelirleri sıfıra çekme ve onları iflasa götürme kararının altına imza atmamı gerektirmez... Şike soruşturmasının sonuna kadar giderken, futbol katledilmemelidir Türkiye’de...Bir yıl için, 34 maçlık maratonun sonunda play off’a kalacak 4 takımın kendi aralarında play-off maçları oynayarak, ligin zirvesine biraz heyecan katmalarının ne sakıncası var?..Ölü toprağı serpilmiş Türk futboluna bir kalp masajı yapmak niye sizi bu kadar kaşındırıyor?..Şike soruşturması Türk futbolunu öldürmek amacıyla mı yapıldı, yoksa Türk futbolunu temizlemek amacıyla mı?..Eğer Türk futbolunu kirden, çamurdan ve pislikten temizlemek amacıyla yapıldıysa -ki öyle olduğuna sonuna kadar inanmak istiyorum- play-off gibi önlemler olsa olsa futbolu yeniden heyecan katarak, sempatikleştirirler...Derbi heyecanı elimizde kalan son kurşundur...O kurşunun heyecanı, ölmekte olan futbol aşkını yeniden diriltebilir...Sahadaki adrenalin, belki de yeni bir endorfin salgılar, mutluluk sağlar... Niye futbolu diriltmek için, birkaç derbi heyecanı daha yaşatmaktan bu kadar imtina ediyorsunuz?..***Televizyonlarda ve gazetelerde “güç odaklarına endeksli duruş sergileyenleri” dikkatle izleyin ve onlara aldanmayın...Onlar her dönem kişisel popülarite tezgahlarını sürdürecekleri bir güç odağının papağanlığını yaparlar...Bunlardan Türk futbolunun “mucize kalkınma reçetelerini beklemek” ne büyük bir gaflet...Sonuna kadar Türk fuktboluna heyecan katacak, play-off ya da benzeri önlemlerin yanında duracağım...Bu duruş 45 yıldır bana, hayatımın en önemli heyecanını yaşatan bir “sevgiliye”; “futbola” duyduğum aşkın bir bedelidir...Futbol ölmeyecek, futbol ölmemelidir...Dün telefonlar ettiler kulüpten;“Kombine yeriniz duruyor... Bu sezon alacak mısınız?..” diye...Stadın en pahalı kombinesi...Evet alacağım arkadaş... Basın tribününde yerim olmasına rağmen... Gazetemin statta locası bulunmasına rağmen... Alacağım ve play-off maçlarına o günlerde 3 yaşına basacak minik çocuklarımı götüreceğim...Yaşasın futbol!..*****BAŞBAKAN’IN İFTARI...Pazar günü artık Bodrum’dan döneceğim...“Boşverin uçağı muçağı” dedim...“Çocuklarla birlikte arabayla gideriz İstanbul’a...”Bodrum’dan Mudanya yaklaşık 6 saat...Oradan feribota binip 1.5 saatte Yenikapı’ya varıyorsunuz...Sabah 8’de yola koyulduk...İki çocuğum anneleri, bakıcıları ve ben...Arabayı kullanırken “babam aklıma geliyor...”O da kendi Mercedes’iyle beni ve annemi alıp, uzun yollara tatile götürürdü...İstanbul-Ankara arasını yüzden fazla kere gidip gelmişizdir...Ben arkada otururdum tek başıma...Anneyle baba önde...Nasıl heyecan duyardım o araba yolculuklarında...***Nasıl bir güven hissederdim babaya karşı o arabayı kullanışında...Arabayı kullanırken düşündüm...52 yaşındayım ben...Babam beni arabayla o yolculuklara çıkardığında, benden ne kadar daha gençmiş...35-40-45 yaşlarındaymış...Ne kadar büyük gelirdi oysa babam bana o zamanlar...Ne kadar güvenli bir liman, ne kadar sıcak bir ortam...Kimbilir Mina‘yla Poyraz neler hissettiler o küçücük dünyalarında...Geldim onları anneleriyle evlerine bıraktım, üstümü değiştirdim Başbakan’ın iftarına gittim...Üçüncü iftar bu, İstanbul kremasına verilen...Somali’yi çok önemsemiş Başbakan... Yarım saatten fazla Somali’deki açlıktan bahsetti...Aç insanları ve çocukları gördüğünde neler yaşadığını anlattı...Somali meselesi Başbakan’ın bir propaganda meselesi olarak görüldü siyasi muhalifler tarafından...Ben bir propagandadan çok, “Bir Neo-Osmanlı liderin, tarihine duyduğu saygı ve özlemle karışık bir sorumluluk duygusu” olarak gördüm Başbakan’ın duruşunu...Bir Osmanlı var Başbakan’ın içinde...Bunu görebiliyorum...*****LİG TV HEYECANI, BABY TV VE DİGİTÜRK...Yaz boyu Bodrum’da telefonuma mesajlar yağdı...- “Digitürk arıza talebiniz alınmış, işleme konulmuştur...”Her mesaj alışımda anlıyorum ki, yine İstanbul’da olan pederle valide, Digitürk’ü aramışlar, arızayı çözmesini istemişler...Şurada kırk yılda bir tatil yapıyorum, bırak dedim arayıp sorma...Kendini germe...Gele gide halleder Digitürk arıza işini...Ben Bodrum’a gitmeden başladılar en az 10 defa mı geldiler, 20 defa mı bilmiyorum...***Her seferinde, başka bir gerekçe yazıyorlar...Yok kutu değişmesi gerekiyormuş...Yok şifreleme sistemi değişmiş...Yok şu, yok bu...Durup dururken evlerde varolan 5-6 Digitürk decoderi, kanalların bir kısmını göstermemeye başlıyor...Misal NTV’yi gösteriyor, Habertürk’ü göstermiyor...Fenerbahçe TV’yi gösteriyor, Beşiktaş TV’yi göstermiyor...Disney Channel’i gösteriyor, Baby TV’yi göstermiyor...***Digitürk’çüler ben Bodrum’a gitmeden 10-15 gün öncesinden gelmeye başladılar eve...Ben Bodrum’a gittim neredeyse 45 gün orada kaldım...Döndüm geldim...Hala aynı arıza için gelmeye devam ediyorlardı dün...Son gelen ne dese beğenirsiniz:“Elektrikçi gelmesi lazım abi...”Şaka gibi...Digitürk’ün “futbola heyecan getiren play-off teklifine bu ruhsal durumuma rağmen destek atmaktayım...”Beni ve ailemi 60 gündür sürüm sürüm süründürüyorlar...Fakat futbolda bu koşullar altında önerilerinde sonuna kadar haklılar...Bizim bebekler Baby TV’yi izleyemiyorlar...Umarım doğru düzgün bir rekabet ortamı olur da bebekler de Digitürk’e mahkum kalmadan izlerler kendi televizyonlarını...Fakat futbolun ölümünü bekleyerek kimsenin ağzının suyu akmamalı...
Kaddafi’nin televizyondaki görüntülerinden, gazetelerin manşetlerinden herkes “bir diktatörün yıkılışını” izliyor adım adım...Üç oğlu yakalandı Kaddafi’nin...İsyancılar başkent Trablus’a girdiler...Bulunduğu s1arayı çevreleyen son tanklarla kaderini bekliyor Kaddafi...“Ortadoğu’nun en uzun süreli diktatörünün son günleri” manşetlerini gördüğünde Sarayı’nda neler geçiyordur aklından acaba Kaddafi’nin?..“Bu halk benim için ölür!.. Bu ülke benimdir...” diyen adam “Ne oldu da benim için öleceğini düşündüğüm insanlar, beni öldürmeye çalışıyorlar... Ne yaptım ki benim ülkem, benim dediğim ülkem, benim yarattığım ülkem, beni yok ediyor şimdi?..”***Bu soruların cevabını bildiğini sanmıyorum Muammer Kaddafi’nin...Muhtemelen üç oğlunu siyasi muhaliflerinin eline kaptırmış bir diktatörün hazin sonunun “klişelerini” tekrarlıyor şimdi:-”Kim sattı beni?.. Hangi sütü bozuk ihanet etti bana?..”Oysa soru bu değildir...Bu sorunun cevabının hiçbir önemi yok Kaddafi için...Saray’ında kaderini beklemekte olan diktatörün sorması gereken esas soru şudur:“Ben nerde yanlış yaptım?..” ***Hayatta bir şeylere sahip olduğumuzu düşünürüz...Oysa “hiçbir şeye sahip değilizdir hiçbirimiz...”Sahip olduğumuz şeyler üzerinde kişisel egemenliklerimizi kurmaya çalışırız...Eşimiz, yanıp tutuştuğumuz sevgilimiz, aşkımız, birtanemiz için “hayatını bizim isteklerimize göre belirleyecek otorite...”Çocuklarımızı istediğimiz yöne kaydıracağını düşündüğümüz “kısıtlama...”“Bizim olduğunu, sahibi olduğumuzu düşündüğünüz memleketi, bir hal ve nizam içine sokma...”İnsanları, milleti “kendi doğru bildiğimiz şekilde eğitme, değiştirme, yönlendirme ve kafamızdaki doğru insana göre şekillendirme...”***İnsan, kendisinin dışındaki dünyalara sahip olduğunu sanıp, onları yönlendirebileceğini, değiştirebileceğini, ‘kendisinin olan şey’in üzerinde istediği tasarrufta bulunabileceğine inanır...Oysa, hayatımızın “diktatöryen duraklar”ıdır bunlar, ve “ne acı tecrübelere kaynak olurlar” yaşamımızda...Hayat bizim kontrolümüz altında değildir...İnsanları da biz kontrol edemeyiz...Hayatın akışı da, bize sorularak gerçekleştirilmez...Yaşamın enerjisinin raconunu biz kesmiyoruz...Kestiğini zannedenler, bir süre sonra “hiçbir şeyi kesmemiş olduklarını çok acı tecrübelerle görüyorlar ve yaşıyorlar...”***Kaddafi bir canavar mıydı?..Kendi halkını inim inim inleten, zulümlerden beslenen, insan kanı emen bir vampir bozuntusu muydu?..Bugün böyle söylemek, “moda”dır...“Evet öyleydi” demek, demokratik ve duyarlı bir duruşun örneklemesidir...Oysa, muhtemelen Kaddafi bunca hareketi, “Çöller üzerine kurulmuş” ülkesinin, çöllere mahkum Bedevi Arap’larını yepyeni bir dünyaya götürecek “modellemeyle” uğraşıyordu...Bedevi’lerin makus talihini değiştireceğini düşündüğü bir modelleme...***Bu modelleme uğruna, düşman saydıklarını yok etti... Hayatı kendi “doğru modeli”ni uygulatmak için insanlara kısıtladı, düşman gördüklerini öldürttü, yaşamı düşmanlarına zindan ederse, hayatı ülkesine cennet yapacağını vehm etti...Oysa hayat, “insanları ve düşmanları yok ederek, kısıtlayarak, zorlayarak, büyük ‘hülyalar uğruna’ enerjilerini bloke ederek, ‘doğru insanı’ bulmak adına canlıların nefes almalarını zorlaştırarak, güzelleşecek bir şey değildi ki...Egosunun insan, hayat ve dünya üzerindeki hakimiyetine inanan bütün insanların, düştüğü büyük hataya düştü Kaddafi...Egosunun kendi çevresindekileri hakimiyeti altına alacağına inanan insanlar felaketi, kendi sınırlı çevrelerinde ve mütevazi ölçülerde yaşarlar...Onu doğduğu ve yaşadığı toprakları “kendisinin zannederek”, o topraklarda yaşayan insanları kendi modelleme anlayışının ve hakimiyetinin bir parçası olarak görenler ise, felaketi daha tarihsel bir trajedinin perspektifinden yaşarlar...Kaddafi’nin yaşadığı budur...*****İLGİNÇ BİR DENEY YAŞIYORUM...Üç gün önce başıma bir olay geldi... İnsanın kişisel yaşamında meydana gelen “arızalar”dan biriydi...Bu durumda, “insan elinin ayağının koptuğunu” düşünür...Ne yapacağını bilemez...Başından geçen şeye “bela okur...”Bu şanssızlığın onun başına gelmesine hayıflanır...Mutsuz olur, rahatsız olur...***İtiraf etmeliyim ki, ben de olay meydana geldiğinde bir miktar mutsuz oldum...“Ne yapacağım şimdi ben?..” gibisinden umutsuz, karamsar tablolardan nasiplenmiş portreler çizdim kendime...“Ne kadersizim” ben diyerek hayıflanmaya hazırlandığım bir sırada, aklıma yeni NLP çalışmalarım geldi...“Bu durumdan nasıl yararlanırım?.. Evren başıma gelen bu olayla neyi görmemi istiyor benden acaba?..” deyip, tamamen farklı bir mecraya çektim kendimi...***Şimdi o farklı ve yeni deneyimi yaşıyorum iki gündür...İnanılmaz cevaplar buluyorum bu istemediğim tesadüfün başıma gelmesinden sonra...Bu deneyimin ne olduğunu, başıma ne geldiğini, bundan ne beklediğimi size söylemiyorum şimdi...Sizi merakta bırakmak için değil...Söylersem, deney sona erer...Kimselere açık etmemem lazım ki, deneyin sonuçlarını görebileyim...Fakat iki, üç ay içerisinde ne olduğunu, sonrasında ne yaşadığımı ve hayatımda ne değiştiğini sizinle paylaşacağım...O güne kadar, bu inanılmaz deneyin, ızdırabını bıraktım, keyfini sürmekteyim...*****KUTLUAY ÇİFTİNE BODRUM’DA 15 MİLYONLUK EV...Bodrum Yalıkavak’ta Palmalife’da kalırken uzun bir süre, otel komşumuz İbrahim ve Demet Kutluay çiftiydi...Onlar Çeşme’den gelmişlerdi bir haftalığına...Bodrum Yalıkavak’ın denizi, güneşi bir de çocuklar için mükemmel ortamı gördükçe bir türlü dönemediler İstanbul’a...Tıpkı benim gibi, bizim gibi...Her hafta İstanbul’a dönüşümüzü erteledik...Hafta başında konuşuyorduk aramızda; “Ne zaman dönüyorsunuz?..” diye... -”Bu hafta sonu...” cevabı veriyordu...O da bana soruyordu...Ben de cevap veriyordum...“Önümüzdeki hafta Pazartesi Salı...”***Bütün bir Temmuz ayı ne o hafta sonu geldi ne de o Pazartesi Salı... Son zamanlarda işin cılkı çıkmıştı...Sormadan söylüyorduk, “Bir hafta daha attık” diye...Ağustos da öyle sürdü gitti bir süre...Son günlerde İbrahim’le Demet ev bakmaya başladılar...Çünkü ben de onlar da, Bodrum’da uzun süre geçirilecek bir evin fikrine sıcak bakmaya başlamıştık...Koy koy dolaştılar birkaç ev görmek için...Dün baktım magazinci arkadaşlar, emlakçıların ve ev satanların gazıyla “bomba”yı!!! patlatmışlar...İbrahim Demet Kutluay çifti “15 milyona ev alıyorlar bilmemne koyunda...”Hani bilmesem, her gün konuşmamış olsam, “Vay anasına” diyeceğim, “15 milyona ev alıyorlarmış ha...”Oysa 15 milyon lira gibi ultra palavra bir durumun olmadığından adım gibi eminim...İbahim’le Demet’i arayıp sormadım bile...“Arkadaş 15 milyona ev alıyormuşsunuz ha?..” diye...Biliyorum ki, uzun kaldıkları yaz tatillerini geçirecekleri, doğru düzgün, ancak mütevazi bir ev alalım mı diye düşünüyorlardı...Baktıkları evlerin fiyatlarını söylesem, “haberi yazan magazinci arkadaşlara” ayıp olur...İyisi mi, herkes kendi sanal dünyasında, ultra sanal haberlerin beyinlerinde yarattığı şizofrenik fantazyalarla yaşasın dursun...Uçmasın kimse...Böyle bir para yok İbrahim’le Demet’te...
Dikkatli okurlar hariç, herkes benim esas mesleğimi “televizyonculuk” olarak bilir...Oysa ben meslekten, okuldan esasen gazeteciyim...Hayatımda ilk televizyon yayını gerçekleştirdiğimde, altı yıllık gazeteciydim...Milliyet gazetesinde Ankara’da İstanbul’da gazetecilik yapmış, Atina’ya gönderilmiştim...Atina’da da Milliyet için gazetecilik yapmaya devam ediyordum...Ta ki bir gün TRT “Bize de haber geçsene” diyene kadar...Önce haber geçtim telefon kaydıyla...O kaydı yayınlıyorlardı Akropol fotoğrafının üzerinde “Reha Muhtar Atina’dan bildiriyor” ibaresiyle...Bir süre sonra “baba” diye hitap ettiğimiz kurt gazeteci-televizyoncu Cevat Taylan aradı beni...- “Böyle telefonla işin heyecanı olmuyor... Senden canlı yayın yapmanı isteyeceğim... Yunan Radyo Televizyonu’ndan (ERT) yayın saati aldım...Bu akşam 19.30’da orada ol...Stüdyoya gir... Bana Atina’da olanları canlı yayında anlat...”- “Baba ne diyorsun sen... Ben hayatımda canlı yayın yapmadım... Stüdyo nedir bilmem... TRT binasındaki stüdyolara girmişliğim yok... Nereden bulacağım ERT’in stüdyolarını akşamın o saatinde...”***Hiç dinlemezdi böyle saçma gerekçeleri Cevat Taylan...- “Oğlum herkesin bir ilk milli oluşu!!! vardır... Bu da seninki... Atina’da milli olacağın varmış...”Atina’da kar yağmaz...O gün suluseptik kar yağıyor, hava felaket...Gazetedeki işleri bitirdim, Aigas Paraskevi denilen bir semtte Yunan ERT binasını arıyorum...Bir taraftan heyecanlıyım, elim ayağım tutmuyor...Diğer yandan Atina’nın o taraflarını hiç bilmiyorum...Karanlıkta yağmur kar karışımı yağışlı bir havada, Yunan televizyon binasını sora sora bir meçhule doğru gidiyorum...***19.30 oldu, 19.40...19.40 oldu 19.50...Yirmi dakika geçe yardımcım Sultana (Kıraç) ve Stelyo’yla (Yavaş) birlikte ERT binasından içeri girdik...Bir beş-on dakika da stüdyo ve yayın merkezini aramamız sürdü...Ankara’yla konuşmanın yapıldığı yere vardığımızda saat 20’ye geliyordu...Mikrofona eğildim dediler ki Ankara karşınızda...- “Baba biz geciktik... İptal edelim yayını...”Karşıdan Cevat Taylan’ın sesini duyuyorum...- “Ne iptali oğlum... Ben 15’er dakika arayla iki kez uzattım Eurovision’dan yayını... Sen gir stüdyoya başla anlatmaya...”***İnme ineceğini o an hissettim üzerime...Cevat Taylan yarım saattir TRT’nin, Yunan Radyo Televizyonu’na hat parası ödediğini söylüyordu...Ne için?..Reha Muhtar denilen 26 yaşında çocuk Atina’da ne olduğunu anlatacak; onun için...Peki bu Reha Muhtar; CNN’deki Bernard Shaw mudur da bu kadar önemlidir onun geçeceği haber ve yayın?..Yarım saattir hat bekletiliyor hazret için?..Ne gezer...Çocuk daha hayatında canlı yayın yapmamış bir çömez...İlk yayınını Yunan televizyonunda yapacak...Büyüyünce !!! televizyoncu olacak abisi!..***Stüdyoyu hazırlamışlar ben oturup anlatayım diye...Yunan reji görevlileri, spikerleri, gazetecileri bana bakıyorlar Türk gazeteci, Yunanistan’daki olayları anlatacak meraklanıyorlar...Onlar da ne söyleyecek acaba diye, benim yardımcılara soruyorlar...Ömrü hayatımda yayın yapmamışım...Hayatımda televizyonculuk nedir bilmiyorum o güne kadar...Bulunduğum yer kendi memleketim değil...Yanımda Türkçe olarak “şunu şöyle yapacaksın” diyecek bir Allah’ın kulu yok...Yunan televizyonunun ortasındayım...Vereceğim haber tabiatıyla savaş ve kriz haberi...Bütün Yunanlılar dönmüş ne yumurtlayacak bu adam diye bana bakıyorlar...26 yaşındayım, televizyonculuğu bilmiyorum...Herkesin beni izlediğinin farkındayım...Ve ne yumurtlayacağımı bilemez haldeyim...***Başladım konuşmaya...Başladıktan kısa bir süre sonra cümlenin başında ne söylediğimi unuttum...Yanımda kimse yok, karşımda kimse yok...Ruhsuz bir kamera vizörü ve rejide yumurtlamamı bekleyen Yunanlılar...Haliyle “olmadı” demişim...Allah’a içimden dua ediyorum...“Yarabbim kurtar beni buradan... Sana da televizyonuna da Cevat Taylan...”- “Olmadı unuttum” dedim...Yunanlı kameraman, başparmağını kaldırdı, “Önemi yok... Ankara ‘devam etsin... Biz montajlarız...’ diyor” şeklinde moral veriyor bana...Ben yeni baştan alıyorum...Olmuyor yeniden...Bir süre sonra helak olmuş bir şekilde yayını bitiriyorum...Hemen rejiye koşuyorum...- “Baba ne olur montajla benim söylediklerimi... Sürekli tekrar var...”- “Sen merak etme” diyor bana Cevat Taylan...Saat 20.30’a doğru ERT stüdyosundan çıkıyoruz...Yaklaşık bir saattir Atina’dan Ankara’ya hat açık, Reha Muhtar isimli velet ne söyleyecek, onu bekliyor millet...***Sonraki günlerde ilk montaj deneyimimi de ERT’in odalarında yaşadım...Gün geçtikçe ben televizyona, televizyon bana ısındı...Ne ilginçtir...Artık iyiden iyiye televizyoncu olduğumda daha henüz TRT stüdyolarından yayın yapmamıştım...Oraları bilmiyordum...Tek bildiğim yer Yunan Radyo Televizyon binası ERT ve stüdyolarıydı...Şimdi Yunanistan iflas etti...Dün baktım Yunan Hükümet Sözcüsü ERT 1’in tasarruf önlemleri çerçevesinde kapatılacağını söylemiş...Bir ülke iflas ediyor...Devlet televizyonunun birinci kanalı kapanıyor...Agias Paraskevi kararıyor...Elimin ayağımın titrediği yayından çıktığım 1986 Kasım’ının o akşamını hatırlıyorum şimdi...Stüdyodaki titrek çocuk yayından çıktığında kendini bir anda ünlü bir televizyoncu zannetmişti...- “Bara gidelim bir viski içelim” demişti...Yunan televizyonunun barında plastik bardakta bir tek viski vermişlerdi ona..Kendini televizyoncu zannetsin diye o çocuk!..*****BODRUM’DA BİR EVLİLİK ÖYKÜSÜ..Bazen bir insanı ilk gördüğünüzde “hayatınızda ne kadar önemli bir rol oynayacağını” hiç bilmezsiniz...Cemal’i gördüğümde öyle oldu...O Bodrum Türkbükü’nün en ünlü mekanı Ship A Hoy’un işletmecisiydi...Ben de Bodrum’un Beyaz Türk mekanlarında yazın yaşananlardan yarı tatil yarı iş beslenerek, bir potburi hazırlamaya gelmiş bir gazeteci...Saygılı, efendi, yol yordam, adap bilen bir gençti...O yıllarda geçmişinin “siyaset ve gençlik rüzgarlarından derin bir şekilde etkilenmiş olduğunu” bilmiyordum...***Bir çocuğu vardı ve karısından ayrılmak üzereydi...Bodrum’un en ünlü barını işletecektiniz ve hayatınız mazbut olacaktı...Bu mümkün değildi...Ancak Cemal, öyle her gece başka bir limana çapa atan adamlardan değildi...Ciddi bir adamdı...Duruşu ciddiydi...Hayata bakışı ciddiydi...İşine bakışı ciddiydi...***Küçücük bir dükkanı, her yıl biraz daha büyüte büyüte koskoca Türkbükü’nün neredeyse yarısını işletir hale geldi Cemal (Yarar)...Dost adamdı...Düzgün adamdı...Arkadaşlarına ekibine yamuk yapmazdı...Onu ilk gördüğüm günden bu yana altı yıl içinde, büyük yollar katetti...Barının yanına, restoran koydu, restoranın yanına bir restoran daha...Sonra bir otel...Arkasından bar çıkışı gidecekler için bir işkembeci...Hep mütevazi, hep çalışkan, hep disiplinli...***Geçen yıl Mayıs ayında, ilk otelinin açılışı için çağırmıştı beni...Otelin Halka İlişkiler’ini yapan o güzel kızı (Şenay) ilk kez orada gördüm...Konuşmasından, halinden, tavrından sanki birşeyler vardı ya da olacaktı aralarında...- “Cemal oğlum aranızda bir şey var mı bu genç kızla?..” dedim...Yemin etti, “yok abi” diye...O sırada bir kız arkadaşı vardı Cemal’in, başkasıyla işi olmazdı...Yazın ortasında kendi cehennem günlerimde yeniden geldim Bodrum’a...Bana bir tekne buldu, sabahtan akşama o teknede yalnız başıma denizi dinledim...Kendi derdime düştüğümden dönerken hiçbir şey sormadım Cemal’e...***Bu yıl geldiğimde, hayat değişmiş, dünya değişmiş Cemal değişmişti...O genç kızla evlilik hazırlığı yapıyordu Cemal...Bir yıl bile olmamıştı, fakat Cemal evlilik kararını çoktan vermişti...Şimdi evlilik hazırlıkları yapıyorlar...24 Eylül’de mutluluğu yakalamak için ikinci kez dünyaevine girecek her ikisi...Bazen çok zorlarsınız, fakat istediğiniz olmaz...Bazen hiçbir şey yapmazsınız...Sadece karşınızdakine iyi gelirsiniz...O zaman bütün istedikleriniz olur...Şöyle dedi aramızda konuşurken bana Cemal:“Bana çok iyi geliyor abi...”Bir insana iyi geliyor musunuz?..Mesele yok ki o zaman...
Ekranlarda olur olmaz, sulugöz, ağlak sahnelerden pek hazetmem...Ratinge yönelik, duygu sömürüsüne meze türünden sulusepken ağlayanı “duyarlı” aidiyetine sokabilecek, bir makyaj rötuşu olmasından endişe ederim...Örnekleri çoktur, onun için ağlayanı dikkatli bir süzerim...Ağlayarak mı ağlıyor, tırışkadan mı ağlıyor diye...***Fakat şehit Mehmetçiklere yönelik gözyaşı, akan hemen bütün gözlerde hakikidir...Ağlıyoruz...Çünkü çocuklarımız var...Ağlıyoruz; çükü ölen o çocukları gördüğümüzde kendi çocuklarımız gözümümüzün önüne geliyor...Ağlıyoruz; çünkü komutanlara sarılıp hüngür hüngür ağlayan anne ve babalarda kendimizi görmekteyiz...Ağlıyoruz; çünkü şehit olan vatan evlatlarının hüzünlü evlerinde arkalarında bıraktıkları nurtopu gibi çocuklar bize kendi çocuklarımızı hatırlatmaktalar...Bu acı alabildiğine gerçektir...Bu acı olabildiğince hakikidir...Bu gözyaşları, hakikatin ta kendisidir...Siyaset o noktada kimseyi ilgilendirmez...Gözyaşları hayatın kendisidir...***Nazım Hikmet Ran;“Ve kadınlarBizim kadınlarımız...Korkunç ve mübarek elleri...İnce küçük çeneleri, kocaman gözleriyle...Anamız, avradımız, yarimiz...Ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen...Ve soframızdaki yeriÖküzümüzden sonra gelenVe dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız...Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki...Ve karasabana koşulan ve ağıllardaIşıltısında yere saplı bıçaklarınOynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olankadınlar...Bizim kadınlarımız...” der ünlü “Kadınlarımız” isimli şiirinde...***O kadınların çocuklarıdır ölenler...Bizim çocuklarımızdır ölenler gün be gün...Ağlıyoruz...Çünkü ölenler bizim çocuklarımızdır...***FLAŞ TV’DEKİ ARKADAŞIN YAPTIĞINI DURDURUN...Hayır ismini vermeyeceğim...Gece haberlerini sunan bir arkadaş; Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçakların, PKK kamplarını bombalama görüntülerinin üzerine “insanın ar damarını çatlatacak” ses efektleri koymuş...Güya bir futbol maçını izliyoruz bombalama eylemlerini izlerken...Her bombanın atılışında, isabet edişinde “Goool” diye bir görüntü ve ses efekti bindiriliyor ekranın üzerine...***Kendilerinin “ilginçlik ve vatanseverlik yaptığını” zanneden bu arkadaşlara hatırlatırım ki;“Savaş bir futbol maçı değildir...Atılan bombalar da rakip takımın kalesine atılan bir “gol” değildir...Sonuçta insanların öldüğü eylemlerin kaçınılmazlığı tartışılabilir, ancak “korkunçluğu ve acısı” tartışılmaz... Böyle bir acıya, “goool nidaları taşıyan ses efektleri ile, atari oyunlarını andıran görüntü efektlerini dayayarak” yaptığınız montaj ve arka arkaya bu montaj eşliğinde verdiğiniz haber, bir rezalettir...İnsanda biraz acıya hürmet, korkutucu gerçeğe duyarlılık, insana saygı olur...***Savaç kaçınılmaz olabilir...Ancak savaşın korkutucu gerçeği, alaya müsait değildir...Bombalama zorunlu olabilir...Ancak insanın terörist bile olsa öldüğü ana “Gool” nidalarıyla efekt yapmak insanlık değildir...Bu kanalın sorumu editörü, yayın yönetmeni, akil herhangi bir yetkilisi var mı bilmiyorum...Sansürün her türüne karşıyım...Fakat bu “alay ve tükürük halini alan aşağılama gayreti” bir insanlık ayıbı ve bir insanlık suçudur...Kimsenin, hiç kimseye karşı ölümle böylesine alaycı bir oyun oynama lüksü yoktur...Bir savaşta “savaş esirlerinin bile” uluslararası hukukun öngördüğü hakları vardır...Bu arkadaşların yayıncılıklarını, insanlık anlayışlarını kınıyorum...Bu lümpen rezaleti içimdeki tüm insani duygularla lanetliyorum...***BİR YAZIN SONU...Bir yazın daha sonuna geldik işte...“Daha önümüzde koskoca bir Bayram haftası var, tatilin dibine vuracağımız” yollu sözler, biten bir yazın züğürt tesellisidirler...Gerçek olan şudur ki yaz bitmektedir...Rüzgar esiyor artık Bodrum’da...Doğa, yazın bittiğine işaret ediyor...Elbette tatil sizindir...Devam edebilirsiniz...Ne ki yaz bitmektedir...Doğa böyle hükmetmektedir...***52 yıllık ömrüme baktığımda, çocukluk ve ilk gençlik yılları hariç, gazeteciliğe başladığım 20 yaşından beri, bulunduğum şehirden uzakta geçirdiğim üç yaz hatırlıyorum hepsi hepsi...Birincisi 1982 yazıydı...Berlin’de Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’ne öğrenci olarak davet edilmiştim...Bütün bir yaz ve Eylül, Amerikalı, İngiliz ve Alman akademisyenlerin dersleriyle, gazetecilik teknikleriyle haşır neşir geçmişti Berlin’de...Sonradan evleneceğim kadınla yeni bir eve taşınıyordum...Berlin dönüşü yeni bir eve ve hayata başlayacaktım...***1987 yazını da evimden ve bulunduğum şehirden uzakta geçirdim... Tatil yerine askere gittiğim seneydi...Atina’dan Rodos’a gelmiş, üç beş gün Rodos adasında kaldıktan sonra, memlekete dönüp birliğime teslim olmuştum... Askerdeyken yakın arkadaşım Celal geldi, avukata vekalet verdik, boşanma işlemlerini başlattık...İkinci uzun yaz tatilim! de askerlik ve boşanma işlemleriyle geçti...Üçüncüsü de 2011 yazında kısmet oldu...Askerde geçirdiğim son yaz tatilimden! 24 yıl sonra, yıl boyu doğru düzgün göremediğim çocuklarımla birbuçuk ay baş başa bir tatil geçirdim...Yazılarım devam etti elbet...Hayat devam etti...Bir farkla ki; bir başka şehirde “tatil moodunda” çocuklarla hasret giderebildim...***Ana baba evinden ayrılıp, evleneceğim yıla denk düşen, bir gazetecilik okulunun yaz rehaveti...Yıllık izinde vatan görevi yapıp boşanırken, verdiğim yaz tatili! molası...Yıl boyu doğru düzgün göremediğim çocuklarımın hasretini giderdiğim, huzurlu bir yaz tatili...Evlilik, askerlik, boşanma, çocukları...Yaşamın bu ana duraklarında, mesleğimin dışında bir dünyaya sarkmışım...Gerisi hep gazetecilik, hep gazetecilik... Bir yaz daha bitti işte...Bir ömrün toplamına minik bir demet anı biriktirdik, hiç olmazsa bu yaz günlerinde...Yavaş yavaş veda etme zamanı gelmekte Bodrum’a...
Evet biliyorum tam 25 yıldır PKK diye bir örgüt var, bugüne kadar yüzlerce saldırı yaptı, onbinlerce insanımız öldü...PKK’nın eylemlerinin nedenini, niçinini sorgulamak, bir çoğumuza beyhude bir çaba gelir...“Ne diyorsun arkadaş sen?..Yine şehit verilmiş işte...Şu nedenle saldırsa ne olur?..Bu nedenle saldırsa ne?..Sonuçta öyle veya böyle saldırıyor işte...Terör örgütünün eylemlerinin arkasında neden aramak, terörü mazur göstermek demek...” diyebilirsiniz...***Oysa terör “cani” de olsa, sıradışı her eylemin bir nedeni vardır...Gizli veya açık bir amaca hizmet eder...Siz terör örgütünün sorumlusu olsanız, amacınız Türkiye’den “toprak, federasyon, özerklik” falan olsa, böyle bir zamanda yeni ve topyekün bir çatışmayı ister misiniz?..Niye isteyesiniz?..Özerklik tartışmaları almış başını gidiyor...Federasyon, özerk yerel yönetimler, barış konseyi gibi her türden ezber bozan, dogma kıran tartışmanın dibine vuruluyor...BDP Meclis’te...Toplumun büyük çoğunluğunda “Şu terör bitsin artık haykırışları” yükselmekte...Böyle bir dönemde bugüne kadar verilmiş binlerce şehidin acısını bu toplumun bütün damarlarına yeniden hatırlatacak bir neden yapılır?..***Niçin Türk savaş uçaklarının baştan aşağı Kandil’i bombalamaları arzulanır?..Niye koskoca bir silahlı kuvvetlerin yeniden bütün gücüyle teyakkuz halinde, “imha” planını yürürlüğe koyması arzulanır?..Geçmişte söylediği çok şeyi konjonktürün de yardımıyla elde etmiş görünen bir örgüt, yeni ve topyekün bir savaşı neden arzular?..Ne elde edecektir bu yeni savaştan?..Mehmetçiğin şehit edilmesine bu soruları sormayan bakış “topal” bir bakıştır...***Terörün dünyada hangi gizli aktörler tarafından bir maşa olarak kullanıldığını bilenler, son saldırıları “25 yılın devamı olarak” nitelemekte zorlanacaklardır...PKK artık uluslararası güçlerin elideki bir oyuncudur...Böyle bir gücün, uluslararası dayanakları olmadan varlığını sürdürmesi, uyuşturucu trafiğinden, dünyanın belli merkezlerindeki ticari faaliyetlere kadar birçok kazanç kapısını içinde barındırması mümkün değildir...PKK eylemini elbette PKK yapıyor...Ancak PKK eyleminim arkasında kim var PKK mı o belli değil...***Size bir olay hatırlatacağım...Bu olayın şifrelerine dikkatli bakın...9 Ocak 1996 günü Türkiye’yi sarsan bir suikast meydana geldi...Sabancı Center’ın 25. katına çıkan DHKP-C militanları Mustafa Duyar ve İsmail Akkol, Özdemir Sabancı ve biri sekreter iki çalışma arkadaşını öldürür...Suikasttan sonra Özdemir Sabancı’nın odasına, propaganda amaçlı üstünde DHKP-C yazan bir pankart bırakılır...Medya günlerce Özdemir Sabancı’nın katillerinin bıraktığı DHKP-C pankartını yayınlar...Olaydan 11 ay sonra, tetikçi olduğu söylenen Mustafa Duyar, Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği’ne telefon açarak teslim olur...Türkiye’ye getirilen Duyar 15 şubat 1999 günü cezaevinde öldürülür...Mustafa Duyar’ı 25. kattaki Özdemir Sabancı’nın ofisine çaycı kartıyla çıkartan Fehriye Erdal da bir yıl önce öğrencisi olduğu İstanbul Ünivresitesi’nde bir pankart asma eyleminden dolayı gözaltına alınmıştır...***Katil ve suikastçilerin DHKP-C militanı, sempatizanı ve örgüt üyesi oldukları açıktır...Açık olmayan nokta, katilin neden cezaevinde öldürüldüğüdür...DHKP-C’nin neden bu eylemi yaptığıdır...Bir sol terör örgütü, böyle bir eylemi yapıyorsa, eylemi yapan neden sonra öldürülmektedir?..Bu nasıl bir ideolojik suikasttır ki, arkasında öldürenlerden yana da iz bırakılmamaktadır...Cezaevindeki öldürülme eylemi için Yeşil’in telefon açtığı söylenmektedir...Yeşil’le DHKP-C arasında nasıl bir ideolojik bağlantı olabilir ki?..***Bu olayı anlatma nedenim bir terör örgütünün gerçekleştirdiği eylemlerin perde arkasında “hangi gizli senaryoların yürürlüğe konduğunu” göstermek...Yunanistan’da 17 Kasım diye bir terör ögütü yıllarca, bu ülkeye kan kusturmuştu...Oysa esasen 17 Kasım, Yunan politeknik öğrencilerinin cuntaya karşı direnişlerini başlattıkları sembolleşmiş günleriydi... Yıllar sonra ortaya çıkan 17 Kasım örgütü, o günü kendisine isim olarak almıştı, ancak eylemlerini kimin adına yaptığı yıllarca anlaşılamadı...Taa ki bir gün, Yunanistan olimpiyatlara aday olana kadar...Atina, olimpiyatları rakiplerinin elinden aldı...Olimpiyatlara kısa bir süre kala da 17 Kasım, yıllardır izine dahi rastlanmayan 17 Kasım terör örgütü çökertildi...Örgütün başkanı Türkiye’ye yakın bir Ege adasında sohbetler ettiği bir tavernanın yanıbaşındaki evinde yakalandı...Elbette eylemleri 17 Kasım örgütü yapıyordu...Elbette Özdemir Sabancı’yı da DHKP-C militanları öldürdü...Biliyoruz Mehmetçikleri de de PKK terör örgütü şehit etti...Hepsini biliyorum da....Bilmediğim esasen şu:“Eylemi esasen kim yaptı?..”*****SORUMLU KİM BİLECEĞİZ!..Babakan Tayyip Erdoğan’ın askeri yetkililerle yaptığı güvenlik zirvesinin masa etrafındaki fotoğrafları...Milli Güvenlik Kurulu’nda askerlerle, sivillerin karışık oturma düzenleri...Son günlerde bu fotoğraflara baktığımda rahatladığımı hissediyorum...Uzun zamandır kafamda muallak kalan sorular vardı...“Asker, PKK meselesini tam bitirmek istemiyor mu?..”“PKK’nın bir şekilde varlığını devam ettirmesi, Ordu’ya duyulacak ihtiyacı azamiye çıkartacağından, işler biraz savsaklanmış olabilir miydi?..”“Hükümet ile asker arasındaki gerginlik, terörle mücadeleyi etkiliyor muydu?..”“Teröre karşı zaaf, kurumların birbirine karşı kullandığı bir koz haline geliyor muydu?..”Bir sürü spekülasyona açık, ipe sapa gelmez ya da gelir kelamla meşguldü kafam...Şimdi rahatladım...Bu terör meselesi çözülmezse, sorumlu bellidir...Fotoğraflar gösteriyor...Başarının da başarısızlığın da sorumlusu sivil hükümettir...Kime döneceğimiz artık bellidir... Fotoğrafların gösterdiği yalın gerçek budur...Hadi hayırlısı...*****PKK’NIN ARKASINDA SURİYE Mİ VAR?..Yeni teorimiz anlaşılan PKK eyleminin arkasında “Suriye” olduğu...Enteresan!!! bir teori...Türkiye, Suriye’ye ültimatom veriyormuş da!..Suriye, Türkiye’nin ültimatomuna karşı PKK kartını kullanıyormuş da...Eskiden de kullanırmış da...Militanları varmış da...Yine kullanması bir an ve bir tercih meselesiymiş de...Falanmış da feşmekanmış da!..***Olay bu kadar sıcak ve büyük olmasa...Komplo teorisi, olayı bu kadar saptırıp hedef şaşırtmasa..Üstünde durmayacağım geçeceğim...Ancak bu iş bu kadar masum gözükmüyor...Zavallı Suriye!..Şu anda bütün dünyayla uğraşmak zorunda...Türkiye o Suriye’nin en son düşüneceği hedef...Görüntüde, Türkiye’ye karşı “ülkesini savunuyor imajını” verse de...Esasen Suriyeli yetkililer, Türkiye’nin bir şekilde Amerika ve Avrupa’yla arasında bir köprü olmasını istiyorlar...Türkiye’ye sonuna kadar ihtiyacı var şu anda Suriye’nin...Geçen yıl bu zamanlarda Suriye Devlet Başkanı Esad İstanbul’a gelmişti...Tayyip Erdoğan ona iftar vermişti... O iftarda gördüğüm görüntüler ve samimiyetten bugün konjonktür gereği eser kalmamış görünüyorsa da...Şam’ın elindeki tek koz aslında hala Ankara...***Bütün dünya Suriye’yi hedef alırken, Şam işi gücü bırakacak PKK kartını en kanlı biçimde Türkiye’ye karşı oynayacak...Güldürmeyin beni...Kendinizi de elaleme güldürtmeyin!..
“Bana Yavuz’umu getirmediniz mi?..” demiş babası...Karşısında komutanı görünce...Ya bir buçuk ay önce, Salihli’de banka kredisiyle ev alıp, çocuklarını oraya yerleştiren Turan Kurt...Dokuz ay kalmıştı emekliliğine 42 yaşırdaki uzman çavuşun...Salihli’yi çok sevmiş, orada ev almış çocuklarıyla birlikte mutlu mesut yaşasınlar diye...Karısına mail atmış “hakkını helal et...” demiş, “Buralar çok karışık... Yirmi dört saattir postallarımı çıkartmadım...”***Samet Kılıç yirmi gün önce evlenmişti...Yirmi gün sonra şehit oldu...Nazir Elitok’un dokuz aylık bebeği vardı...O da şehit oldu...Yaşamların dramını görmezseniz, hayatı anlayamazsınız...Şehit haberlerinin en kötü tarafı, içindeki dramı doğru düzgün yansıtmamalarıdır...“Yine kahpe saldırı... Oniki şehit...” dediğiniz zaman, o şehitler sıradanlaşır...Oysa her biri bir dramdır yaşananların...“Bana Yavuz’umu getirmediniz mi?..”Bir babanın hüngür hüngür çaresiz ağlamasının resmini, yüreğinizde yaşıyor musunuz?..Hiç koydunuz mu kendinizi, Salihli’de dokuz ay sonra babalarıyla mutlu mesut ve mütevazı bir hayat yaşamayı düşünen 12 ve 16 yaşındaki iki çocuğun yerine...***Dokuz aylık bebeğiniz babasız kaldığında ne hissederdiniz?..Nazir Eltiok’un eşine bir sorun isterseniz...Şehit haberlerinin veriliş tarzı, ne kadar vahşetten, kalleş pusudan, kahpe saldırıdan bahsederse bahsetsin, “sıradan ve duygusuzdur...”Eve gelen komutana hüngür hüngür ağlayarak sarılan, “Bana Yavuz’umu getirmediniz mi?..” diyen babanın dramını anlatmaz...Öksüz kalan çocukların tarumar olacak hayatlarını yansıtmaz...Vakur olmak, terör karşısında yenilmemek, dik durmak iyidir güzeldir...Ne ki, hayatın dramını aksettirmez “asker selamıyla durulan cenaze namazları...”***Hayatın o insanlara verdiği dramı yaşayın...“Bana Yavuz’umu getirmediniz mi” diyen babanın çığlıklarını yüreğinizde hissedin...Dokuz aylıkken babasız kaldığınızı düşünün...Annenizle bir başınıza geleceği yeniden kurmak zorunda bırakıldığınızı gözünüz önüne getirin...Salihli’de banka borcuyla alınan evinizde yaşamayı düşlerken, babanızın ölüm haberinin eve geldiğini düşünün...O zaman yaşananların gerçek resmini göreceksiniz...Hayır bu bir, “ölüm misillemesi” yazısı değil...“Bizden öldürüldü, şimdi herkes ölsün” yazısı değil...Bu “ölüm”ü bütün çıplaklığıyla hissetme yazısı...Bu ölümlerin filmleri yapılmadan, bu gerçek hikayeler kanımızı donduracak, tüylerimizi ürpertecek şekilde beyazperdeye aktarılmadan, bu trajedi bitmez...“Kahpe saldırı... Oniki şehit var...” türü başlıklar, hayatı duyarsızlaştırır...Dokuz aylık bebeği gözünüz önüne getirin...Banka kredisiyle bir kasabada alınmış mütevazı bir evde bekleyen iki çocuğu...“Bana oğlumu getirmediniz mi?..” diye hüngür hüngür ağlayan babayı...O zaman anlayacaksınız dün ne oldu bu memlekette!..*****TÜRKİYE’DEKİ NEGATİF ENERJİ VE İNSAF!..Bu topraklarda negatif enerji bitmek bilmiyor...İnsan koçları, yaşam koçları, hayat koçları, Quantum düşünceleri, hayata pozitif bakma seansları, yaşamı barışçıl okuma egzersizleri, almış başını gidiyor...Ancak bunların hiçbiri, bu topraklar üzerinde insanların birbirini boğazlayacak hale gelmelerini engelleyemiyor...Açık söyleyelim...Bu ülkenin negatif enerjisi acayip derecede yüksek...***Her şey bir kavga ve birbirini boğazlama konusu Türkiye’de...Türkiye’nin en büyük futbol kulüplerinin başkanları, yöneticileri şike gerekçesiyle cezaevinde...Ülkenin bir sürü generali, “darbe, hükümeti yıkma” iddialarıyla hapiste...Her gün yeni bir olayla, yeni bir furyayla kalkıyoruz yataklarımızdan...İnsanlar darbe yapsın, ya da şike serbest olsun, ya da üçkağıta yolsuzluğa ve suça takipsizlik verilsin demiyorum...Sadece bu ülkede bir yaz mevsimi, bir Ramazan ayı bu kadar gergin, bu kadar, birbirinin boğazına sarılmış insanların “ölüm ölüm” diye bağırdığı biçimde geçmez diyorum...Ölüm zaten hiç eksilmiyor ki bu ülkede...Her gün insan ölüyor, asker şehit oluyor zaten bu memlekette...***Bütün bunları yaşarken, gerginlikten nefes alamaz halde, ölümler, tutuklamalar, suçlar arasında yaşamaya çalışırken, sıcakların kavurduğu ülkede, hala daha fazla “ceza”, daha fazla “infaz” diye bağıran gazetecileri gördükçe şaşırıyorum... İnsaf edin be!..“Cellat bile sizler kadar bu mesleğe düşkün değildir!..”*****“KARŞIYIM” DİYEREK BİR ŞEYİ ÇÖZEMEZSİNİZ...İki gündür Aykut Oğut’un kapağında ayna olan “Benim Kitabımın Adı” isimli yapıtını okuyorum...Bu işlerle ilgilenenlerin iyi bildiği bir konuyu çok iyi anlatmış kitabında Aykut...“Bir şeye karşıyım demekle, o meseleyi çözemezsiniz...” demiş...Atatürk’ten örnek veriyor:“Düşman tam gaz ülkeyi ele geçirmek için gelirken, silah arkadaşlarından biri Atatürk’e ‘Paşam geliyorlar’ der...Hiçbir tarih kitabında Atatürk’ün ‘Gelmelerine son derece KARŞIYIM’ dediği yazmaz...Ya ne yazar?..‘Geldikleri gibi giderler’ dediği...Atatürk ta o zaman çekim yasası olayını çözmüş...”***Aykut Oğut, bir şeyden olumlu ya da olumsuz bahsettiğinizde, onu düşündüğünüzde evren onu fotokopi makinesi gibi size gönderir diyor...Yani ben buna karşıyım dediğinizde de karşı olduğunuz şey başınıza gelir...Onun için diyor ki:“Kanserle savaş dernekleri kanseri çağırır... Onu sağlıklı yaşam dernekleri haline dönüştürmedikçe...Kadınları koruma evleri, kadınlara huzurlu yaşam evleri haline gelmedikçe...Sokak hayvanlarına yapılan eziyete karşıyız grupları, sağlıklı mutlu sokak hayvanları için el ele grupları haline gelmedikçe...Doğal afetlerle mücadele örgütleri, doğa ile barışık yaşama örgütleri haline gelmedikleri sürece...Sigarayı bıraktırma teknikleri, sağlıklı nefes alma teknikleri haline gelmedikçe... Kilo sorunundan nasıl kurtulursunuz yöntemleri, ideal kilonuza nasıl ulaşırsınız yöntemleri haline gelmedikçe...İşsizliğe hayır sloganları, bol iş yaratalım sloganına dönüşmediği müddetçe...‘Susma sustukça sıra sana gelecek’ yazılı pankartlar ‘Odaklanma, odaklandıkça sıra sana gelecek’ pankartı haline gelmediği sürece...Kimsesiz çocuklar ile ilgili kuruluşlar; Kendilerine harika aileler bulan çocuk kuruluşları olmadıkları müddetçe...Bütün bu sorunlar GELMEYE devam edecek...Ve Atatürk’ün öngördüğü gibi ‘geldikleri gibi de gitmeyecekler’...Altın kural:Vizyonunuzda ÇÖZÜM yerine SORUN varsa, sorunun bir parçasısınız hala...Sorunun bir parçası olduğunuz sürece de ÇÖZÜMÜN BİR PARÇASI OLAMAZSINIZ...”Bu konuya Metin Çınaroğlu’yla yaptığımız çalışmalardan derlediğim notlarla devam edeceğim...
İlk gününden beri, Fenerbahçe’nin “mahkeme ve savcı iddianamesi ortaya çıkmadan” küme düşürülmemesi gerektiğini yazıyorum...Birçok kişi bu karara “O zaman Futbol Federasyonu niye var” diyerek karşı çıkıyor...Federasyon şu anda gizlilik nedeniyle verilemeyen savunmaları alacak...O savunmalar olmadan “kesin cezayı kesmek istemiyor...”Haklıdır...Çünkü kesilecek ceza sadece futbola ve takımlara yönelik olmayacak...Yayıncı kuruluş önümüzdeki sezon kolay kolay naklen yayın paralarını ödeyemeyeceğini söyledi...Bankaların borçları kapıda...Bu durumda bu kulüpler ne yapacak?..Kapılarına kilit mi vuracak?..Onlar kapılarına kilit vurursa Türk futbolu ne olacak?..***İnsan bir eleştiri yaparken, bunun sonuçlarını, ekonomik boyutunu, açacağı sosyal handikapları da bir hesap eder...Elbette bu saatten sonra hiç kimse “şike”nin örnek bir davranış modeli olarak benimsenmesini istemiyor...Adalet duygusunun rencide edilmemesi de haklı bir serzeniştir...Ancak adalet duygusu esas, savunması bile alınmayan bir kulübün, “cezalandırılması durumunda” dumura uğrar...***Dün akşam Fenerbahçe İkinci Başkanı sevgili Nihat Özdemir’in açıklamalarını okudum sıcağı sıcağına...Kararı olumlu karşılıyor, “Aziz Başkan’ı bırakmak istemiyoruz...” diyor...Elbette ahte vefa göstermeliler ve Aziz Yıldırım’ı bu zor günlerinde yalnız bırakmamalılar...Ancak tedbirli olarak Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na sevk edilen Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’de aktif başkanlığı bırakmalı...Federasyonun aldığı karar, olaylardaki gerginliği tırmandırmaktan ziyade, yumuşatmaya, azaltmaya ve bir çıkış yolu bulmaya yönelik bir karar...Bu kararı desteklemek için Fenerbahçe seyircisi de gerginlikten ve protestodan uzak bir tutumu benimsemek zorunda...Fenerbahçe’yi daha fazla sahanın ortasına atmamalı kimse...Adalet tecelli edecektir...Federasyon yapabileceği her şeyi yaparak, büyük eleştirileri de göze alarak herhangi bir cezayı şimdilik vermeme yoluna gitti...Bu durumda, hala bir protestonun olması, Fenerbahçe’ye de Türk futboluna da büyük zarar verir...Herkes takkesini önüne koyup bir düşünmeli artık!..*****MERAL OKAY: BİR 78’LİNİN KANSERLE SAVAŞI...Onu Akademi Türkiye programını sunarken yakından tanıdım... Benim yaşımdaydı...Ben Kolej’de okurken, o da Ankara’nın etkili liselerinden Cumhuriyet Lisesi’nde okumuştu...“Sol” dünyalardan aynı yıllarda geçmiştik...O yıllardan geçenlerin, birbirlerine bakarken, sadece kendi aralarında anlaştıkları bir dil vardır...Gözlerinle birbirine “karşı başka bir iletişim” kurarsın...O bakışta, “Seni biliyorum... Neler yaşadığını?.. Nasıl sıyırdığını?.. Üzerinde nasıl izler bıraktığını?.. Şimdi neyi nasıl yaptığını ve niye böyle yaptığını?..”Her şey vardır o bakışta...Birbirini anlarsın..Tankların üzerinden geçtiği bir gençliğin, silahların gölgesinde yaşanan yarım kalmış aşkların, bir türlü tatmin edilememiş bir özgürlük nidasının haykırışlarıdır onlar...Çokça, Felsefe’nin Temel İlkeleri’nden, öğrendiklerinden kendine bir çıkış yolu bulmuşsundur...Birbirini gördüğünde, toplumsal bir katliamdan, bireysel bir çıkış çabasının izdüşümlerini görürsün...Her şeye rağmen yenilmemenin ve kaybetmemenin verdiği o gurur vardır...Yenilmiş sayılan bir kuşağın kollektif bilincinin izdüşümlerinde...***Akademi Türkiye programında onu gördüğümde bakışlarında; o kişisel savaşın ve yenginin izdüşümlerini görmüştüm gözlerinde...Bir iki ay önce bir restoranda karşılaştım... Hasta olduğunu söyledi...Kemoterapi gördüğünü anlattı...Ayaküstü konuştuk...Yıkılmaz bir armadadır Meral...Ne ölümler gördük, ne ölümlerden geçtik?..Ne katliamlar gördük, ne hain pusular, ne provokasyonlar, ne tertipler?..Bize bir şey olmaz arkadaş!..O gün gözlerinde, yine o muzip bakışı gördüm... Yenilmiş, gadre uğramış, iğdiş edilmiş bir kuşağın içinden, hala yenilmemiş kalan, birkaç kişiden biriydi o...O kişisel direnişin muzip bakışları gözlerinden okunuyordu yine o gün...Hiç merak etme bize bir şey olmayacak arkadaş!..Bir kıvılcım düşer önce...Büyür yavaş yavaş...***SAĞLIKLI YAŞAMAK İÇİN KOŞMAYI BIRAKIN; YÜRÜYÜN...Dün sabah, Osman Müftüoğlu geldi masaya...Arada bir İhsan Kalkavan’la Beşiktaş muhabetti yapıyoruz sonra Osman Hoca’yla sağlıklı yaşam konusunda dünyadaki son buluşları konuşuyoruz... Biz Beşiktaş’ı konuşurken Osman Müftüoğlu, “Aman” diyor, “Ben light Galatasaray’-lıyım... Fakat benim oğlan, yüzünün yarısını sarıya, diğer yarısını kırmızıya boyayacak kadar hasta bir Galatasaraylı... Onu üzecek bir şey yapmayın...”***Ne ilginç bir hastalık bu futbol...Ne büyük bir ortak payda...İhsan Kalkavan’la konuşurken, son 20 yılın bütün maçlarının üzerinden geçiyoruz neredeyse...Dibine vuruyoruz muhabettin deyim yerindeyse...Artık kimlerin kulakları çınlıyor orasını bilmem...Neyse biz dönelim Osman Müftüoğlu’ndan aldığımız son bilgilere...Bu bilgiler sağlıklı olmak isteyen herkes için geçerli...“Koşmayı bırakın... Yürüyün...” diyor Osman Hoca...***Hoca’ya göre, “Uzun süreli koşma bizim insanın genetik kodlanmasına müsait değil... İnsan genetiğinde koşma eylemi, insanın kaçma ya da kovalama duygusunu hatırlattığından, stresi tetikliyor salgıladığı hormonlar yaşlanmayı artırıyor...Oysa yürüme insan doğasına daha uygun bir eylem...Günde bir saat yürüme, sağlıklı uzun yaşam için mükemmel bir egzersiz...”İhsan Kalkavan’la meseleye daha fazla ilgi duymamızı sağlamak için Osman Hoca, konuyu futbolculara getiriyor...“Eğer koşma çok sağlıklı bir şey olsaydı...” diyor;“Dünyada en fazla koşan meslek grubu futbolcular... Bu durumda futbolcular dünyada en uzun yaşalan insanlar olurlardı... Oysa böyle bir veri yok... Tersine futbolcuların çok uzun yaşadıkları söylenemez... Hatta şöyle diyebiliriz... Futbolcular arasında en uzun yaşayanlar, kaleciler... Bu da koşma eyleminin uzun yaşam için gerekli olmadığını gösteriyor...”***Osman Hoca sanıyorum bayramdan hemen sonra “uzun yaşalan insanların adası Sardunya’ya” gidecekmiş...Ayşe’yle (Arman) beraber...Uzun yaşayan adalıları yeride incelemek amacıyla...Sevgili Ayşe‘nin gazeteciliğine engel olmadan bir iki ayrıntı vereyim Sardunyalılarla ilgili Osman Hoca’nın ağzından...“Uzun ve sağlıklı yaşamalarının temel sırrı koşmuyorlar, ancak doğal yaşamlarının doğal sonucu olarak her gün kilometrelerce yürüyorlar...Üstelik yokuş çıkarak, inerek, yani düz yolda değil...İçtikleri şarabın üzümü, Ada’nın yüksek tepeleri fazla güneş aldığından, korunmak için yüksek antioksidan maddesi üretiyor...Bu da direkt olarak şaraba yansıyor...Sardunyalılar tahminlerin aksine fazla balıkla beslenmiyorlar...Tepelerdeki köylerde, süt, yoğurt, tahıl temel beslenme maddeleri...Ancak keyfililer ve stres üretmiyorlar...Sohbetleri keyifli ve bu alzheimer gibi hastalıklardan uzak kalmalarını sağlıyor...”***İstanbul Levent’teki Additional Otel’de yeni bir “uluslararası detoks merkezi” açacak...Bugünlerde onun çalışmalarını yapıyor...Ben çocuklarımla kendi dünyamda detoksumu yapıyorum...Onların bana verdiği sevgi ve enerji, bütün detokslara bedel...