Baba ve çocukları...

Haberin Devamı


Poyraz Deniz omletinden küçük parçalar alıyordu ağzına... Arada bir minnacık telaffuzuyla “deytin” diyordu, “zeytin” anlamında...

Mina Deniz ise pek iştahlı değildi o sabah...

Huzursuzdu...

Masada oturmuyor, kucakta durmuyor, yemeğe hevesli görünmüyordu......

Sebzeli tavuk jambondan bir iki ısırık aldı, oyun parkına gitmek istediğini söyledi...

Çocuklar...

Yaşadığımız hayata bizden sonra devam etmesini arzuladığımız minikler...

Büyürken bizden bir şeyler alacaklar...

Büyüdükten sonra onlar hayata devam edecek, bizler çekip gideceğiz...

Garip bir dilema...

***


Üç çocuğum var...

İki ayrı anneden...

Annelerinden ayrıyım...

Büyük “manevi kızımdı...”

Ben annesiyle beraber olmadan önce, gelmişti annesinin dünyasına...

Geldiğimde onu istedim...

Çıkarken, yine benim hayatımın bir yerlerinde olsun istedim...

Yıllar sonra bir röportajında okudum...

Zor bir karardı annesinin kararı...

Erkekten ayrılmıştı...

Kendisine yeni bir hayat kuracaktı...

Ve fakat yanındaki çocuk, beraber olduğu o adama “baba” demişti...

Üç yaşındaydı ayrıldıklarında çocuk...

Evde huysuzlandı...

“Baba”sını görmek istedi...

Anne için zor bir karardı...

Çocukla menevi babası arasındaki ilişkiyi sürdürdüğünde, kendisi de hep bir taraftan bu ilişkinin parçası olacaktı...

Diğer yandan “bir duyguya ket vurmak, akan bir ırmağın önüne baraj dikmek, ‘baba’ diyen minnacık bir yüreğe ‘senin baban yok artık’ demeyi mümkün görmedi” ünlü kadın...

Yaklaşık iki ay sonra ikisinin aynı gün kutladıkları doğum günlerinde “babasıyla manevi kızı buluştular...”

Bu kez anne yoktu yanlarında...

Sadece ikisiydiler...

Anneyle ayrılmışlardı, ancak babayla çocuk bir daha ayrılmayacaklardı...

***


Yıllar geçti aradan...

Fırtınalı hayatlar ve aşklarla dolu hayatlardan, iki minnacık yürek doğdu...

İkizdiler onlar...

Babalarının tam 50 yaşına bastığı yıl gelmişlerdi dünyaya...

50 yıl arayla aynı hastanede, aynı klinikte doğdu babasıyla yavruları...

Dokuz yıl önce gelen manevi kızından sonra, mutluluğuna diyecek yoktu “baba”nın iki minik yüreğin aileye eklenmesiyle...

***


Ne ki hayat sürprizler, bazen çok kötü sürprizlerle doludur...

Hayatı en kontrol ettiğinizi zannettiğiniz anda, evren size sürprizli bir oyun oynar...

Micheal Douglas’ın “Game” (Oyun) filminde, herşeyi olan, hayatın zirvesinde orta yaşlarda zengin bir adamın, erkek kardeşinin hazırladığı bir doğumgünü partisiyle başlayan olaylarda, yaşamdaki herşeyini kaybetmesi anlatılır...

Evren, insanlara “Beni herşeyim var... Ve herşey kontrolüm altında...” dediğiniz anda, bu oyunu size oynar ki, hiçbir şeyin hiçbir zaman sizin kontrolünüz altında olacağına inanmayın diye...

Çevrenize bakarsanız hep bu örnekleri görürsünüz...

Herşeyi kontrol altında tuttuğuna inandığı anda, evren insanların altından o zemini çekip alıverir...

Herşeye sahip olamayacağını anlatırcasına yeni bir sınava tabi tutar onları...

***


Kötü sürpriz, kötü bir zamanda meydana geldi...

Minikler henüz bir yaşındayken aniden, anneyle ayrılmak durumunda kaldı baba...

Hayat bir anda, bir muammaya dönüşmüştü...

Bir kadastrofa, bir kaosa...

50 yıl sonra gelen çocuklarından, kendi öz yavularından ayrı kaldığı, bir süreç başlamıştı baba için...

Evren, tıpkı 7 yıl önce manevi kızını hakederek kazandığı gibi, biyolojik çocuklarını da, hak ederek uğurlarında mücadele ederek kazanmasını istiyordu ondan...

“Evren”in mesajı buydu...

Bu savaşı verirken hiç yılmadı...

Medyada hayatı boyunca kendisine çelme takmaya çalışmış ne kadar büyük kabadayı sureti varsa, teker teker karşısına çıktılar...

Yıkmak için, babanın çocuklarına kavuşmasını engellemek için...

***


O günlerde farketti...

Çocukları üzerinden, “hayatını temize çekiyordu adam...”

Kirli olan bütün dünyaları, çocuklarına kavuşmak için mücadele ederken, teker teker devirip yürüyordu 50 yaşındaki adam...

Çocuklar “baba”larına, uğrunda savaşmaları için, babalık görevini yaptırırken, hayatı temize çektiriyorlardı...

Savaş biterken, “annelerini” düşündü çocukların...

“Adam” bütün dünyayla savaşırdı...

Ancak “anne”yle savaşamazdı...

Çünkü “anne” uğrunda savaştığı “çocuklarının annesiydi...”

Onların diğer yarılarıydı...

***


Uğruna savaştığı “minnacık yavruları”na, hayatları boyunca taşımak zorunda kalacakları bir “duygusal yük” bindiremezdi baba...

O zaman uğruna savaştığın şey, uğruna savaşacak kadar değerli olmazdı ki...

Evren zaman gelir insana, “değer”i yaşatabilmek için, “ego”yu yenmeyi öğretir...

Çünkü “ego”ları yenebildiğin anlarda, beynin sol değil, sağ yarım küresini çalıştırabildiğin zamanlarda, evrenin mucizevi dünyasıyla sonsuz iletişime geçebilir insan...

Hiçbir şeyi düşünmeden, annelerinden çocukları almasını ve tatile gitmelerini istedi...

***


Hayatına giren ve ona bir manevi çocuğu hediye eden ilk anneyi de aradı...

“Kızımı istiyorum tatile götüreceğim..” dedi...

İki anne de adamın isteğini kabul ettiler...

Büyük çocuğun annesi kızını uçağa bindirdi “baba”sına gönderdi...

Küçüklerin annesi küçükleri bırakamadı, o da onlarla geldi...

Üç çocuk hayatlarındaki en güzel Temmuz’lardan birini yaşıyordu...

Mutluydular, gülüyorlardı, çığlıklar atıyorlardı...

***


Çocuklar...

Yaşadığımız hayata, bizden sonra devam etmesini arzuladığımız minikler...

Büyütürken bizlerden birşeyler alacaklar...

Büyüdükten sonra onlar hayata devam edecek, bizler çekip gideceğiz...

Garip bir dilema...

Odamın kapısı çaldı...

İki yaşındaki kızım kapıyı açtığımda karşımda en şirin haliyle gülümsüyordu...

“Baba acıktım yemeğe gidiyorum ben” diyordu...

“Sen de gel!..”

DİĞER YENİ YAZILAR