Tatil yazıları... Başarının 7 sırrı...

6 Ağustos 2011

Temmuz ayının ilk günü, “Çok yoğun bir yıl geçti... Gündem çok ağırdı... Artık yaz boyu yazılarımı ‘Tatil Yazıları’ olarak yazacağım...” dedim...Dediğim günün ertesi, Türkiye’yi allak bullak eden şike soruşturması başladı...Benim hayatı günlük rutinin dışında, daha geniş bir pencereden alan, mutluluğu, yaşamın anlamını, hayatın derinliğini kavrayan yazarlardan, düşünürlerden seçmeler yapma çabam, kesintiye uğradı...Oysa yaz devam ediyor...Ağustos’un başındayız...Yeni sezona tazelenerek girmek istiyorsanız, önünüzde “yaşamın mucizelerini keşfedecek yeterince zamanınız var...”***Deepak Chopra “insanın sonsuz potansiyelini artıran, düşünce gücünü katlayan sistemi” bulan en önemli ve saygıdeğer yazarlardan biri...Çevremizdeki insalar, “bir yerden bir yere mutluluğu yakalamak için” koşuşturuyorlar... Her yeni marka, her yeni araba, her yeni moda bir mutluluk vesilesi olsun diye beyhude bir çabanın içinde “raksediyor” insanlar...Bunların yokluğunda mutsuzluk hormonu salgılıyoruz...Beğenilmediğimizde, yeterince alkışlandığımızda, istediğimiz kadar dikkat çekmediğimizde, hayal kırıklığı yaşıyoruz...Mutsuz oluyoruz...Kendimizi “değersiz” hissediyoruz...Yeniden “değerlenmek” için yeni aidiyetler peşinde koşturuyoruz...***Oysa Deepak Chopra’nın “dış referanslarımız, iç referanslarımız” üzerine yaptığı çalışma, bu konuda yaşadığımız hayal kırıklıklarının nedenlerini ve temelini anlatır...Çıkış yolunu gösterir...***** BİZİ MUTSUZ EDEN ÇOK ÖNEMLİ OLDUĞUNU SANDIĞIMIZ EGOLARDIR...Bize “modern toplum” hayatın en önemli psikolojik gerçeği olarak “ego”yu öğretti...“Ego”larımız tatmin edilmeliydi...“Ego”larımız kısıtlanmamalıydı...“Ego”larımız rencide edilmemeliydi...“Hayal kırıklığına uğramamalıydı...”“Benliği sarsılmamalıydı...”“Erozyona uğramamalıydı...”***Annelerimizde babalarımızda “çok fazla önemsenmeyen kişisel ego şovları” bizim dünyamızın en önemli parçalarıydı...Ego’sunu sevmeyen, Ego’sunu değerli bulmayan “aşağılanır” oldu...Ego’sunu sevmeyenle, kendini sevmeme eşdeğer tutuldu...“Ego temelli güç” hayatın en önemli iksiri olarak kutsandı...Hepimiz, ego temelli bu gücün arkasından koşturursak, bu güce sahip olursak, hayatı değiştirebileceğimizi, mutluluğu yakalayabileceğimizi, sonsuz alkışlara mazhar olacağımızı sandık...Sanayi toplumu, ürettiği malları özendirip satabilmek, yeni modalar, trendler, markalar yaratabilmek ve bunları pazarlayabilmek için bu gelişmiş ve “doymak bilmeyen” egolara ihtiyaç duyuyordu...***“Gelişmiş ve doymakta sınır tanımayan egolarımız” bizim vazgeçilmezlerimizdi...Hıncal Uluç’a 1980’li yıllarda bir soru sorulmuştu...Bir muhabir arkadaş röportaj yaparken Uluç‘a “Megaloman olduğunuz söyleniyor” demişti...Uluç şöyle yanıtlamıştı soruyu:“Ben megaloman değilim... Kendim Mega’yım (Büyüğüm)... Loman’ı fazla...”***Deepac Chopra “Ego gerçek ‘siz’ anlamına gelmiyor... Siz başkasınız ego’nuz başka...” diyor...Baştan bunu duyduğumda “ne saçmalıyor bu adam” dedim...“Benimle egom arasında nasıl bir ayrım yaratabilir?..”“Ego sizin kendiniz için yarattığınız imajdır... Sizin toplumdaki maskenizdir... Oynadığınız roldür... Ego gerçek ‘siz’ değildir...” diyor ve devam ediyor;“Bu toplumsal maskeniz, diğerlerinden aldığınız onaylarla beslenir... Bu maske hayatı kontrol etmek ister... Çünkü korku içinde yaşar... Oysa gerçek benliğiniz, yani “Öz”ünüz, ruhunuz, tüm bunlardan özgürdür... Eleştiriye bağışıktır... Herhangi bir şeye karşı korkusuzdur... Kendini kimsenin altında hissetmez... Buna karşın mütevazıdır... Kendini kimseden üstün de hissetmez... Herkesin kendi benliği ile aynı olduğunu, farklı kabukların altında aynı ÖZ olduğunu bilir...”*****DIŞ REFERANSLARI UNUTUN KENDİ İÇİNİZDEKİ REFERANSA DÖNÜN...Deepak Chopra “dış referans temelli güç”ün yanlış bir güç olduğunu söylüyor...“Eğer belli bir unvanınız varsa, belli bir şirketin yöneticisiyseniz, ünlüyseniz, paralıysanız, güçlüyseniz bu gücün keyfini çıkartırsınız... Fakat ego temelli güç ancak bunlar oldukça sürer... Unvan, iş, para gittiğinde güç de biter...Oysa içinizdeki güç, devamlıdır...Çünkü içinizdeki bilgeliğe dayanır...Bu kişisel gücünüzün farkına vardığınızda, kendi Öz’ünüzü ve içinizdeki egoyu değil, ‘Ben’i fark ettiğinizde, aynı zamanda istediğiniz şeyleri ve insanları cezbettiğinizi fark edersiniz...Arzularınızın gerçekleşmesi için insanları ve koşulları size doğru çeker... Buna aynı zamanda doğa yasalarının desteği de denebilir... Bu ilahi bir destek, ilahi güçle gelen bir destektir... Bu güç, sizin insanlarla gerçek bağlar kurmanızı sağlar... Gerçek sevgiler kurmanıza yol açar...”***Chopra, kendi dinginliğinizi yakalayabilmek için, gün içinde kendinize zaman ayırmanızı şart koşuyor...Her günün belli bölümlerinde sabah akşam yarımşar veya birer saatlik iki bölümü, sessiz kalmak için kendinize ayırın diyor...“Kendi dinginliğinize girince ne olur?.. İlk zamanlar iç diyaloglarınızda çalkantılar daha da artar... Daha fazla düşünmek için ihtiyaç duyarsınız...O anlarda sizi aniden bir acelecilik ve endişe duyguları kaplar...Bir süre daha kendi iç dinginliğinizde kalmaya devam ettiğinizde, o iç diyaloglar azalır, zihin sakinleşir...O an muazzam bir huzura erersiniz...Bunun nedeni, belli bir yerden sonra zihniniz pes eder...Fark eder ki devamlı olarak aynı yerlere gidip gelmenin hiçbir yararı yoktur... İç diyalog sustuğunda sessizlik başlar...Tek başına dinginlik, yaratcılık için büyük bir fırsattır...Hareket ve faaliyet içinde olduğunuz her yerde, dinginliğinizi içinizde taşıyın... Böylece etrafınızda olan olaylar, asla yaratıcılığınza engel olmayacaktır...”***Bu söylenenler önceleri size, ters ya da absürd gelebilir...Gelmesin...En önemli nokta dış referans, iç referans noktasıdır...Dış referansların alkışını almak için koşturup durmaktansa, kendi iç referansınıza dönün...Kaynak içinizdedir...Sevgi, yaratcılık ve mucizeler kendi dinginliğinizde saklıdır...Ego’nun alkış isteğinden kurtulursanız, “evrenin quantum’unu yakalarsınız...”

Devamını Oku

Galatasaray'a sıçrayan "teşvik"...

5 Ağustos 2011

Futbolda şike olayı başlayınca, herkesi derin bir sessizlik aldı...Konu çok dallı ve budaklıydı...Futbol dünyasında her kulübün bir diğeri hakkında ağır ithamları ve iddiaları vardı...Daha birkaç ay önce, hakkında herhangi bir soruşturma, kovuşturma yokken, ya da biz öyle biliyorken, Aziz Yıldırım çıkmış, “Denizli’den kaybettiğimiz sezonda Galatasaray şike yaptı... Bunu ispatlayabilirim...” demişti...Kendisi hakkında “şike iddiaları” ortaya konup, mahkemece tutuklanınca, “Ben son 13 yıldaki her şeyin ortaya çıkmasını istiyorum... Esas temizliği ben istiyorum zaten” demişti...***Tahir Kum isimli gazeteci arkadaşın, Bülent Tulun’un Adnan Polat’a yazdığı söylenen “mektup”la ilgili açıklamaları bir tesadüf değil...İlk haberlere göre, 1.5 milyon liralık bir teşvik parasının Song’a transfer parasıymış gibi gösterilip, Denizlispor’a teşvik olarak verildiği iddia ediliyor...Galatasaray kulübünde inceleme yapılmasına yol açan soruşturmada iki önemli noktayı gözden kaçırmamak lazım...Futbolda Şiddet Yasası 14 Nisan 2011 tarihli...Şike her zaman suçtu ancak bu yasadan önce, “teşvik primi” ne ölçüde suç kapsamına giriyordu burası tartışmalı...O tarihlerde gazeteler bizlere soru soruyorlardı:“Teşvik de şike gibi suç mudur değil midir?..” diye...***Şiddet yasası bunun da suç kapsamına soktu...Galatasaray kulübünden bir yetkilinin Denizlispor’a teşvik vermesi kanıtlansa bile, “teşvik o tarihte suç muydu” konusu muallakta olduğundan konu tartışmalı...Ancak, Song‘un transfer parası denilerek bir para çıkartılması söz konusuysa bu evrakta sahteciliğe gireceğinden zaten farklı bir mecradan suç kapsamına alınıyor...Bu soruşturma başladığından beri hep şunu yazıyorum...Fenerbahçeli dostlar, bu soruşturmayı bir Fenerbahçe meselesi olarak görüp, ona göre davranıyorlar... Oysa bu şike konusu sadece bir Fenerbahçe meselesi değil...Bunu ‘bu bize yapıldı’ deyip, üstüne almak pek gerçekçi değil...***Galatasaray ve diğer kulüpler için de şunu söyleyebilirim...Futbolda şike ve teşvik primi meselesi kimsenin “ellerini ovuşturarak ‘bakalım şimdi neler olacak’ diye keyifle ve heyecanla izleyebileceği bir oyun değil...” Bir de bakarsınız oyun dediğiniz şey elinizde patlar...Öyle “oh olsun”lara falan girmesin onun için kimseler...*****FUTBOLU YÖNETENLERİN MEKANINDA BİR AKŞAM VAKTİ...Yirmidört saatliğine İstanbul’a geldiğimde, futbol dünyasındaki her şeyin yüzseksen derece değişmiş olduğunu gördüm...Futbol dünyasının ünlülerinin rağbet ettiği, öğlen akşam masalarını doldurup taşırdığı ünlü mekan Papermoon’da “artık futbol dünyasından kimsenin masası kalmamış gibiydi...”Masalara baktım, oradan buradan müşteriler...O cıvıl cıvıl futbol muhabbetlerinin aktığı, masadan masaya laf atmaların gırla gittiği, her dakikasında adrenalin, her saniyesinde futbolu yönetme tutkusunun endorfinin hormonunun salgılandığı masalarda, artık kimsecikler yoktu...***Temmuz’un başında hava değişimi için, önce Papermoon‘a sonra İstanbul’a ara verdim...Meğer şike soruşturmasının başladığı Temmuz’un ilk haftasından itibaren, futbol dünyasının ünlüleri uğramaz olmuşlar, hergün gırgır şamata yapıp, futbolu yönettikleri ünlü mekana...Levent Kızıl ifade verdikten sonra eşiyle gelmiş bir akşam yemek yemiş ünlü mekanda...“Bir daha futbol mu?.. Halı saha maçlarına bile gitmem...” diyormuş...***Başka insanların çok başka muhabbetler yaptıkları o masalara baktım...Kimbilir masaların yeni sahipleri şimdi neler konuşuyordu o masalarda?..“Futbol dünyasından gelen giden yok...” dedi bana Papermoon’cular...Yine dolu fakat farklı renkler var masalarda...Bazen mekanlar sizi içine alıverir...Kendinizi o mekana ait hissedersiniz...Milyonların gönül verdiği sihirli futbol kulüplerinin en yetkili mercileri olduğunuza inanarak, yaldızlı dünyaların uçutması gibi hissedersiniz kendinizi...O masalar, o restoranlar, o mekanlar milyonlarca insanın takip ettiği sihirli bir oyuncağın, kurulduğu yer gibi gelir...Siz de o yerin vazgeçilmez “kahramınısınız“dır...Öyle hissedersiniz...Çocukken tuttuğunuz takımın, milyonlarca taraftarı olan kulübünüzün içlerine girmiş artık “Şehir kulübünün” vazgeçilmez bir üyesi olarak, düşsel kahramanınızın ülkesinde yeldeğirmenlerine karşı savaşlar verirsiniz...***Sonra bir gün düşlerinizde yaratıp, hayatınızda yaşattığınız Don Kişot ve Sancho Panza öyküsü bir anda sona erer...Gerçek dünyada yaşadığınız şeylerin rant hesaplarıyla dolu, pek de temiz olmayan bir oyunun parçası olduğunu fark edersiniz...Çok sevdiğiniz atınız Rosinante aslında yanınızda değildir...Uşağınız Sancho Panza da sizin bir parçanız olmaktan çıkmıştır...Sevdiğiniz kız Dulcinee du Toboso aslında bir seraptır...Futbol dünyasının ünlüleri Papermoon’da yoklar artık...Kim bilir masalarda hangi renkli dünyalar konuşuluyor şimdi?..O masaların yeni sahipleri, bir önceki kiracıların nerede olduklarını hiç akıllarına getiriyor mudur ki?.. *****MİNA 100 YAŞINI MI GÖRECEK?..“Bugün doğan kız çocuklarının 100 yaşına erişme şansı yüzde 33.7” diyor araştırma yapan İngiliz bilim adamları dünkü açıklamalarında...1931 yılında doğan bir erkeğin 100 yaşını bulma şansı yüzde 2.5’ken, bugün doğan bir erkek çocuk için bu oran yüzde 26’ymış...1930 doğumlu dedesi, yani babam Allah’a şükür hayatta oğlumun...Umuyorum ki, dedeleri ve büyükanneleri daha uzun yıllar sağlıkla yaşayacak o yüzde 2.5 olan şansı yakalayacak...Çocuklar ise yüzde 33’ler, yüzde 26’larla yüz yaşını yakalama şansına erişecekler...***Mutlu olsunlar...Keyifle yaşasınlar...Başkalarının hayatına, yaşam hakkına, özgürlük alanına, sevgi dolu dünyalarına tecavüz etmesinler...Kendilerininkine edilmesine de müsade etmesinler...“İyi insan” olsunlar...O “iyilik” mutlaka onlara geri dönecektir...Hayatta hesapsız kitapsız iyilik yaparsanız, iyilikler size kat be kat gelecektir...Hayatınız mutlu ve keyifli olacaktır...Verirseniz alırsınız...Vermezseniz, almazsınız...Mutluluk verirseniz mutluluk size döner...Mutluluk vermeyen, mutluluk alamaz...Çocuklarım mutluluk versinler...Dedeleri büyükanneleri gibi başkalarına kötülük yapmasınlar...Hayatta misli misli onlara döner...Merak etmesinler...

Devamını Oku

Bir kadın kocasından ayrılınca soyadı ne olacak?..

4 Ağustos 2011

28 yıl önce çocuk denecek yaşta evlendiğimde, eşim Selin, “Ben kendi soyadımı devam ettirmek istiyorum...” demişti...Açıkçası pek anlamamıştım...Fakat karşı çıkmamıştım...“Sonuna istersen benim soyadımı koy, karışıklık olmasın...” mealinde bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum...Selin evliğimiz boyunca kendi soyadını taşımaya devam etti...Soranlara da “Benim soyadım Çağlayan...” diyordu...Kolejlerden gelip, sosyalizmle harmanlanmış, gençlik silüetimde, “bir genç kadının feminist haykırışına” karşı çıkacak kadar budala değildim elbet...“Evet Selin feministtir...” diyordum, “Onun için kendi soyadını da kullanır...”***Önceki gün Bodrum’da yıllardır çok yakından tanıdığım Berna‘yı yazarken bir ara soyadını kullanmam gerekti...Ben Berna‘nın soyadını Gürel olarak biliyorum, çünkü Berna Gürel benim Kolej’den okul arkadaşım ünlü diş doktoru Galip Gürel’in eşiydi yıllar boyu...Ne ki, Galip‘le Berna birkaç yıl önce ayrıldılar...Berna’nın kızlık soyadını ararken, içimden şöyle geçti:“Şimdi arasam sorsam senin kızlık soyadın neydi diye ayıp olacak, iyisi mi ben Google’dan bakayım...”Google’da ilk sayfada Berna Çankaya Gürel diye bir isim gördüm, içine baktım “herhalde bu” dedim yazdım...İçimden de kızın soyadı hiç bana “Çankaya” gibi gelmiyor ama neyse diyorum...***Sabah dokuzbuçuk gibi, telefon mesajı geliverdi cebime...Şöyle yazmış;“Berna Çankaya?????Berna Akar...”Tam bir rezalet...Bunca yıldır tanıdığım insanın, soyadını bilmiyorum...Ancak bu bilmeme, benim çokça varolan dalgınlığımdan kaynaklansa iyi...O zaman mesele yok...Berna’nın soyadının aklıma gelmemesi, benim onu kocasının soyadıyla bilmemden kaynaklanıyor...”***Şimdi eğri oturup doğru konuşalım...Kadına karşı böyle bir ayrımcılık ayıp ve günahtır...Bir kadını tanımlayan isminin “her evlenmede ve boşanmada değişmesi” nasıl bir şeydir?..Bu insanın toplumda kabul görmüş bir ismi, ona bağlı bir statüsü yok mu?..Her boşanmada, kadın kendini yeni baştan mı yaratacak?..Hayatta kaç kez soyadını değiştirmek zorunda kalacak?..Bir kadın hayatında sadece iki kez evlilik yapsa, tam beş defa soyadı değişikliği yapmak zorunda...Genç kızlık soyadı bir...Evlendiği ilk kocasının soyadı iki...Boşandığında genç kızlık soyadına dönüşü üç...İkinci kez evlendiğindeki soyadı değişikliği dört...Yeniden boşanırsa eski soyadına dönüş beş...***İnsan haklarına bu derece aykırı, kadını köle yapan bir zihniyetin varlığından utandım...28 yıl önce, “Benim karım feminist... Böyle ilginç istekleri olabilir” diye, fazla da oralı olmadan karşı çıkmamıştım...Şimdi bir kadının; kocasının soyadını alsa bile, kendi genç kızlık soyadını devam ettirmesini bir zorunluluk olarak görüyorum...Bunun aksi; insan haklarını ayaklar altına alan, akıllara zarar bir durum çünkü...*****İSTANBUL’DA AĞUSTOS KALABALIĞI...Bir günlüğüne İstanbul’a geldim...24 saate 4-5 görüşmeyi sığdıracağım...Kısa zaman içinde birçok şey bir arada yapmasını, hem gazetecilikten hem de NLP tekniklerinden öğrenmişim...Yapıyorum fakat İstanbul’da inanılmaz bir trafik var..Ağustos’un başı...Tatilin ortası...Aylardan Ramazan...Millet oruçlu...Öğlen saati Zincirlikuyu, Nispetiye, E-5 trafik kilitli...***Hani yemek saaati desen, Ramazan’dayız...Belirgin bir boşalma olması gerekmiyor mu?..Alışveriş yapıyor insanlar desen, Ağustos’un ilk günlerinde yazın ortasında ne alışverişidir bu?..İşe gidiyorlar desen işe gitme saati değil?..İşten dönüyorlar desen işten dönme saati değil...İftara gidiyorlar desen, iftara gidiş saati değil...İftardan dönüyorlar desen, iftardan dönüş saati değil...Doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor...Sonunda karar verdim ki, İstanbul, Hong Kong gibi Tokyo gibi, nüfus yoğunluğu patlamış dünya megapollerinden biridir...Artık İstanbul’da ne zaman neresinde trafik rahat olur kestirmek mümkün değildir...Şu Ağustos ayında dünyanın en önemli megapollerinden biri olan Paris‘e gitseniz, arabayla en kuzeyinden en güneyine on dakikada inersiniz...O kadar boştur yollar şimdi orada...Herkes tatile gitmiştir...Dükkanlar yarı kapalı haldedir...Fransızları ya da Parisienleri ara ki bulasın... Boş sokaklar boş caddeler, yollarda resim çeken turistler...Budur Paris şimdi...Ancak biliyorum New York yine doludur bu Ağustos’ta...Mutlaka Tokyo da...Hakeza Hong Kong...Artık İstanbul bu kentlerin kategorisindedir her şeyiyle...Paris gibi orta ölçekli başkentler İstanbul için minyatür kalmaktadır...*****FENERBAHÇE KÜME DÜŞECEK Mİ? Nerede beni kim görse “Önce şike meselesini sonra da Fenerbahçe’nin küme düşüp düşmeyeceğini” soruyor bana... Ben Federasyon’un Etik Kurulu’nda değilim...Ben savcı değilim elimde bütün deliller yok...Mahkeme değilim, kararı ben vermeyeceğim...Federasyon Başkanı ya da Yönetim Kurulu üyesi değilim, bir şeyler bilenlerle konuşmuş olayım...Etkili yetkili çevrelerde değilim, bir yerlerden kulağıma çalınmış olsun...***En son dün, bir dizi görüşmeden sonra beni Bodrum uçağına apar topar büyük bir hızla yetiştirmeye çalışan taksi şoförü sordu bana...“Abi” dedi, “Ben Beşiktaşlıyım, fakat babam hasta Fenerbahçeli... Geçen gün Beşiktaş’ın eski başkan adayı Hasan Arat’ı evine bırakmış... O ‘geçmiş olsun’ demiş, ‘Fenerbahçe, Sivas ve Mersin’le küme düşecek gözüküyor...’ Babam gece uyuyamadı... Sen bilirsin, söylesene bu Fenerbahçe ne olacak?..”“Ben bilemem... Fakat tahminimi soruyorsan, babana söyle benim tahminim Federasyon, Fenerbahçe’yi düşürme kararı almayacak... Bana niye böyle düşündüğümü sorma... Niye böyle tahminde bulunuyorum bunu da sorma... Madem baban hasta Fenerbahçeli, babana benim tahminimin böyle olacağını söyle... Ancak bu bir tahmin... Başka bir şey değil...”***Taksici arkadaşın kendisi mi Fenerbahçeliydi de babasını referans gösterip, benden bu bilgileri aldı bilmiyorum...Fakat babası ya da kendisine söylemiş olduğum bu tahmini burada yazmayı doğru buldum...Hepsi bir tahmin yalnız... Fazlasını ummayın...

Devamını Oku

Sırada Savunma Bakanı’yla Genelkurmay Başkanı’nın yerlerini değiştirmeleri var...

3 Ağustos 2011

Okul arkadaşım, Hürriyet’in Ankara’daki siyasi yazarı Şükrü Küçükşahin, detaylarını anlatmasa uyanmayacaktım...Genelkurmay Fevzi Çakmak Salonu’nda Yüksek Askeri Şura toplantısı yapılıyor...Masanın başında Başbakan var...Onun sağına düşen masanın bir tarafında yeni Genelkurmay Başkanvekili Orgeneral Necdet Özel oturuyor...Masanın Başbakan‘ın sol tarafına düşen tarafında ise Savunma Bakanı İsmet Yılmaz var...***Herkes bu yeni oturma düzenini bir “devrim” olarak niteliyor...Oysa yeni düzen bir “devrim” değil...Eski oturma düzeninin yıllardır süren “hatası” düzeltiliyor...Şöyle ki:Genelkurmay Başkanı, protokolde Başbakan’a bağlı değil mi?..Başbakan’a bağlı olan kişinin onun yanıbaşında oturması doğru mu?..Hele hele eski oturma düzenine göre, eğer bir bağlılık söz konusuysa Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nın sağında oturduğundan, Başbakan, Genelkurmay Başkanı’ndan sonraymış gibi gözüküyor...***Oysa şu anda geçerli protokol uygulandığında, yeni resim geçerlidir...Ancak dahası var...Eğer yeni Anayasa’da Genelkurmay Başkanları, Savunma Bakanları’na bağlanırlarsa, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı’yla yer değiştirecek...Savunma Bakanı, Başbakan’ın sağına, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı’na bağlı olduğundan Başbakan’ın soluna oturacak...Yani YAŞ’taki yeni düzen başlığıyla verilen haber, aslında yeni düzen değil, halihazırdaki protokolün doğru uygulanışı...Yeni düzen geldiğinde Savunma Bakanı, şu anda Genelkurmay Başkanı’nın oturduğu koltuğa geçecek...Genelkurmay Başkanı da Savunma Bakanı’nın oturduğu yere...***Protokolü sıkıcı ve anlamsız bulabilirsiniz...Ancak protokol dediğiniz, “ülke başkentlerinin en önemli gündem maddelerinden biridir...”Siyaset protokol üzerinden yapılır, ülke protokol üzerinden yönetilir...Çok yıllar önce, “Türkiye’deki askeri darbeler” konusunu gazeteci Cüneyt Arcayürek’e anlatırken, Süleyman Demirel şu çarpıcı tespiti yapmıştı:“Mesele Çankaya meselesidir... 864 rakımlı tepeye kim çıkacak?.. Asker mi sivil mi?..”***Sanıyorum hiyerarşide Başbakan’a bağlı olmasına rağmen, Genelkurmay Başkanları’nın YAŞ toplantılarında Başbakan’la yan yana oturmalarıyla Demirel’in söyledikleri arasında önemli bir bağ var...Parlamenter demokrasi hüküm sürerken 1973 yılında seçilen son asker kökenli Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’tü...Korutürk’ten sonra, Cumhurbaşkanı bir türlü seçilemedi ve asker yönetime müdahale etti...Kenan Evren seçilemeyen Cumhurbaşkanı’nın yerine Devlet Başkanı oldu...İşte o günlerde Demirel, “Mesele Çankaya’ya kim çıkacak meselesidir” demişti...Çünkü askerin 1973 yılında istediği Faruk Gürler Paşa’yı seçtirmeyen Demirel çok iyi biliyordu ki, Çankaya’ya asker “kendinden gelme birini ister...”***Kenan Evren’den sonra Turgut Özal yeniden sivil cumhurbaşkanları dönemini başlattı...Onu, Erdal İnönü’nün oylarıyla Cumhurbaşkanlığı’na seçilen bir diğer sivil siyasetçi Süleyman Demirel izledi...Daha sonra yine bir sivil, Anayasa Mahkemesi’nden getirildi Cumhurbaşkanlığı’na...Ahmet Necdet Sezer...Sonrasında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı savaşını yaşadı Türkiye...Gül hem sivildi, hem de eşinin başı örtülüydü...Bugün gelinen noktada Demirel‘in söylediği “Çankaya mevzisini kaybeden” askeri kanat, kendi alanında Başbakan’la eşit olduğunu düşündüğünü noktadan Başbakan’a bağlı olduğu noktaya gelmiştir...Yeni Anayasa’yla Savunma Bakanı’na bağlanması gündemdedir...Olayları tarihi açıdan incelersek, resimlerin ve fotoğrafların anlamını kavrarız...Elbette yaşadığımız değişimin de...*****BODRUM’DA RAMAZAN VAKTİ...Temmuz bitti ve Ramazan geldi Bodrum’a... İşler için bir günlüğüne İstanbul’a geldim, bugün kısmetse dönüyorum...Çünkü hayat, esasen Ramazan da dahil bütün renkleri ve armonisiyle devam ediyor Bodrum’da...Geçen gün yılların dostu Berna Çankaya’yı (Gürel) gördüm Yalıkavak’ta, Palmalife’ın sabah kahvaltısında...Yıllar öncesinden biliyorum Yalıkavak’ta evi var...Yanında Roma’da yaşayan bir arkadaşı vardı...Onun da Fransa’da Cote d’azur’da yazlığı varmış...Fakat yaz için Fransız Rivierası yerine Bodrum’a geliyor...“Neresinde ki eviniz Cote d’azur’un?” dedim...“Juan les Pins” demez mi?..Hayretle yüzüne bakmışım...“Siz şimdi Juan les Pins’deki eve gitmeyip, Bodrum’a mı geliyorsunuz?..”“Evet” dedi kadıncağız, ne olmuş gibilerinden...Daha ne olsun?..Juan Les Pins dediğiniz yer, Fransız Rivierası’nın en kaliteli, en entelektüel, en Fransız-İtalyan yerinin adıdır...Türkler, Araplar ve Ruslar pek bilmezler...Onlar ya Cannes’ın sahil caddesinde lüks arabalarla volta atıp, mücevher dükkanlarını gezerler ya da Saint Tropez plajlarının, en çılgın localarında roze şarap ve şampanya eşliğinde manken kızlarla eğlenirler her gün öğlen saat 14’ten gece geç saatlere kadar...***Juan les Pins’de, caz festivalleri olur...Caz, deniz, güneş ve güzel birkaç lokantanın dışında sakin bir kasabadır Juan les Pins...Ancak sapına kadar Fransız’dır...Biraz da İtalyan...Kültür akar sokaklarında...Mücevherat ve Ferrari değil...Cannes’a birkaç kilometre uzaklıkta olmasına rağmen, Türk zenginlerinin, Arap ve Rusların rağbet etmemesi daha doğrusu doğru düzgün bilmemeleri ondandır...Bilmemeleri sizin avantajınızadır...Siz keyfini çıkartırsınız bu Fransız kasabasının...Neyse...Roma’da yaşayan hanımefendi Juan les Pins’e değil, Bodrum’a geliyor...Hatta 5-6 ay Bodrum’a yerleşmeyi düşünüyor... ***Berna, “Ben yılın 5 ayını Bodrum’da geçiriyorum” diyor...Bu kızı bilirim...Yeniköy’de yalılarda kalmış, büyümüş, Nişantaşı’ndan çıkmayın bir sosyal hayatın merkezinde yaşadı yıllarca...Öyle “Free takılıyorum, bohem yaşıyorum” gibi türler ona pek uymaz...Onun için şaşırıyorum...“Sen sinemaya, konsere gitmesen, alışverişe çıkmasan rahat etmezsin... Nasıl oluyor 5 ay Bodrum’da sıkılmıyorsun?..”“Burada sinema, alışveriş merkezleri, konser her şey var... Filmler İstanbul’la aynı zamanda vizyona giriyor... Konser, sergi istemediğin kadar çok... Yetişemiyorsun..”Sonra Beşiktaş’tan tanıdığım Güven Kulabaş’ı görüyorum...“Yılda 5 ay Bodrum’da yaşıyorum abi” diyor, “Hanımla kendimize muhteşem bir hayat kurduk burada...”***Güven dediğim kişi, İstanbul’da iki gün sosyalleşmese rahat etmez...Bodrum’da 5 ay boyunca, eşiyle dostuyla mükemmel bir hayat kurmuş, yaşıyor...Ramazan geldi Bodrum’a...Hayatın bütün armonisi, bütün renkleri var Bodrum’da...Selim İleri’nin 1970’lerde yazdığı roman geliyor aklıma...“Her Gece Bodrum...” İçimden geçen gülümnseme başka bir şey söylüyor artık...“Her mevsim Bodrum...”

Devamını Oku

30 yıl sonra gördüğüm ilk Genelkurmay Başkanı...

1 Ağustos 2011

22 yaşında yeni yetme bir gazeteciydim... İngilizce ve yarım yumalak da Fransızca bildiğimden, beni “diplomasi” muhabiri yapmışlardı...12 Eylül darbesinin ilk yılıydı...Salı ve Perşembe günleri Dışişleri Bakanlığı’nda briefing yapılırdı...Dışişleri sözcüsü, dünyadaki eleştirilere bizim verdiğimiz cevapları, bizim yaptığımız protestoları falan anlatırdı...Dışişleri Bakanlığı’nın halılarla kaplı koridorları ve odalarından geçen diplomasi muhabirleri de zaten “yarım diplomat” gibiydiler...Çokça, yabancı okullardan kolejlerden mezun olmuş, gazeteciliğe girince de “şef”leri tarafından dil bildikleri için doğal bir seleksiyonla “diplomasi muhabirliği”ne atanmışlardı...Herkes yarı İngilizce yarı Fransızca, birazcık da Türkçe konuşurdu...***“Demarş’ta bulundunuz bu sayın büyükelçi?..” diye sorarlardı soruları...Demarş girişim demekti...Kimse “girişimde bulundunuz mu?..” demezdi mesela, “Demarş’ta bulundunuz mu” diyerek ukalalık yapardı...O sırada Kızılay’dan bir vatandaş hasbelkader Dışişleri Bakanlığı’nın kapısından içeri girse ve hemen yanıbaşında briefing’in yapıldığı salonlardan birine süzülse ve olayı izlese, “Bunun bir basın bilgilendirme toplantısı” olduğunu mümkünü yok anlamazdı...Sözcüler değişirdi...Görev süresi gelen yabancı bir ülkeye büyükelçi olarak atanırdı...Her büyükelçi içinden biraz “şu gazetecilerle işi kazasız belasız atlatsak da, şöyle keyfince iyi bir ülkede büyükelçilik yapsak” diye geçirirdi...***Sanıyorum Nazmi Akıman’dı sözcü o briefing’de...Yine bir NATO zirvesi olmuş, yine Türkiye krizi çıkmıştı NATO toplantısında...Henüz tıfıldım...Yeni tanışıyordum Türkiye’nin dış dünyadaki diplomatik krizleriyle...NATO toplantılarının bitimindeki zirvede her ülkenin Başbakanı ve Savunma Bakanı’nın arkasında oturuyordu o ülkelerin Genelkumay Başkanları...Türkiye’de ise Genelkurmay Başkanlığı Savunma Bakanı’na bağlı değildi...Onun için Genelkurmay Başkanı’nın NATO zirvelerinde savunma bakanının arkasında oturması “sözkonusu değildi...”NATO zirvesinde Türkiye’ye bir ayrıcalık da yapılamıyordu...Bu durumda Türk diplomasisi tek geçerli formül olarak, bizim Genelkurmay Başkan’larını son zirveye katmama kararı almıştı...Genelkurmay Başkanı’mız olmuyordu bu toplantılarda...***Biz gazeteciler olay peşindeydik...Birşey çıksa da deşelesek gibisinden...Rahmetli gazeteci Özdemir Kalpakçıoğlu’ydu sanırım hemen atıldı...-”Sayın Büyükelçi bizim Genelkurmay Başkanı neden yok zirvede?..”Soru bir tahrik sorusuydu...Nazmi Akıman, böyle provokasyonlara gelecek diplomatlardan değildi...-”Zirvenin katılım koşulları bizim katılmamıza uygun değil...”Soruyu kesmeyi hiç düşünmüyordu Kalpakçıoğlu...-”Genelkurmay Başkanı’nın protokoldeki oturma düzenini beğenmemesi mi neden?..”Sözcü, “Evet böyle” diyerek o günlerde bütün hışmı üzerimizde olan Avrupa’yı daha da öfkelendirmek istemiyor, ancak durumu da anlatmak istiyordu...-”Herkes Türkiye’de nasıl bir hiyerarşinin olduğunu biliyor... NATO ülkelerinin Türkiye’nin bu hiyerarşisine saygı duymalarını beklemek hakkımız...”***İlk manşet çıkmıştı...“Saygı gösterin bizim hiyerarşiye...”Ancak yetmezdi bizim gibi gazeteciler için bu manşet...Dönem 12 Eylül dönemi...Demokrasi yok, parlamento kapalı, bize haber lazım manşet lazım...-”Saygı göstermezlerse ne yapacağız sayın Sözcü?..”Dönem 12 Eylül dönemi...Parlamenter demokrasi günlerinde bile Türkiye bu zirveyi Genelkurmay Başkanı arkada oturacak diye veto ediyor, nerede kaldı askeri dönem?..Nazmi Akıman, böyle durumlarda söyleyeceği en esaslı diplomatik cevaba sığınırdı...Her diplomat gibi...Cevap basitti ve bazen İngilizce bazen Türkçe verilirdi...“No comment...”Ya da Türkçesiyle “yorum yok...”***Dün yeni Genelkurmay Başkanı olacak Necdet Özel’in YAŞ toplantısında Başbakan’ın yanında oturmadığını, Savunma Bakanı’nın karşısında oturduğunu görünce bu anı gözümün önüne geldi...Türkiye’de yeni Anayasa daha yapılmadı...Ancak göstergeler, yeni Anayasa’da Genelkurmay Başkanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na bağlanacağı izlenimi veriyor...30 geçmiş üzerinden...Akıman emekli oldu...Hayat değişiyor...Türkiye değişiyor...Bizler de değişiyoruz...*****YENİ GENELKURMAY BAŞKANI BİR FIRSAT OLMALI...Büyük bir krizden geçti Türkiye... Bir Genelkurmay Başkanı’yla üç Kuvvet Komutanı’nın aynı anda emekliliklerini istemeleri bir “pozisyon almadır...”Ancak çok hızlı bir şekilde atlatıldı kriz...Necdet Özel’in Jandarma Genel Komutanı’yken yaptığı konuşmalar, “hukuk”la ilgili referanslar, “gazetelerde çıkan her olayı sonuna kadar incelediklerini söyleyen” açıklamalar, yeni Genelkurmay Başkanı’nın “demokratik kişiliğinin referansları”dır... ***Necdet Özel, yürütme için de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tabanı için de şanstır...Sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki rahatsızlıklar, “demokratik hukuk devletine uygun bir şekilde” çözülebilir...“Güven” meselesi, ilişkilerin normalleşmesinde en önemli meseledir...Yeni Genelkurmay Başkanı’nın kişilik koordinatları, böyle bir güven ortamını, hem yukarısı hem de aşağısıyla sağlayabileceğini gösteriyor...Umudumuz budur...Türkiye’nin bu badirelerden ve krizlerden çıkışının yolu, sağlıklı bakış açısının kazanılmasındadır...“Güven” sorunu bunun için aşılması gereken en önemli sorundur...Hayırlı olsun yeni Genelkurmay Başkanı Türkiye için...

Devamını Oku

Baba ve çocukları...

31 Temmuz 2011

Poyraz Deniz omletinden küçük parçalar alıyordu ağzına... Arada bir minnacık telaffuzuyla “deytin” diyordu, “zeytin” anlamında...Mina Deniz ise pek iştahlı değildi o sabah...Huzursuzdu...Masada oturmuyor, kucakta durmuyor, yemeğe hevesli görünmüyordu......Sebzeli tavuk jambondan bir iki ısırık aldı, oyun parkına gitmek istediğini söyledi...Çocuklar...Yaşadığımız hayata bizden sonra devam etmesini arzuladığımız minikler...Büyürken bizden bir şeyler alacaklar...Büyüdükten sonra onlar hayata devam edecek, bizler çekip gideceğiz...Garip bir dilema...***Üç çocuğum var...İki ayrı anneden...Annelerinden ayrıyım...Büyük “manevi kızımdı...”Ben annesiyle beraber olmadan önce, gelmişti annesinin dünyasına...Geldiğimde onu istedim...Çıkarken, yine benim hayatımın bir yerlerinde olsun istedim...Yıllar sonra bir röportajında okudum...Zor bir karardı annesinin kararı...Erkekten ayrılmıştı...Kendisine yeni bir hayat kuracaktı...Ve fakat yanındaki çocuk, beraber olduğu o adama “baba” demişti...Üç yaşındaydı ayrıldıklarında çocuk...Evde huysuzlandı...“Baba”sını görmek istedi...Anne için zor bir karardı...Çocukla menevi babası arasındaki ilişkiyi sürdürdüğünde, kendisi de hep bir taraftan bu ilişkinin parçası olacaktı...Diğer yandan “bir duyguya ket vurmak, akan bir ırmağın önüne baraj dikmek, ‘baba’ diyen minnacık bir yüreğe ‘senin baban yok artık’ demeyi mümkün görmedi” ünlü kadın... Yaklaşık iki ay sonra ikisinin aynı gün kutladıkları doğum günlerinde “babasıyla manevi kızı buluştular...”Bu kez anne yoktu yanlarında...Sadece ikisiydiler...Anneyle ayrılmışlardı, ancak babayla çocuk bir daha ayrılmayacaklardı...***Yıllar geçti aradan...Fırtınalı hayatlar ve aşklarla dolu hayatlardan, iki minnacık yürek doğdu...İkizdiler onlar...Babalarının tam 50 yaşına bastığı yıl gelmişlerdi dünyaya...50 yıl arayla aynı hastanede, aynı klinikte doğdu babasıyla yavruları...Dokuz yıl önce gelen manevi kızından sonra, mutluluğuna diyecek yoktu “baba”nın iki minik yüreğin aileye eklenmesiyle...***Ne ki hayat sürprizler, bazen çok kötü sürprizlerle doludur...Hayatı en kontrol ettiğinizi zannettiğiniz anda, evren size sürprizli bir oyun oynar...Micheal Douglas’ın “Game” (Oyun) filminde, herşeyi olan, hayatın zirvesinde orta yaşlarda zengin bir adamın, erkek kardeşinin hazırladığı bir doğumgünü partisiyle başlayan olaylarda, yaşamdaki herşeyini kaybetmesi anlatılır...Evren, insanlara “Beni herşeyim var... Ve herşey kontrolüm altında...” dediğiniz anda, bu oyunu size oynar ki, hiçbir şeyin hiçbir zaman sizin kontrolünüz altında olacağına inanmayın diye...Çevrenize bakarsanız hep bu örnekleri görürsünüz...Herşeyi kontrol altında tuttuğuna inandığı anda, evren insanların altından o zemini çekip alıverir...Herşeye sahip olamayacağını anlatırcasına yeni bir sınava tabi tutar onları...***Kötü sürpriz, kötü bir zamanda meydana geldi...Minikler henüz bir yaşındayken aniden, anneyle ayrılmak durumunda kaldı baba...Hayat bir anda, bir muammaya dönüşmüştü...Bir kadastrofa, bir kaosa...50 yıl sonra gelen çocuklarından, kendi öz yavularından ayrı kaldığı, bir süreç başlamıştı baba için...Evren, tıpkı 7 yıl önce manevi kızını hakederek kazandığı gibi, biyolojik çocuklarını da, hak ederek uğurlarında mücadele ederek kazanmasını istiyordu ondan... “Evren”in mesajı buydu...Bu savaşı verirken hiç yılmadı...Medyada hayatı boyunca kendisine çelme takmaya çalışmış ne kadar büyük kabadayı sureti varsa, teker teker karşısına çıktılar...Yıkmak için, babanın çocuklarına kavuşmasını engellemek için...***O günlerde farketti...Çocukları üzerinden, “hayatını temize çekiyordu adam...”Kirli olan bütün dünyaları, çocuklarına kavuşmak için mücadele ederken, teker teker devirip yürüyordu 50 yaşındaki adam...Çocuklar “baba”larına, uğrunda savaşmaları için, babalık görevini yaptırırken, hayatı temize çektiriyorlardı...Savaş biterken, “annelerini” düşündü çocukların...“Adam” bütün dünyayla savaşırdı...Ancak “anne”yle savaşamazdı...Çünkü “anne” uğrunda savaştığı “çocuklarının annesiydi...”Onların diğer yarılarıydı...***Uğruna savaştığı “minnacık yavruları”na, hayatları boyunca taşımak zorunda kalacakları bir “duygusal yük” bindiremezdi baba...O zaman uğruna savaştığın şey, uğruna savaşacak kadar değerli olmazdı ki...Evren zaman gelir insana, “değer”i yaşatabilmek için, “ego”yu yenmeyi öğretir...Çünkü “ego”ları yenebildiğin anlarda, beynin sol değil, sağ yarım küresini çalıştırabildiğin zamanlarda, evrenin mucizevi dünyasıyla sonsuz iletişime geçebilir insan...Hiçbir şeyi düşünmeden, annelerinden çocukları almasını ve tatile gitmelerini istedi...***Hayatına giren ve ona bir manevi çocuğu hediye eden ilk anneyi de aradı...“Kızımı istiyorum tatile götüreceğim..” dedi...İki anne de adamın isteğini kabul ettiler...Büyük çocuğun annesi kızını uçağa bindirdi “baba”sına gönderdi...Küçüklerin annesi küçükleri bırakamadı, o da onlarla geldi...Üç çocuk hayatlarındaki en güzel Temmuz’lardan birini yaşıyordu...Mutluydular, gülüyorlardı, çığlıklar atıyorlardı...***Çocuklar...Yaşadığımız hayata, bizden sonra devam etmesini arzuladığımız minikler...Büyütürken bizlerden birşeyler alacaklar...Büyüdükten sonra onlar hayata devam edecek, bizler çekip gideceğiz...Garip bir dilema...Odamın kapısı çaldı...İki yaşındaki kızım kapıyı açtığımda karşımda en şirin haliyle gülümsüyordu...“Baba acıktım yemeğe gidiyorum ben” diyordu...“Sen de gel!..”

Devamını Oku

Komutanların istifası

30 Temmuz 2011

Kriz, krizi kovalıyor Türkiye’de...Dün sabah, Fenerbahçe ve Trabzonspor’un yeni yöneticileri gözaltına alınıyorlar...Akşam Genelkurmay Başkanı ile 3 kuvvet komutanı emekliliğini istiyor...Orduya Genelkurmay Başkanı atamanın tek formülü Jandarma Genel Komutanı’nın, acilen Kara Kuvvetleri Komutanı yapılması...Emekliliğini istemeyen tek komutan o kalıyor...En az bir gün Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapacak Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel...Jandarma; kuvvet komutanlığı diye sayılmadığından bir günlük Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın ardından Genelkurmay Başkanı olacak...***Diğer komutanlardan ikisi zaten emekli olacaklardı...Onun için durum fazla bir farkılılık göstermiyor...Ancak Hava Kuvvetleri Komutanı’nın (sıradaki komutanın tutuklu olması nedeniyle bir yıl görev süresinin uzatılması söz konusuydu) emekliliğini istemesi burada sorun yaratıyor...Orgeneralliğini bekleyen bir korgeneral önce “or” sonra da Hava Kuvvetleri Komutanı olacak...Kriz teknik olarak böyle aşılacak...***Ancak mesele zirvenin sadece teknik olarak aşılması ve ordunun komutansız kalmaması değil...Daha iki yıl görev süresi olan Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in emekliliğini istemesi, emeklilik sıraları gelse de 3 kuvvet komutanının komutanı takip etmesi, başlı başına bir tavır...Mesele, Balyoz ve benzeri davalarda tutkuklu bulunan generallerin, emekliye sevk edilip sevk edilmemeleri sorunu...Işık Koşaner’in üzerinde belli ki bir “taban baskısı” mevcut...Yoksa şu anda, yüzde 50 oyla iktidara gelmiş AKP’nin siyasi meşruiyetini sorgulama gibi bir tutum içinde değil ordunun üst kademeleri...Böyle bir “hesaplaşma” yok...***Ancak ne var?..Komutanlar belli ki, Balyoz ve şimdi de İnternet andıcı denilen yeni davalarda, sorgulanıp tutuklanan subayların emekliğe sevk edilerek, üst kademede görev almalarını engelleyen süreci istemiyor...Süreç, doğal akışında sürsün istiyor...Başbakan Tayyip Erdoğan ise bu konularda çok ince eliyor sık dokuyor...Ordunun tepesinde ilerde kendisine ve iktidara yönelecek bir müstakbel oluşuma, zemin hazırlayacak her gelişmenin önünü tıkamaya çalışıyor...Kısaca ve net söylemek gerekirse, Tayyip Erdoğan “istediği komutanlarla, rahat bir düzen içinde” çalışmak istiyor...Komutanların beyinlerinin arkasında kendisine ve iktidara yönelik ikinci bir düşüncenin olmamasına çok önem veriyor...***Değişik davalarda tutuklanmış generallerin önünün kesilerek emekliğe sevk edilmek istenmesinin ardında bu yatıyor...Buna karşın, Işık Koşaner’i istifaya götüren çevresindeki sesler, “Türk Silahlı Kuvvetleri içinde kendi doğasında yükselmekte olan generallerin mutlaka bir punduna getirilip Balyoz ya da benzeri davalarla tutuklanarak önlerinin kesildiğini” söylüyorlar...Koşaner bu seslerin etkisi altında kalarak emekliliğini istiyor...Bu gelişmeye “Evet” demiş olan komutan olarak kalmak istemiyor Koşaner...Birebir ve korakor bir pres var o YAŞ zirvesi öncesi bu cenahta...***Türkiye’de krizlerin boyutları çok yüksek ve çok gergin krizler bunlar...Bir ülkenin tatil sayılan yaz aylarını bu derece büyük altüst oluşlarla, depremlerle, alaboralarla geçirmesi, demokratik olgunluk açısından hiç makbul bir şey değil...İnsanlarda tedirginlik, endişe ve “ne oluyoruz” duygusu gittikçe artıyor...Avrupa Birliği standartlarında bir hukuk sistemi ve uygulamalar bir an önce getirilmeden, bu krizler geçmez Türkiye’de...Türkiye için Avrupa Birliği ekonomik bir zorunluluk değil, siyasi, demokratik, toplumsal ve kültürel bir icabettir...Bu ülke siyasi rövanşizmden Avrupa Birliği’nin hukuki standartlarını bütünüyle uygulayarak çıkabilir...*****ERMAN TOROĞLU VE DÜNKÜ GÖZALTILAR...O kadar yoğun bir gündem var ki Türkiye’de...Sabah üzerinde düşündüğünüz konu, akşama güncelliğini yitiriyor...Erman Toroğlu olayını ve Son Kale’de yaşananları birebir anlattım...Ancak Erman Toroğlu’nu “kimlerin ve niye yok etmek istediğini” bunun için neler yapıldığını ve gerçeklerin bütün ayrıntılarıyla neler olduğunu henüz yazmadım...Burada da bütün gerçekleri hiçbir önyargı olmadan sizlere aktaracağım...Benim Erman Toroğlu’yla yaşadığım şeyler, onunla ilgili tüm gerçekleri doğru ve tarafsız bir şekilde yazmamı engelleyemez, engellememeli...Ben bir gazeteciyim...Tarihe tanıklık ediyorum...Sübjektif olaylar, tarihi ne kadar etkilediyse o kadar önemli...Gerisi objektiviteden taviz vermeden bütün gerçekliğiyle aktarılmaya çalışılacak...Ancak biraz zaman...Gündem çok yoğun...İnsanlarda tedirginlik, endişe ve “ne oluyoruz” duygusu gittikçe artıyor...Avrupa Birliği standartlarında bir hukuk sistemi ve uygulamalar bir an önce getirilmeden, bu krizler geçmez Türkiye’de...Türkiye için Avrupa Birliği ekonomik bir zorunluluk değil, siyasi, demokratik, toplumsal ve kültürel bir icabettir...Bu ülke siyasi rövanşizmden Avrupa Birliği’nin hukuki standartlarını bütünüyle uygulayarak çıkabilir...***KUTLUAY MI BEN Mİ DAHA İYİ “BABA”YIZ?..Uzun zamandır İbrahim Kutluay, Demet Şener Kutluay ve çocuklarıyla aynı yerdekalıyoruz...Arada bir laflıyoruz...Dün sabah laflamayı aştık, uzun boylu konuşmaya başladık...Kaldığımız yerde geçenlerdeMehmet Ağar “İbrahim mi Reha mı daha iyi baba yarışması yapacağım” diyordu... Hangimizin daha iyi baba olduğu henüz bilinmiyor ancak ikimiz de çocuklarımız için çok endişeduyuyoruz...Çünkü bu ülkede her gün gelişen olaylardan insanın çoluğuna çocuğuna rahat ve güvenli bir gelecek sağlayabilmesi kolay kolay mümkün değil...Ona “Eğer çocukların senin genetiğinden gelen avantajla sporcu olacaklarsa, hiç durma mutlaka sporcu yap onları” dedim...“Ben çocuklarımın babaları gibi gazeteci olmalarını istemiyorum bu ülkede çünkü...”Neden öyle dediğimi yarınanlatırım size...Bir Pazar yazısı olarak...

Devamını Oku

İşte son kale programının deşifreleri...

29 Temmuz 2011

Sevgili okuyucularım...Bugün size büyük tartışma yaratan ünlü Son Kale programının canlı yayın konuşma bandının deşifresini yayınlıyorum...Konuşmaların birebir deşifresidir...Program 11 Nisan 2011 tarihinde, Futbolda Şiddet Yasası’nın gündemde olduğu sırada, yasa çıkmadan sadece 3 gün önce yayınlanıyor...Canlı yayında kulağıma rejiden Savaş Toprak, teknik direktör Bülent Uygun’un hatta olduğunu söylüyor...Bülent Uygun’u yayına kendisiyle konuşarak Serhat Ulueren bağlamış...Bülent Uygun’la önceden konuşmamışım...Bir pazarlık yapmak bir kenara yayına bağlanacağını bile bilmiyorum...Bildiğim tek şey, ortamın çok gergin olduğu...Bir gün önce programda ağır eleştiriler olmuş, bomba her an patlayabilir, onun için mümkü olduğunca iki tarafı “karşılıklı konuşturmamaya” çalışacağım...Çünkü karşılıklı konuşma bir başlarsa, çıkacak kavga televizyon kapattırabilir...Bense, herkes düşüncesini söylesin, ancak teker teker söylesin istiyorum...***BÜLENT UYGUN: Ben her maçtan sonra sorumluluğu üzerime alırım......BÜLENT UYGUN: BEN HİÇ KİMSEYLE KONUŞMAK İSTEMİYORUM(Erman Toroğlu söz istemek için atılır)REHA MUHTAR: DAHA SONRA KONUŞACAĞIZ HOCAM TARTIŞMA YARATMAK İSTEMİYORUM DER VE BÜLENT UYGUN’A SORU SORAR...REHA MUHTAR: HOCAM BİRE BİR TARTIŞMAYA GİRMEYELİMERMAN TOROĞLU: BANA KONUŞUYORRM: EĞER MÜSADE EDERSEN... KONUŞMA BİTTİKTEN SONRA, SİZE SORACAĞIM 2 SAAT KONUŞACAKSINIZ. BÜLENT HOCA BİR KONUŞUP KAPATSIN...ET: NEDEN KAPATSIN?RM: BEN BÖYLE YÖNETİYORUMET: PAZARLIKLA MI OLUYOR?(Ahmet Çakar müdahale ediyor...)RM: MÜSAADE EDİN HOCA BİTİRSİN TARTIŞMA OLMASIN... KAPATACAK O ZAMAN... ET: PAZARLIKLA MI OLUYOR?RM: PAZARLIKLA OLMUYOR. SİZ DE İSTEDİĞİNİZİ 2 SAAT BOYUNCA KONUŞACAKSINIZ... PROGRAM SİZİN...***Sevgili okuycularım...Burada bir dakika durup soluk alıp düşünmenizi istiyorum...Yayıncılık tarihlerinde, canlı yayın konuklarıyla her türlü kavgaya giriş, zaman zaman stüdyoyu terk etmekten çekinmemiş iki canlı bomba adamla program yapıyorsunuz...Bir canlı yayın konuğunu rejiden arayıp bağlıyorlar...Konuk Eskişehirspor’un teknik direktörü...Programın yorumcularından dolayı kimse programa canlı bağlanmak istemiyor...Çünkü bağlananla yorumcular arasında mutlaka bir arıza patlak veriyor ve bağlanan kişi bağlandığına bağlanacağına pişman oluyor...Programın yapıldığı sırada, yorumcuların tavrı nedeniyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın hiçbir yöneticisi programa bağlanmıyor...Beşiktaş’ta ise ancak bir iki yönetici, çok ısrar karşısında kısa bağlantılara zor bela giriyor...Onun için konukları bağlandıklarında konuşturuyorum, sonra programın yorumcularına söz veriyorum, istedikleri gibi yorumluyorlar ve konuğun söylediklerini eleştiriyor, sorguluyorlar...Yani sözlerinin kesilmesi, düşüncelerini açıklamalarına fırsat verilmemesi, olayı sorgulamaması gibi hiçbir durum yok ortada...İki saat üç saat, ne kadar isterlerse konuğun söylediği hakkında görüş bildirecekler, tartışacaklar, akıllarına uygun gelmeyen her şeyi yayında söyleyecekler...Programın sürekli yorumcuları bu kişiler...Sadece birebir kavga çıkartıp, programı tarumar etmek istemiyorum...Devam ediyoruz deşifreye...***ERMAN TOROĞLU: BİZ BÜLENT’LE TARTIŞIRIZ, ANLAŞIRIZ...(O sırada içimden ‘evet biliyorum nasıl tartışıp anlaştığınızı demek geçiyor, söylemiyorum susuyorum...)REHA MUHTAR: BEN ÖYLE DÜŞÜNMÜYORUM... BEN, BÜLENT HOCAMIN SÖYLEDİKLERİNİ ALAYIM, KAPATAYIM...ERMAN TOROĞLU: TAMAM BÜLENTCİĞİM, SİZ KONUŞUN REHA’YLA PAZARLIK YAPMIŞSINIZ...ERCAN SAATÇİ: ÇOCUK SÖYLÜYOR, KONUŞABİLİRSİNİZ DİYOR...ERMAN TOROĞLU: AAAA FAZLA OLUYOR BU İŞLER!REHA MUHTAR: EVET BÜLENT BEY SİZİ ALALIMERMAN TOROĞLU: (Bülent Uygun’a dönerek) SEN GİTTİKTEN SONRA BEN KELİME KONUŞMAYACAĞIM...BÜLENT UYGUN: ERMAN VE AHMET HOCA’YLA ERCAN BEY’İN SESİNİ DUYUYORUM... ERCAN BEY KİM İSTERSE SORU SORABİLİR...***Estirilen hava, “sonradan konuşmayacağım” edaları, daha sonra edecekleri laf ya da etmeyecekleri laflar konusundaki tavırlarından ürken Bülent Uygun tavır değiştiriyor...Kim isterse soru sorabilir diyor...Aslında yine istekli değilim, çünkü kavga çıkıp programın istemediğim şekilde kavgayla sonuçlanmasını istemiyorum...Maraza çıkması an meselesi...Egolar patlamış...Son bir çabayla yayını kurtarmayı deniyorum...REHA MUHTAR: (Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar’a dönerek) BUYRUN O ZAMAN BUYRUN!ERMAN TOROĞLU: BEN KELİME KONUŞMAYACAĞIM, REHA İLE KONUŞ...AHMET ÇAKAR: İZİN VERİLMEDİKTEN SONRA BEN SORU-MORU SORMAMERMAN TOROĞLU: AYNEN BEN DE... EVET BÜLENTCİĞİM ANLAT REHA İLE BİRLİKTE PROGRAMI YAPIN... AYIPTIR YAHU!..***Adam konuşsun, sonra iki saat Bülent Uygun’un söylediklerini yargılayın diyorsun...“Hayır şimdi konuşacağım, yoksa konuşmam” diyor...Yayını mahvetme pahasına “Peki buyrun sorun” diyorsun, “Ben kelime konuşmayacağım... Sen kapattıktan sonra da konuşmayacağım...” diyor...İki yorumcunun ikisi de konuşmayacaklarını söyledikleri için programın yayınını kesiyorum...Çünkü iki programıcı da konuşamacaksa, biz niye ve neden program yapalım?..Programı yapmanın bir anlamı yok...***Ertesi hafta, kanalın en tepe yönetcilerinin devreye girmeleriyle bir daha çıkmamaya karar verdiğim programa yeniden çıkıyorum...Tam bir saat 15 dakika boyunca ne sorarsam sorayım cevap vermiyorlar...Programı sabote ediyorlar...Programı canlı yayın konuklarıyla devam ettiriyorum...Erman Toroğlu yanımda “kağıttan uçak yaparak” oturuyor...Hem konuşmuyorlar, hem de sürekli bir arıza çıkartacak şekilde davranıyorlar...Bir saat 15 dakikanın sonunda, Son Kale programının canlı yayın konuklarıyla, kendileri hiçbir soruya cevap vermediği halde, devam ettiğini görüp olay çıkartıyorlar...Stüdyoda canlı yayında çıkarttıkları olaylar sonunda, yayını kesiyorum reklama giriyorum...Reklam sırasında, stüdyoda stüdyoyu yıkacak şekilde bağırmalar, çağırmalar, tehditler gırla gidiyor...Beyleri sakinleştirebilmek için kanalın güvenliği geliyor...Güvenlik müvenlik fayda etmiyor...Onbeş dakika galiz tehditlerini savurmaya devam ediyorlar...Reklam arasında yayınlanmayan bu görüntülerin bir kısmını hiçbir kameradan aldırtmıyor, durduruyor kameraları bazı kişiler!...Ancak o sırada yaptıkları olayların çok büyük bir bölümünün görüntüleri saptanıyor...O görüntüler değişik kasalarda benim tarafımdan saklanıyor...Bu program bir hafta sonra yayınlanıyor ve o sırada Sporda Şiddet Yasası çıkmış durumda...Bu görüntülerin kendisi, “şiddetin dik alası...”***Yine de yayıncılık sorumluluğuyla tek bir kelime etmiyorum...Reklam arasının bitiminde kanalın güvenliği zor bela bağırmakta olan yorucuları dışarı çıkartıyor...Bu süre zarfında provokasyon yapacaklarını bildiğim için, programı yönettiğim yerimde kalıyorum, hiçbir davranışta bulunmuyorum...“Ayıptır arkadaşlar” demenin dışında...Canlı yayını ikisine de bir eleştiri getirmeden, sonlandırıyorum...Şimdi yorumcu arkadaş “Beni programda konuşturmadılar” diyor...Evet, programın kasetleri, yayın bandı ve stüdyoda o gece yayına yansımayan olaylar hepsi bende mevcut...Görüntüler hakkında şu kadarını söyleyeyim...Eğer o görüntüler bir maçta seyirci tarafından yapılan olayları kapsasa, kesin olarak saha kapatma cezası gelir...Şiddet yasasına göre ne ceza geleceğini hep beraber görürüz...İstenirse tabii...

Devamını Oku