Keşke kupayı iade etseydi Fenerbahçe...

17 Temmuz 2011

Ben Beşiktaş Futbol Şubesi sorumlusu Serdal Adalı’nın “bildiğimiz anlamda gerçek bir şike yaptığına” inanmadım...Mahkemeyi etkilemek istemem, ancak “İbrahim Akın’la, İskender’i transfer edeceğiz” sözleri, “şikeyi ne kadar gösterir” ciddi kuşkularım var...İbrahim Akın o maçta bir gol atmış, bir topu da direkten dönmüş...Üstelik İbrahim gibi bir futbolcuya “beni Beşiktaş’a transfer edecekler” demek, bir hediye değil...İbrahim Akın zaten bu transfer sezonunun “flaş” isimlerinden biiydi...Galatasaray İbrahim Akın’ı almak istiyordu...Bu şike soruşturması çıkmadan önce Beşiktaş “İbrahim Akın’ın transferinden başka takımlar devrede oduğu için vazgeçmek zorunda kalmıştı...”***Transfer sezonunun “flaş” isimlerinden biri olacağı kesin bir futbolcuya “seni transfer edeceğim” diye “şike hediyesi verilmez...”O zaten transfer olacak...O sırada olsa olsa İbrahim Akın Beşiktaş’a hediye olarak “Galatasaray’a değil, size geleceğim” diye favör yapabilir...Neyse...Konu bu değil...Şike olduğuna kanaat getirmediğim halde “Beşiktaş kupayı iade etmelidir” dedim...“Şikesiz lekesiz, tertemiz kupalar istiyoruz...‘Şeref’inizle oynayın ‘Hakkı’nızla kazanın...” diye istekte bulundum...***Şike olduğuna kanaat getirmediğim bir konuda “Beşiktaş’ın mahkeme bitene kadar kupasını iade kararını” alkışlamak bir etik duruştu...Açık konuşalım...Fenerbahçe’yle ilgili iddialar biraz daha somut...Ortada ödendiği söylenen yüzbin dolarlardan bahsediliyor...Paralar ve rakamlarla ilgili daha “net” ifadeler yayınlanıyor...Bu ifadeler ve belge gibi görünen şeyler elbette Fenerbahçe yönetiminin suçluluğunu ispatlamazlar...Ancak suçsuzluğunu da garantilemiyorlar...Başkanı ve iki yöneticisi tutuklu Fenerbahçe’nin...Böyle bir duruma, Fenerbahçe yönetiminin soruşturma ve mahkeme sonuçlanana kadar, Şampiyonluk Kupası’nı iade etmesi etik bir duruş olurdu...***İnşallah suçsuz çıkacaklar, inşallah beraat edecekler...Bunu gönülden istediğimi bizzat Fenerbahçeli dostlarım biliyorlar...Ne ki, böyle bir davada adalete yardımcı olmak yerine arkana Fenerbahçe’nin kutsal ve büyük gücünü almak doğru ve etik bir davranış değildir...Serdal Adalı Beşiktaş futbol şubesi sorumluluğundan istifa ediyor mahkeme sürerken...“Beşiktaş’la kendisi arasında bir illiyet kurulmasın” diye...Fenerbahçe yönetimi ise, “Fenerbahçe’nin moral ve psikolojik gücünü bu davada tutukluların arkasına yığıyor...”Olmadı arkadaş!..*****YİĞİDİM NEREYE?..Gazetecilik bazen bir başlık atma sanatıdır...“Hayatı en duyarlı noktadan yakalama becerisi, damarı keşfedebilme ruhu, insanca duyguları yansıtabilme yeteneğidir...”Dün Mehmetçik’lerin şehit edilmesinden duyduğum acıyı, Vatan ve Posta gazeteleri o kadar katmerleştirdiler ki, gözlerimdeki yaşı silerken arkadaşlarımı kutlamak geldi içimden...“Yiğidim nereye?” demiş Vatan gazetesindeki arkadaşlar manşetten...Bir manşet bu kadar mı insanca duyguları yansıtabilir?..Bu kadar mı gündelik bir ifadeyi cuk diye yerine oturtabilir...Bu kadar mı yüreği sıkıştıracak kadar duyarlı noktaya oklarını batırabilir?..“Yiğidim nereye” başlığı, insanı ağlatan bir gazetecilik başarısıdır...Manşeti okurken ağlıyorsanız, onu yazan kalemler sanatlarını en iyi şekilde icra etmişler demektir...***Ve Posta elbette...“Damla’ya kim hesap verecek” demiş, mini minnacık Damla’nın kucakta fotoğrafını koyarak...Başlık budur işte...Manşet budur...Damarı yakalamak, milyonlarca insanın hissiyatına tercüman olmak böyle bir manşetle mümkün olur...Gazeteleri yapanlar bir gazete iyi tiraj aldı mı ona hemen çamur atmaya hazırdırlar...“Magazin yapıyorlar da onun için tiraj aldılar...” türünden kendi yeteneksizliklerini kamufle eden tiradlar atarlar...Oysa meselenin özü “manşet atabilme sanatını” bilmekten geçer...***O sanatı bilmenin bir formülü yoktur...O sanatı bilebilmek ve hakkıyla yapabilmek için, toplumun hissiyatını, duygularını, düşüncelerini gerçek bir duyarlılık ve empatiyle hissedebilmek gerekir...Bunu hissetmek ise, gönül gözü açık olmak gerektiren bir insanlık zenginliğidir...“Damla’ya kim hesap verecek” diye atabiliyorsanız manşeti şehit kızı Damla’nın mini minnacık fotoğafının üzerine siz insan duygularını manşetinize aktarıyorsunuz demektir...“Yiğidim nereye?..”Helal olsun bu başlığı atan kardeşime...

Devamını Oku

Mehmetçiği bir daha öldürenler!..

16 Temmuz 2011

En sinir bozucu şey, kaybettiğiniz evladınızın arkasından birilerinin “rant sevdasına atıp tutmaları” olsa gerek...Yok “Terörün amacı zaten hayatı terörize etmekmiş” de “bu oyuna düşülmemeliymiş...”Yok “hayatlarının en zor eğlence programını o gece yapmışlarmış...” da “ne zor bir şeymiş bu durum” falan filan...Atanlar, tutanlar, sallayanlar, üfürenler, büyük laflar edip büyük şov yapanlar!..Acıklı bir durum bu!..***Çocuklarını kaybedenler, bu kadar duyarsız, bu derece reklam düşkünü, tereyağından kıl çekercesine, şehit kanından rant çekmeye çalışanlara ne diyordar içlerinden?..İnsan bir susar...İnsan ölen çocukların adına bir parça saygı gösterir...İnsan bir parça kendi çocuklarını düşünüp empati yapar...İnsan biraz insan olur...Bu şehitler, hiç sizin dünyanızın insanları değiller değil mi?..Sizin evlatlarınız değil onlar, başka dünyaların insanları değil mi?..Sizin başınıza gelmez, öyle düşünüyorsunuz ya da hissediyorsunuz değil mi?..Onun için pazardan mal alır gibi, boş boş konuşuyorsunuz...Esasen sizin derdiniz nedir biliyor musunuz?..İnsanı sevmiyorsunuz ve insana karşı duyarsızsınız...İnsanı sevmediğiniz için, ölümünü de önemsemiyorsunuz...Eğer önemseseydiniz insan hayatını gerçekten?..Eğer duyarlı olsaydınız insan hayatına hakikaten?..Eğer kendinizden bir parça “şehit olmuş” gibi hissetseydiniz bir nebzecik...Böyle boş konuşmaz...Böyle atıp tutmazdınız...***Duyarsızlık bir illettir sizlerin muzdarip olduğu...İnsan sevmemek bir illettir sizlerde esasen varolan...Yazık o Mehmetçik’lerin ailelerine...Bir kez daha ölüverdiler sizleri görünce dün çocukları için...*****RESİMLERİMİ ÇEKMİŞLER ÇOCUKLARIMLA BERABER...Mina’yla Poyraz da daha iki yaşından tanıştılar Paparazzi abileriyle...Önceki gün denizde oynarken çekmiş gazeteci abileri onları...Yazık hiçbir şeyden haberleri yok o minnacık çocukların...Onlar soğuk suya girmekten çekiniyorlardı o sırada...Babalarına sarılıp, annelerinin elinden tutup bir parça “güç almak istiyorlardı minacık bünyelerine...”Oysa “haber” denilen şey o resimlerin çekilmesini gerektiriyor...Minnacık yüreklerin kıpırtısından meraklar tatmin olacak çünkü...***Denilebilir ki sen de yazıyorsun zaten saklamıyosun...Elbette saklamıyorum, şeffaf bir hayatı mümkün olduğunca paylaşıyorum...Ve fakat yine de yazık olara...Hiçbir şeyden haberleri yok o minnacık yüreklerin...Tek ürküntüleri soğuk suyun bedenlerinde yaratacağı ürpertiydi...Şimdi tanıştılar abileriyle...Daha iki yaşından kovalanacaklar, hayatlarını bir fotoroman ritüelinde yaşamak zorunda kalacaklar...Oysa küçücük onlar...Suya girince bile ürperiyorlar...

Devamını Oku

“Şeref”inizle oynayın, “hakkı”nızla kazanın!..

15 Temmuz 2011

8 gün oldu... Son yazıyı yazdığım akşamdan beri...“Tatil Yazıları” yazmaya karar vermiştim Temmuz ayında...Çok zor bir yıl geçmişti benim için ve herkes için...Yaz aylarını “yoğun gündemi takip ederek sezona giremem” demiştim...Tam “Tatil Yazıları” tadında yazarken şike skandalı patladı...Bir yazı iki yazı, bir televizyon programı, iki televizyon programı derken, iş yine şirazesinden çıkıyordu...Vatan Bilgi İşlem Merkezi’ndeki bir arkadaş imdadıma! yetişti...Bir kopyalama işlemini saatlerce yapamayınca bende zaten atmış olan sigortalar tamamen attı...“Bir süre yazı yok” dedim, “tatile çıkıyorum, artık ben...” ***Tatile çocuklarımla çıkacaktım...Bir yıldır bir süre tamamen uzak, sonrasında ise hafta içi mahrum kaldığım çocuklarımla hasret giderecektim...Üç çocuğumla dünyadan uzakta denizlerde oyunlar oynayacaktım...Onlara kumdan kaleler yapacaktım...Dalgalardan köpükler yaratacak, o köpüklerde onları ıslatacaktım...Kolluklarını takıp serin sularda yüzdürürken, kaldırıp, indirip serin sulara daldıracaktım...Oyun parkında kaydıraklara bindirecek, onlarla birlikte kaydıraktan kayacaktı ruhum...Kahvaltılar edip, tül perdelerin arkasındaki beyaz yataklarda denizin dalgalarının sesinde “öğle siesta”ları yapacaktık birlikte...Temizliğin, saflığın, nahifliğin ışıltısında, kaleidoskop bir dünya yaratacaktık hep birlikte bir “vaha” niyetine çöllerin ortasında, kızgın ve kavurucu güneşte...***O kaleidoskop dünya, bizim kişisel ve ailevi tarihimiz olacaktı...Böyle nahiflikle beslenmiş bir dünyada, “şikelerin lekelerin, kim kime ne verdi, ne kadar verdi?..” şaibelerinin yeri yoktu; olamazdı...Yazmak değil, doğru düzgün okumak bile gelmedi içimden...Günler günleri kovaladı...Ta ki dün sabah o bildiriyi görene kadar:“Şeref”inizle oynayın, “Hakkı”nızla kazanın diyordu o bildiri...Beşiktaş’ın tarihinin anlı şanlı isimleri Baba Hakkı’yı ve Şeref Bey’i yad ederek...Sonra birkaç saat geçti üzerinden...Beşiktaş “şike iddiaları mahkemece sonuçlanana kadar Türkiye Kupası”nı iade etme kararı aldı...Denizdeydim, Ayşe Nazlı ve Mina’yla oynuyordum... Poyraz, deniz kıyısında bizi seyrediyordu...Sekiz gün sonra ilk kez çocuklarımı denizde bırakıp yazı yazmaya gittim...***Sekiz gün sonra ilk kez, bizim “nahif, temiz, çocuksu kaleidoskop”umuza, muhatap bir şeyler söylenmiş, bir şeyler yapılmıştı...Söyleyen ve tarihi değiştiren ruhunu tanımaktan gurur duyduğum “Çarşı”ydı... “Şeref”inizle oynayın, “Hakkı”nızla kazanın...Kim bilir Beşitaş’ı Beşiktaş yapan, Şeref Bey’ler, Baba Hakkı’lar nur içinde yattıkları mezarlarında ya da bulutlar üzerindeki dünyalarında, neler hissettiler, bu sözleri duyduklarında...Ben çok kupalar kazandığı için Beşiktaşlı olmadım...Şeref’iyle oynadığı için, Hakkı’yla kazandığı ya da kaybettiği için, Beşiktaşlı oldum, Beşktaş’ı sevdim...İkinciliklerin adına “Şeref”li ikincilikler dendiğinde hiç yüksünmedim, gurur duydum...“Şeref”li olan şeyler büyüktüler zaten...***Kupa değil...Şeref’imi ve Hakkı’ımı istiyorum ben...Kupalardan çok, Şeref’lerle Hakkı’larla oluşan şanlı tarihi istiyorum ben...Mahkeme bitene kadar kupayı iade edenlere teşekkür ediyorum buradan...Çocuklarımın kaleidoskop dünyalarından “Beyaz” diyen nahif fısıltılarına, gür bir “Siyah” çeken, şikesiz lekesiz tertemiz bir Beşiktaş istiyorum ben...

Devamını Oku

Şampiyonluk Trabzon’a verilir Fenerbahçe küme düşmez...

6 Temmuz 2011

İtalya’daki şike operasyonunu andıran operasyon, telefon konuşmaları bantları, görüntüler, otel önünde çekilen resimler ve kayda alınan belgelerle devam ediyor...Şike yapıldığına ilişkin “delil olarak kullanılacak” belgeler, basına adım adım sızıyor...Dün Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, apar topar İstanbul savcısı Mehmet Berk ve Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ı ziyaret ediyor...Amaç Fenerbahçe yöneticileri ile diğer kulüp yöneticileri hakkındaki “suç delili” olarak gösterilecek belgeleri hemen görebilmek... ***Çünkü Federasyon’un beklemeye tahammülü yok...UEFA’ya “Şampiyonlar Ligi ve UEFA’ya katılacak takımlar bildirilecek bu ay...”Federasyon yönetiminin UEFA’ya Türkiye Şampiyonunu bildirebilmesi için, Savcı’nın raporunu bekleyecek zamanı yok...Federasyonun kendisi suç delili olarak gösterilecek belgeleri inceleyecek, polis raporları ve savcı mütalaasını sözlü olarak dinleyip karar verecek...Federasyonun karar vereceği sorular şunlar:“Suç delilleri olarak gösterilen şeyler, şike olgusunu çok kuvvetli bir şekilde kanıtlıyor mu?..Yeni şiddet yasasının hükmü açık...Şike yaptığı kanıtlanan bir kulüp küme düşürülür...Şikeye kim karışırsa, kulübün şike yaptığı varsayılacak?..Madde burada da açık...Kulübün yöneticisi...***Şu anda Fenerbahçe’de Başkan Aziz Yıldırım, asbaşkan Şekip Mosturoğlu ve yönetici İlhan Ekşioğlu sorgulanıyor...Üç yöneticinin sorgulanmasından, “yönetici bağlantısı var” Fenerbahçe’nin...Ancak şike bağlantısını kesin delillendirmek, şu anda Federasyonun sınırını aşabilir...Onun için herhangi bir Fenerbahçe yöneticisinin “şikeye karıştığı” resmen mahkemece hükme bağlanmadıkça, Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi kararı kolay kolay çıkmaz... Doğrusu da budur...Fenerbahçe gibi bir kulübün şike bağlantısı yönetici düzeyinde mahkemece kesin hükme bağlanmadan, küme düşürülmesi futbolun bütün dengelerini altüst eder...***Ancak bu kadar görüntü, ses ve kayıtlı olduğu söylenen delile karşın, Federasyon’un hiçbir karar almaması da düşünülemez...O zaman da kamuoyu “bu operasyon ortada bir şey yoksa niye yapılıyor?..” sorusunu sormaya başlar...Teşvik, şike söylentileri, 30 Nisan’dan bu yana Buca-Fenerbahçe ve Eskişehir-Trabzon maçlarıyla tutulmaya başlanan telefon konuşma kayıtları Federasyonu büyük olasılıkla şu kararları vermeye itebilir:1) Fenerbahçe küme düşürülmez...2) Ancak Fenerbahçe’nin şampiyonluğu geçerli kılınmaz...3) Trabzonspor’un eldeki belgelere göre teşvik de vermediği gözönünde tutularak Şampiyon Ligi’nde birinci sırada Türkiye’yi Trabzonspor’un temsil edeceği UEFA’ya bildirilebilir...4) Fenerbahçe’nin bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde Türkiye temsil etmesi ihtimali gözden uzak tutulur...5) Yerine Trabzonspor girebilir...Trabzon’un yerine de Şampiyonlar Ligi’nde iki ön elemeye Bursaspor katılabilir...***6) Şampiyonlar Ligi’ne Bursaspor katılınca, Bursa’dan boşalacak UEFA kontenjanından hangi takımın gireceği sorusu gündeme gelir...Gaziantep 4. değil, 3. statüsüyle UEFA’ya katılır bu durumda...Beşiktaş Kupa Şampiyonu olduğu için, 6. sıradaki Kayserispor UEFA’ya katılacak 3. takım olur...***AZ KALDI GALATASARAY UEFA’YA KATILIYORDU.. Çok ilginç bir gelişme yaşandı dün...Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne katılamaması durumunda, aşağı doğru lig sıralamasını takip edenler çok ilginç bir durumla karşılaştılar...Sezonu tarihinin en başarısız sezonlarından biri olarak geçiren ve yönetim değişikliğine giden Galatasaray, neredeyse UEFA’ya gidiyordu...Sarı kırmızılılar eğer ligi yedinci bitirseler, Fenerbahçe’nin diskalifiye olması durumunda Kayserispor’un yerine UEFA’ya gideceklerdi...Ancak şu anda ne Fenerbahçe’nin Şampiyonlar ligi’ne katılmaması kararı verildi ne de küme düşüp düşmemesiyle ilgili bir karar sözkonusu...Deliller Federasyon’a verildikten ve incelendikten sonra Futbol Federasyonu en adil kararı vermeye çalışacak...*****FENERBAHÇE’YLE İLGİLİ KARARLARI VERECEKLER DE FENERBAHÇELİ...Dün bu olayları soruştururken çok ilginç bulgulara, sonuçlara ve değerlendirmelere ulaşıyorum...Bu olay bir Fenerbahçe olayı gibi gözüküyor oysa bir Fenerbahçe olayı değil kesinlikle...Başbakan Tayyip Erdoğan koyu bir Fenerbahçeli...Bundan daha bir ay önce, Alex’i ve Aziz Yıldırım’ı makamında kabul etti diye, tüm Trabzonspor camiası “Bizden AKP’ye oy yok” diyebağırıyordu...Bir ay önce kamuoyunda esen rüzgar “Tayyip Erdoğan’ın Fenerbahçeli olmasının Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna yol verdiğiydi...”Oysa gerçek o gün de Fenerbahçe’den yana değildi...Bugün de Fenerbahçe olduğu için yapılmıyor bu operasyon...***Yakında ortaya çıkacak bu olaylar Fenerbahçe yönetiminden birkaç kişiyle sınırlı değil...Olayın delillerini toplayan savcı Fenerbahçeli...Karar verecek olan Futbol Federasyonu Başkanı Fenerbahçeli...Kramer Kramer’e karşı filmi gibi bir durum var ortada...Sanki Fenerbahçe Fenerbahçe’ye karşı...Oysa ortada sadece geniş kapsamlı bir şike operasyonu var...Tek bir sonucu olacak bizce...“Bundan böyle kimse kolay kolay, bu işlere girmeyi aklından geçirmeyecek...”*****FENERBAHÇE’DE YENİ DÖNEM...En zor günleri Fenerbahçe yönetimi ve camiası yaşıyor şu anda... Aziz Yıldırım dün hastanede anjiyo oldu...Dün geceyi hastanede geçirdi...Henüz ifade vermedi...Aziz Yıldırım tutuklanacak mı tutuklanmayacak mı belli değil...Başkanvekili Nihat Özdemir ve Ali Koç emniyet yemekhanesinde Başkan’larını bekliyorlar ve kamuoyuna “birlik görüntüsü” veriyorlar...Ancak ortada bir gerçek var...Bir Başkan ve iki Asbaşkan toplam üç yöneticisi birden gözaltında Fenerbahçe’nin...Bir yöneticisi için tutuklama çıkması bile, yönetimi zor durumda bırakır...***Şu anda kimse sesini çıkarmıyor ve camia ile karşı karşıya gelmek istemiyor...Ancak, emniyetten her gün gazetelere ve görsel medyaya, delil olacak görüntüler, kayıtlar ulaşıyor...Bu görüntüler bir süre sonra Fenerbahçe içinden bazı sesleri çıkaracaktır...“Biz Fenerbahçe’yiz... Buna layık değiliz...” türü çıkışlar her an olabilir...Aziz Yıldırım’la hiç arası olmayan eski yöneticiler, Fenerbahçe’den ihraç edilen kimi yönetim kurulu üyeleri görüntüler ve kayıtlar kamuoyunu etkilemeye başladıkça seslerini yükseltecektir...***O noktada Fenerbahçe içinde bir hesaplaşma kaçınılmaz gözüküyor...Çünkü bütün yaşananların ötesinde...Türkiye’de kimse şaibeli şampiyonluklar istemiyor...Bir maçta lehine tartışmalı bir penaltı çalınan takımın taraftarı bile o haftayı mutlu geçirmiyor...Herkes, sonuna kadar hakederek, ter dökerek, emek vererek ve hakkıyla kazanarak şampiyon olmak istiyor...Şaibe yaratan ya da tartışılan şampiyonluklar, taraftara da mutluluk ve huzur vermiyor...Kim bilir belki de bundan sonra, hiçbir ligde bu tartışmaları yaşamayacağımız sezonlar geçireceğiz...Belki de çocuklarımız “Babalarımız amma da olaylar yaşamışlar” deyip geçecekler...Keşke öyle olsa da çocuklarım hiçbir şaibe tartışmasına girmese...Şaibe olmasın da kim olursa olsun şampiyon...Yemin ediyorum önemi yok...

Devamını Oku

Süper Lig’in başlaması 1 ay ertelenir!..

5 Temmuz 2011

İyi ki “bir tatil yapacağım artık...” dedim... İyi ki köşenin başlığına “Tatil Yazıları” klişesi yaptırıp, gördüklerimi, okuduklarımı, yaşadıklarımı okuyucuyla tatil notları şeklinde paylaşmayı düşündüm...Bütün bir kış sezonu, günde 7 bin vuruşluk yazılar yazarken, bizim yazılar 8 bin vuruşu buldu, sayfadan, içine resim almaz oldu...Pazar günü yataktan çok erken kalktım...Çocuklar bende ya hafta sonu..Saat sabahın 6’sı gibi Mina uyandı...Poyraz da 7’yi bulmadan ayaktaydı...Ben de onlarla beraber erken kalktım, bir gün önce olduğu gibi havuza götüreceğim çocukları...“Aman dedim ne güzel... Erken erken havuza gideriz...Saat 9’dan akşama kadar bol bol havuza girerler, ben de kafamın içini bir güzel boşaltırım...”***Öyle düşünüyorum...Hem tatil ayındayım...Hem de günlerden Pazar...Tatil yazısı bile yok...Yani hem tatil ayı...Hem de tatil ayının içindeki tatil günü...Çifte kavrulmuş...Planladığım gibi kahvaltılarını ettiler, saat 9’da havuzun olduğu yere geldik...Ayşe Nazlı annesiyle tatilde, küçük kızımla oğlumu bir güzel karşılıyorlar görevliler...Bir gün öncesinden hediye oyuncaklar vermişler onlara...Tam gireceğiz ve saatler boyu havuzda “bir başka dünyaya dalacağız” bir görevli hararetle yanaşıyor yanıma...“Reha bey duydunuz değil mi Aziz Yıldırım’ı gözaltına almışlar... Şike soruşturması falan diyorlar... Sizin haberiniz vardır...”Saat sabahın 9’u...Günlerden Pazar...Aylardan Temmuz...Akdeniz ülkelerinde normalde böyle bir günde yaprak kımıldamaz...Bizde Fenerbahçe’nin Başkanı, asbaşkanı, Emenike’si, Ümit Karan’ı daha bir sürü ünlü ünsüz futbol dünyasından adam içeri alınıyor... Güya havuza gireceğim de bütün bir yılın yorgunluğunu, bütün bir yıl mahrum kalıp doğru düzgün göremediğim çocuklarımla havuza girerek gidereceğim...Al sana havuz, al sana çocuklarınla huzur içinde bir tatil günü...***Tanrı’nın gücüne gitmesin, millet ne durumda...Neyse iş başa düştü başladım araştırmaya... Icığına cıcığına...Millet işin ne kadar büyük olduğunun farkında değil...Kafadan sallıyor...Ben size işin ne kadar büyük olduğunu tek bir cümleyle söyleyeyim...“Çok büyük bir olasılıkla 15 Ağustos’ta bu ligler başlamayacak...”Neden?..Çünkü Federasyon en azından “raporda yer alan delilleri görmek isteyecek bir karara varmak için...”Savcının iddianamesi birkaç ayı bulsa da, hazırlık soruşturmasındaki deliller Federasyonun kararı için bir temel teşkil edecek...***Ortada çok ciddi delillerin olduğu söyleniyor... Öyle olması gerek, çünkü boru değil Fenerbahçe Kulübü Başkanı gözaltına alınıyor...Araba bagajında polis kontrolüne takılan paralar, görüntüler, telefon dinlemeleri, tarla yeşillendi mi şeklinde konuşmalar ve daha bir sürü şey...Futbol Federasyonu bir ay kadar erteleyebilir ligi...Eylül ayına kadar hazırlık soruşturması tamamlanır, kurullar ortaya çıkan belgeleri inceler ve ligin nasıl başlayacağına öyle karar verir...*****AZİZ YILDIRIM’IN ÇOK İSTEDİĞİ ŞİDDET YASASININ İLK KURBANI KENDİSİ OLDU...Mahmut Özgener Federasyonu sırasında yıllarca Aziz Yıldırım’ın da çok istediği tek bir yasanın çıkartılması konuşuldu...“Futbolda şiddet yasası...”En sonunda Federasyon’un görev süresinin bitmesine ramak kala, “Futbolda şiddet yasası çıktı...”Aziz Yıldırım bu yasayı “kendilerini ve yönetimlerini belden aşağı eleştirdiğini düşündüğü futbol yorumcuları için istiyordu” en fazla...Çevresine “futbolda ne yapıp edilmeli kuru sıkı sallama dönemi bitmeli” diyordu...Yıldırım tam “sallama” döneminin bittiğini düşünüp, kazandığı şampiyonlukla mutlu olmaya hazırlanıyordu ki, “çok geniş kapsamlı şike soruşturmasından” gözaltına alındı...Türk futbolundaki şike soruşturması Aralık 2010’daki bir ihbarla Ergenekon Başsavcısı üzerinden başlıyor...Ancak etkin olmasının esas nedeni Aziz Yıldırım’ın çok istediği ve çıkması için bizzat uğraş verdiği “Futbolda şiddeti önleme yasası...”O yasa hem şikeyi hem de “teşvik”i suç kabul ederek üzerine gidilmesini öngörüyor...Ne garip bir tecelli ki soruşturulan Eskişehir-Trabzon maçında “teşvik” gündemde...Eskişehir-Fener maçında ise şike söylentisi...*****TEMİZ AYAKLAR OPERASYONU VE FENERBAHÇE’NİN DURUMU...Ergenekon süreci kadar önemli bir sürece girdik Pazar sabah erken saatlerden itibaren... Son yıllarda Türkiye’de yaşanan birçok konu, ilginç bir şekilde İtalya’dakine benziyor, ya da benzetiliyor...Ergenekon süreci başladığında İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunu konuşuyorduk...Ne enteresan aynı İtalya’da Temiz Eller operasyonundan sonra 2005-2006 sezonunda bu kez “Temiz Ayaklar” operasyonu yapıldı... İtalyan ligi Serie A’yı 91 puanla birinci bitiren Juventus’un şampiyonluğu elinden alındı...Juventus küme düşürüldü...İkinci Milan da suçlu bulundu...Küme düşürülmedi ancak bir sonraki sezon eksi 8 puanla lige başladı ve o yıl şampiyonlar ligine katılma hakkını kaybetti...O yılın birincisi olarak ligi 76 puanla üçüncü bitiren Inter seçildi...Fiorentina ve Lazio kulüpleri önce küme düşürüldü, sonra itirazlar sonunda, eksi 15 ve eksi 3 puanla bir sonraki sezona başlayabildiler...***Yani Fenerbahçe ve diğer kulüplerde işe karışanların durumları ve sonuçlar o kadar basit değil...Futbol Federasyonu’nun, Fenerbahçe gibi bir kulübü, mahkeme kararı olmadan küme düşürmesi çok zor...Böyle bir şey pek mümkün görülmese de, İtalyan örneğinden hareketle, lig başlamadan ciddi kararlar alınması sözkonusu...Ancak konu esasen bir Fenerbahçe konusu değil... Pazar akşam saatlerinde bir grup Fenerbahçeli taraftar Kadıköy’de stadın önünde toplandılar...“Olayı protesto ettiler...”Bilenler bilir, ne ilginçtir ki İtalya’daki operasyon başladığında da Lazio taraftarları protesto gösterisi başlatmışlardı...Oysa bir süre sonra olayın özellikle Lazio veya başka bir takımla ilgisi olmadığı, çok geniş kapsamlı bir operasyon yürütüldüğü ortaya çıkmıştı...***Bu operasyon Fenerbahçe’ye yönelik bir operasyon değil...Türkiye’de kimse “Fenerbahçe kadar geniş taraftar kitlesi olan bir kulübün başkanını gözaltına alarak bu kadar geniş bir kitleyle karşı karşıya gelmek istemez...”Bu gözaltı Fenerbahçe’ye rağmen bir gözaltıdır ve sadece Fenerbahçe’deki yöneticileri kapsamıyor kesinlikle...*****BUGÜNDEN SONRA ARTIK HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK...Bir tarihi dönüm noktasındayız yine... Bir “ilk”i yaşamaktayız...Türkiye Başbakanları’nın asılmasına sahne oldu...Başbakan’larının tutuklanmasına, müşahade altına alınmasına, cezaevine gönderilmesine de şahit oldu...Eskiden olmazdı, ancak son yıllarda orgenerallerin de tutuklandığını gördü Türkiye...Kalamış’taki generallerin kaldığı evlerden tutuklamalar da yaşadı...Ancak Fenerbahçe düzeyindeki bir kulübün başkanı görevdeyden ve görevindeki eyleminden ötürü gözaltına alınmamıştı hiç...Bu Türkiye’de bir ilktir...***Umuyorum Aziz Yıldırım biran önce özgürlüğüne kavuşacaktır...Bir suçunun bulunmaması ve Aziz Yıldırım’ın serbest kalması en samimi isteğim ve duygularım...Ancak bu olayın çok önemli bir sonucu var...Eğer Fenerbahçe gibi bir kulubün başkanı, şike veya teşvikten dolayı şüpheli olarak gözaltına alınabiliyorsa bu ülkede... Eğer, ülkenin en ünlü futbolcuları, teknik adamları, yöneticileri gözaltına alınarak sorgulanabiliyorsa “şampiyonluk ve lig” üzerine...Bugünden itibaren Türk futbolunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...

Devamını Oku

Cep telefonumun dinlenmesini istiyorum ben!..

3 Temmuz 2011

Tatilim bana çok yaramış görünüyor...Hiçbir şeyi ağırlık yapmıyorum üzerimde...Olaylara da acayip önyargısız bakıyorum...Dün bizim gazetede yer alan bir haberi görünce de öyle oldum...Haber şöyle:“Kriptolu cep telefonu dinlenemiyor...Yüksek güvenlik teknolojisi kullanan kriptolu Enigma T301TR isimli cep telefonları üçüncü şahıslar tarafından dinlenemiyor...Bu telefon üzerinde ortam dinlemesi de yapılamıyor...Özel bir şifreleme teknolojisine sahip telefonun fiyatı ise 3 bin 500 lira...”***Yıllar önce Atina’ya genç bir muhabir olarak gittiğimde, halefim Özgen Acar uyarmıştı beni:-”Reha... Burada ev telefonların dinlenir... (O zamanlar cep telefonu yok...) Evini de dinlerler... Teleksin, faksın her şeyin kopyalanır... Ona göre hareket et...”-”Olsun dinlesinler...” demiştim, “Daha iyi ya, hiçbir şey olmadığını anlarlar...”Bir süre sonra gerçekten Özgen Acar’ın dediği gibi, evin telefonunu açtığında içinden acayip telsiz konuşmaları gelmeye başlamıştı...Telsiz konuşmalarını duyunca ben utanıyordum...Sanırım dinleme işini yapanlar, dinleme aletini doğru düzgün takmamışlardı...Neyse anlamam o işlerden...Sadece eve bir kız arkadaşım ya da bir konuk geldiğinde sorun çıkıyordu...Misal kız telefonu çeviriyor, ailesini arayacak oluyordu...Telefondan polis telsizinin sesleri geliyordu...Kızlar ne olduklarını şaşırıyorlar, “bu telefonden ses geliyor” diye bana bir şey yapmam için bakıyorlardı...Öyle durumlarda çok utanıyordum...Bir şey olacağından değil...Kızlar beni bir şey zannedeceğinden...Pişmiş aşa su katılıyordu...Bir gece hiç unutmam yeni tanıştığım bir kız, birkaç saat kaldığı evden hızla uzaklaşmıştı...Sonra Atina’nın merkezindeki Vukurestiou caddesinde kızı görmüştüm...Selam bile vermeden kaçmıştı benden...***Böyle istenmeyen kızlarla vakalar dışında, aslında acayip memnundum telefonlarımın dinlenmesinden...Birincisi kısa sürede deşifre olmuştum Yunan gizli servisinde...Benim deşifrasyon Yunan gizli servisinde “Bu herif, hiçbir şeyle bağlantılı olamayacak kadar şeffaf ve vurdumduymaz” biçimindeydi...Dinlenen telefonlarım, mükemmel bir duruma vesile olmuş, Yunan gizli servisi benim peşimi toptan bırakmıştı!..Şimdi kritpolu cep telefonu çıkmış da bu telefonlar dinlenmiyormuş...Alırsam namerdim...Bir kere bu telefonu alıyorsan, “dinlenmek istemiyorsun” demek...İyice şüphe çekeceksin üzerine...“Niye dinlenmek istemiyor acaba, neyi saklıyor?..” diye...İyisi mi ben dinleneceğim telefonla temiz temiz devam edeyim...***Bir şey daha var...O kadar alıştım ki, “telefon takipçilerimle” hayatımı paylaşmaya...Gizli kayda alınan hayatı yaşamaya...Her şeyimin kayıt altında tutulduğu hissiyle davranmaya...Allah korusun bir gün başıma bir şey gelse hemen talepte bulunacağım.“Lütfen tüm telefon konuşmalarımı çıkartıveriniz... Suçsuz olduğumu göreceksiniz...”Kripto telefon çıkmış da “dinlenemiyormuş...”Aman ne matah ne matah!..Arkadaş sen sordun mu bana “telefonunun dinlenmesini istemiyor musun diye?..”Başıma bela mı alacağım ben bu saatten sonra...Dinleyin beni sonuna kadar...Soyun beni çırıl çıplak...Göreceksiniz...Yok sakladığım bir şey...“Tatile çıktı, herif iyice kafayı yedi... Bizimle kafa buluyor zannediyorsunuz...”Aha buraya yazıyorum!..Dalga geçenin.....*****AYŞE İLE ALİ’Yİ YARGILAYANLARIN MUTSUZLUĞU...Elbette siyasi eleştiri yapmak bir gazetecinin görevi...Pek tabii ki, toplumsal olaylarda ya da hayata dair konularda, eleştiriler yapacaksınız, kendinize göre doğruları söyleyip topluma bir katkı sunacaksınız...Ancak kerlerine ve ferlerine bakmadan (editöre not; kelimeleri kel ve fel diye değiştirmeyin...) Ayşe ile Ali’nin “evliliklerini yargılamaya kalkanlara” Deepack Chopra “Başarının ve Mutluluğun 7 sırrı” kitabında şöyle söylüyor:“Yargılamak her şeyi devamlı, iyi, kötü, doğru, yanlış şekilde değerlendirmektir... Devamlı olarak değerlendirip sınıflandırarak,Analiz edip etiketlendirerek,İç diyaloglarınızdaki çalkantıları artırırsınız...Yargılamadan yaşamayı denemelisiniz...Yargılamamak zihinde dinginlik sağlar...”***Şimdi Ali Ayşe’nin evliliği üzerine ahkam kesenler kendilerine bir sorsunlar;İki kişinin evliliğini niye yargılıyorlar?..Bu bir memleket meselesi midir?..Yargıladıkları Ayşe ile Ali evlenmezse, ne olacak?..Evlenirse ne olacak?..Bu konuya profesyonel bir eleştiri getirmeyi düşünecek kadar niye ilgi duyuyorlar?.. İki, üç ya da diyelim ki beş insan arasındaki bir mesele değil midir bu?..Ne zamandan beri insanların kişisel tercihleri, toplumsal bir sorgulamanın hedefi haline getirilmeye başlandı?..Ali Taran’ın ayrıldığı eşi zor durumda kalıyormuş...Arkadaş zor durumdaysa kadıncağızın “dili var” söyler...Siz onun adına niye konuşuyorsunuz?..Yaşı büyükmüş, falanmış filanmış...Aşk filmi çekeceksiniz konu mankeni mi arıyorsunuz arkadaş da yaşı yaşına uygun, çiftler peşinde koşuyorsunuz?..***Gazetelerin ve televizyonların haberleri ve yorumlarından etkilenenlere bir çift sözüm olacak...Kararlarınız sahici olsun ve sadece sizin kararınız olsun...Bu tatava bir süre sonra biter...Herkes kendi yoluna gider...Söylediklerini hatırlamaz bile...Sonunda o evde iki kişi başbaşa kalacak...Kararları kendi açılarından doğruysa, o evde başbaşa mutlu olacaklar...Kararları kendi açılarından doğru değilse, o evde başbaşa kaldıklarında mutlu olmayacaklar...***Kararın bütün sonuçlarını ve bedellerini karı koca yaşayacaklar...Şu anda sallayanlar, yarın ağızlarında puro, başka deneyler üzerinde ahkam kesmeye devam edecekler...Hiçbir şekilde dinlemeyin kamuoyu vicdanı adı altında görev yaptığını söyleyen “karakter suikastçilerini...”Herkes kendi kararını kendi yaşar...Ne diyordu Şehrazat ünlü parçasının sözlerinde:“Herkes kendi kaderini yaşar yarim...”O zaman?..*****YAŞAMIN MUTLULUK SIRLARI...Bir şeyde sorun çıkacağına inanırsan, o sorun çıkar...Quantum’un bu değişmez ilkesini aylardır yaşıyorum...Ben bizim Bilgi İşlem Merkezi’nin “bilgisiyar sisteminin kuruluşundaki hataları yazdıkça, hatalar bitmiyor, yenileri ortaya çıkıyor...”Dün akşam da yine öyle oldu...Size “yaşamın başarı sırlarını” anlatacağımı söylediğim kitap çalışmasının bir bölümünü, köşeye aktarmalarını isterken, gazetenin kurduğu bağlantı yine koptu...Yeni bağlantının ancak 20 dakika sonra mümkün olabileceği, sistemin öyle kurulduğu söylendi...Ben de bunun üzerine “kalsın” dedim...***Yaşamın sırlarıyla ilgili sadece “insanları yargılama” hakkındaki bir bölümü yandaki yazıda kullandım...Ötekileri en kısa zamanda aktaracağım sizlere...Bunu belirtme nedenim, dün size yazacağımı söylememdi...Yoksa böyle yazarak Vatan Bilgi İşlem Merkezi’ndeki sorunu çözeceğime inanmıyorum...Çözmenin yolu onlara inanmak...Ancak onlara inarırsam onlar sorunu çözebilirler...Aksi halde konu düğümdür...Bu da Quantum işte...

Devamını Oku

Tatil, kafanızı seyahate çıkarmakla başlar...

2 Temmuz 2011

Önceki gün yazıyı yazdıktan sonra kendi kendime düşündüm...“1 Temmuz geldi... Tatile çıkma zamanı demek bu...”Yıllardır yazıları tatilde de hemen hiç aksatmamışım...Nereye gidersem gideyim, bir yolunu bulup yazıları göndermişim...Ama Bodrum’a, ama Atina’ya, ama Barselona’ya ya da Londra’ya veya Milano’ya... Önce düşündüm, “Başka çalışmalarım var... En iyisi bir ay yazmamak... Tam bir tatil havasına girip, alışılmadık şeyleri yapmalıyım...” dedim...Sonra...“Tatilde yaptığın şeyleri...Okuduğun değişik yazıları... Aldığın notları...Farklı dünyaları...Rutinin dışındaki hayatları...Yaşama dair ilginç mesajlar içeren öyküleri, romanları, pasajları...Kısaca tatil notlarını...Niye okuyucuyla paylaşmıyorsun?..” diye sordum kendime... ***Evet neden, bir yıl boyunca takip ettiğimiz, günlük, rutin, biteviye ve anlamsız gündemin peşine takılmak zorundaydı ki “tatil yazıları?..”Herkes Temmuz ve Ağustos’ta bir türlü tatile çıkmayacak mıydı?..Tatil demek insanın, farklı şeylerle meşgul olması, farklı şeyler yaşaması, rutinin dışına çıkması, farklı dünyalarla ilgilenirken kendisini şarj etmesi değil miydi?..Tatil demek gergedan gibi güneşin altında, miskin miskin uyumak demek miydi?..Yoksa tatil demek, okuyamadığın romanları, izleyemediğin konserleri, yaşayamadığın keyifleri, tadamadığın lezzetleri, göremediğin güzelilkleri görme zamanı değil miydi?..***Ben dün itibariyle tatile çıktım sevgili okuyucu...Neredesin derseniz?..İstanbul’dayım...Henüz mekan değiştirmedim...Kafamı değiştirdim...Tatile çıkmak için illa ki mekan değiştirmem gerekmiyor...Kafamı değiştirmem yeterli...Peki farkı ne diye soracaksınız elbette...Söyleyeyim...Farkı “kendimi, beynimden, iliklerime kadar tatilde hissetmem...”Yılboyu, gün içinde yaptığım şeyleri yapmayacağım 1-1.5 ay kadar... ***Sözgelimi kışın gittiğim restoranlara gitmeyeceğim...Kendime farklı mekanlar bulacağım...Bütün bir yıl görüştüğüm dostlarımla, arkadaşlarımla araya bir tatil mesafesi koyacağım...Yıl boyu görmediğim dostları, arkadaşları, farklı enerjileri, yeni insanları tanıyacağım...Onlarla, şimdiye kadar pek gitmediğim, bulunmadığım mekanlarda farklı dünyaları yaşayacağım...İstanbul’dan Bodrum’a ya da başka tatil beldelerine de gideceğim...Fakat tatil o beldelere gittiğimde başlamıyor benim için...Tatil seyahate çıkmakla başlamıyor...Tatil kafanızı seyahate çıkarmakla başlıyor...Kafanızı ve alışkanlıklarınızı değiştirmediyseniz, seyahate çıkmanıza gerek yok...Kafanızı ve alışkanlıklarınızı değiştirip, tatilin farklı yaşam biçimini benimsediyseniz ise, illa ki seyahate çıkmanıza gerek yok... ***Tatil dün başladı benim için...Ve inanmazsınız, tatilin ilk günü mükemmel geçiyor...*****TATİLİMİN İLK SABAHI...Bugün yapmak zorunda olduğum hiçbir şey yok duygusuyla uyandım sabah...Bütün gazeteleri her sabah olduğu gibi getirmişlerdi...Yatağımda gazeteleri okumaya başladım...Ancak çok mutluyum...Çünkü ilk kez gazeteleri, “bugün ne yazacağım” duygusuyla yani iş saikiyle okumuyorum...Keyfime göre takılıyorum...Aklım ve zevkim neyi isterse onu okuyorum...Dikkat ettim...Siyasi teorik analizleri, inanılmaz bir iştahla okuyorum...Normal günde, daha bir gergin olurum...Gündelik ve şimdiki zamana yönelik siyasi yazıları okurum... Tahliller, teoriler, geniş zaman analizlerine vakit ayıramam...Oysa dün sabah baktım, esas onları okuyorum...Çünkü içimden bir ses, “Nasıl olsa yazı yok!..” diyor...En azından gündeme ilişkin yazı yok...Tatildeyim ben...İstersem tatil gündemimden notlar yazarım...İstemezsem yazmam...Stres yok...Tıpkı 16-17 yaşlarındaki halimde gibiyim...Siyasi teorik analizleri okuyorum...Gündelik lafazanlıkları değil...***İkinci olarak baktım, spor sayfasını ve futbol yazılarını acayip bir dinginlikle okumaya başlamışım...Arda gidiyor mu?..Ferdinand kalmış mı?..Aziz Yıldırım torunuyla ne oynuyor?..Hıncal Uluç’la, Uğur Dündar’ın Aziz Yıldırım merkezli tartışmaları... Resimli roman gibi okuyorum...Kışın olsa bu yazıları, “Pazartesi’ye programda acaba neyi işlesek?..” diye gerile gerile okurdum...Ona okumak denirse...***Üçüncü olarak ilgilendiğim sağlık haberlerini inanılmaz bir iştahla okuduğumu farkettim...Araba içinde sigara içilmesi, egzoz dumanını arabanın içine vermekten daha tehlikeli sonuçlar doğruyormuş...İngiliz doktorlar açıklamış...Araba içinde sigara!..Ne kadar çok severdim bir zamanlar...Şoför mahallinde sigarayla karizma yaptığımızı zannettiğimiz günler...Şimdi o sigara nasıl arabanın içinde içiliyordu, anlamam mümkün değil...İyi ki çocuklarım olduğundan beri, ben arabada sigara içmiyorum...***Son olarak gazetelerin dedikodu haberlerine bakıyorum...Ayşe’nin haberi var bütün gazetelerde Ali’yle evleniyorlar...Gelen yazmış, giden yazmış...Koskoca siyasi yazarlar, büyük kelleler, racon kesiyorlar...Yok öyle mi olmalı yok böyle mi?..Bense olanları Red Kit okur gibi okuyorum...Umurum teki değil yargılamak...Çocukluğum geliyor aklıma...Tom Braks’ı okurken böyle keyiflenirdim...Tonton’un yediği köfteler ağzımı sulandırırdı...Baron’un snobluğu...Tom Braks’ın kılık değiştirerek milleti kerizlediği kareler... Elbette hep beraber herkesi devirdikleri yumruklu sahneler...Gazeteleri resimli roman gibi okuyup bitirdiğimde öğlen olmuştu...Kalkıp güzel bir yemek yiyeyim dedim...*****MUCİZE YASASI ÖĞLEN YEMEĞİNDE İŞLEMEYE BAŞLADI...Öğlen, her zaman gittiğim yerlerden birine gitmeyeceğim...Her zaman beraber olduğum, iş konuştuğum, gelişmeleri analiz ettiğim, projeksiyonlar yaptığım dostlar ve arkadaşlarla beraber olmayacağım...Bugün ben tatilimin ilk gününü yaşıyorum...Öğlenleri pek yemek yemediğim bir yere gittim...Güzel bir yemek yerim, biraz farklı birşeyler okurum...Farklı tanıdıklarla laflarım, sonra da biraz spor salonunda ağırlık çalışır, bir miktar da havuzda yüzerim diye düşünüyorum...En keyifli yemeklerden ısmarladım, birşeyler okuyorum...Yarım saat geçti, tam yemeğimi bitirmişim, okumaya dalmışım ki arkadan bir el omuzuma vurdu...Çağrı Balban...Hayatta en sevdiğim, konuşmaktan keyif aldığım, inanılmaz zeki, pozitif enerji yüklü arkadaşım...Birbirimizi hep “iş yemekleri yediğimiz restoranlarda görürüz, başka masalarda selamlaşırız...”Uzun zaman olmuş doğru düzgün laflayamamışız, gündemin dışında keyfimizi yaşamamışız...***“Abi” dedi “Deepak Chopra’yı okudun mu?.. Başarının 7 Ruhani Yasası” isimli çalışmasını...Çağrı benim, Spiritüel çalışmalarla, NLP’yle, Quantum’la ilgilendiğimi biliyor, onun için zınk diye soruyor soruyu...“Hayır” dedim “Bende yok...” “Sana göndereyim abi inanılmaz...” dedi...“Hemen gönder” dedim, “Bizim bu karşılaşmamız tesadüf değil... Senle yüzlerce kez karşılaştık... Her seferinde masalardan birbirimize selam verdik geçtik... Arada bir buluştuğumuzda da daha gündelik dünyevi şeyleri konuştuk... Bugün geliyorsun, tek başıma oturmuşum sırtıma vuruyorsun ve bana Deepak Chopra’nın çalışmasından söz ediyorsun...”“Tesadüf olmadığının farkındayım abi” dedi, “Hayatı senin gibi inanılmaz keyifli yaşıyorum... Bak kızımın resmine 1.5 yaşında oldu.. Her gün sabah akşam yarım saat meditasyon yapıyorum, inanılmaz bir şey bu...”***Mutluluğun 7 şifresi...Elbette çalışma biraz bilimsel...Fakat okuyup size aktarmam “evrenin benden isteği...”İşte hayatın şifresi bu...Tatile girdim diyorsun...Artık gündelik biteviye gündemden uzaklaşacağım diye buyuruyorsun...Farklı şeylerle uğraşıp, onları okuyucuya aktaracağım diye içinden geçiriyorsun...Öğlen keyifle birşeyler okuyup, yemek yediğin alışılmamış ortamda, bu işlerle ilgili bir dostuna rastlayıp, inanılmaz bir çalışmanın kapağını açma fırsatı buluyorsun...Farklı hayatı istiyorsun...Farklı hayat geliyor...Yarın zor gelmezse, bu çalışmadan ilginç notları size yazmaya başlayacağım...Zor gelmezse...Biliyorsunuz tatildeyim çünkü... *****AYŞE’YE...BİRİLERİNE “OHA” VE “ÇÜŞ” DEMEK İSTEDİM...Seni yargılama hakkına sahip değilim...Hayat senin, evlilik senin, koca senin, özgürlük senin...Ne hissetmişsen hissetmişin evlenmişin...Belki aşıksın, belki seviyorsun, belki güvencede hissediyorsun, belki seninle birisinin gönülden ilgilendiğini farkediyorsun...Her neyse ne...***Öyle acayip adamlar, kirli dünyalarını o kadar gizlemek istercesine senin üzerinden ahkam ve racon keserek, Twitter’daki kitlelere “sempati” yapmaya çalışıyorlardı ki, “içimden okkalı bir yuh çektim” onlara...Bu seni aklama yazısı değil...Karalama yazısı da değil...Birilerine “oha ve çüş” demek istedim...Sana da mütevazi bir temenni...Mutluluklar... Hepsi bu...

Devamını Oku

Evlilik ekonomik bir olay; aşk başka şey

1 Temmuz 2011

Yaz mevsimiyle birlikte nereye baksanız kına geceleri, bekarlığa veda partileri, nereye baksanız bir evlilik, düğün telaşı... Ama diğer taraftan boşanan boşanana... İşte Reha Muhtar’la bu Pazar sohbetinde evlilikleri, boşanmaları ve çok zaman fotoğraflarda kalan o mutluluk karelerini konuştuk... İlginç cevaplar ve tespitler bulacaksanız bu yazıda...* Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 2010 yılında boşanan çiftlerin sayısı, bir önceki yıla göre yüzde 3,86 artarak 118 bin 568’e yükselmiş ve uzmanlar boşanma sayısının her sene arttığını söylüyor. Evlilik kurumu mu yoksa bizler mi günümüzün koşullarına ayak uyduramıyoruz sizce?Bu soruyu soracağın insanların yüzde 90’ı sana, “biz evliliğe yeterince uyum sağlayamıyoruz” diyeceklerdir. Oysa gerçek şudur, evlilik kurumunun bizzat kendisi çağımızın koşullarından gün geçtikçe uzaklaşmakta. Bu çağda bir evliliği yıllar boyu götürebilmek artık kolay kolay mümkün değil. Aksini söyleyenler, laf olsun torba dolsun diye konuşuyorlar.* Büyük umutlarla başlayan evliliklerde nasıl oluyor da bir iki yıl geçmeden bütün umutlar tükeniyor?Bu laf da bir klişe... “Büyük umutlarla başlanan evlilik...” Valla ben çevremdeki bir sürü evlilikte “büyük umutlarla başlayan evlilik” falan görmüyorum. Durum gerektirdiği için başlayan evlilikler görmekteyim. Çünkü evlilik bir aşk değil... Evlendiğinde vücut kimyan değişmiyor. Sevdiğin insanla sadece bir sözleşme imzalıyorsun. Bu sözleşmenin gereklerini yerine getireceğini söylüyorsun. Taahhüde giriyorsun. Yoksa adrenalin salgıladığın ya da hormonlarının başka çalıştığı gibi bir durum olmuyor evlendiğinde. Buna karşın hayat çok hızlı. İnsanlar hayatın her alanında “zap”lıyorlar. Hayatın her alanında zap’larken, evlilik ilişkisinde zap’lamadan sabit kalmak pek mümkün değil. Ne ki insanlar, “tutamayacakları vaatler”i söylemeyi, imkansızın peşinden koşmayı seviyorlar... Kumar oynayarak da zengin olamazsın. Ancak bu gerçek kumar oynamayı engellemiyor.* “İyi günde, kötü günde “ sözlerinin yerini “kötü gün bizi ayırana kadar” mı alıyor?Eylem’ciğim... Bir dostluk ilişkisinde, bir arkadaşlıkta insanlar ne kadar birbirlerini koruyorlarsa, evlilik ilişkisinde de o kadar koruyorlar. Hatta arkadaşlarını ve dostlarını daha çok koruyorlar. Çünkü arkadaşlık ve dostluk gönüllü bir ilişki türü. Oysa evlilik anlaşmalı...* Evlilikle ilgili bazı tartışmalar yapılıyor ya zaman zaman hani evlilik 5 yıllık olmalı, 3 yıllık olmalı istenirse yenilenmeli gibi... Nasıl bakıyorsunuz bu fikirlere?3 yıllık evlilik süresi bana biraz daha gerçekçi geliyor. Üç yılın sonunda monotonlaşma başlamamışsa, çiftler evliliği devam ettirmek istiyorsa, ettirirler. Ettirmek istemeyen ayrılır. * İnsanlar özellikle genç yaşlarda evlenmişlerse zamanla doğal olarak değişiyorlar, bakış açıları, beklentileri birbirinden farklı hale gelebiliyor. Bu durumda birine ömür boyu bir arada olma, ömür boyu sevme sözü vermek ne kadar gerçekçi?Pek gerçekçi değil. Fakat evlilik zaten ömür boyu sevmek üzerine bir fiil değil. Evlilik bir sözleşme. Ekonomik bir olay. Ekonomik bir olayı duygusal bir olay olarak lanse etmeye çalıştığınızda işler sarpa sarıyor. Aşk başka şey. Evlilik başka şey. Siz aşık olduğunuz, havalarda uçtuğunuz insanla, sözleşme yapmaya çalışır mısınız? “Hep havalarda uçacağım” diye... Uçuyorsan zaten uçuyorsun. Havada uçmanın sözleşmesi olur mu?..* Geçen günkü yazınızda Alaton çiftinden örnek vererek evlenirken verilen mutluluk pozlarının artık boşanma partileri yapılarak başka mutluluk pozlarına dönüştüğünü söylemiştiniz. “Bütün dondurulmuş kareler, mutluluğa özlemin içsel haykırışları...” diye çok hoşuma giden bir sözünüz var. Öyle mi, evlilik de boşanmak da bahane mi bu mutluluk özlemine dair haykırışlarında?Mesele mutlu olmak... Gerisi laf... İnsanlar kendi buldukları şeye, kendileri inanıp, sonra da olmayınca hayal kırıklığına uğruyorlar...* Çaba sarf etmeden, güzelleştirmeyi ya da düzeltmeyi denemeden bitirmek doğru değil bence ama bir de bunun tersi var yani sadece çocuk olduğu için süren evlilikler de var. Bir ömür boyu mutsuzluğu göze almak ya da huzursuz bir evde çocuk büyütmek ne kadar doğru? Valla çocukları için evliliği sürdürenlere bir şey demem ben. Sonuçta bu da bir karar. Saygı duyarım. Evliliği devam ettirmek olduğu kadar, boşanmak da saygı duyulması gereken bir karar... Saygı duyulmayacak şey, çocukların sorumluluğunu üzerinde hissetmemek.* Hani çocukluğumuzun vazgeçilmezi Barış Manço söylerdi ya “anlat babaanne ölümsüz aşkları bir yastıkta tam kırk yıl” yastıkların o babaannelerimizin uzun yastıklarından iki kişilik yastıklara dönmesiyle mi hızlandı ayrılıklar bilmiyorum ama bu şarkının sözleri sadece anılarda hoş bir sada olarak mı kalacak sizce de?Ben sana başka bir şarkı söyleyeyim de hem okuyucunun hem de senin Pazar günü tatlansın... Sezen Aksu’dan...“Dönüşü yok beraberce karar verdik ayrılmaya... Alışmalı arkadaşça yolları ayırmaya... Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok... Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok... Gel bunları bırakalım artık bir tarafa... Gerçeği görmeliyiz, dostum başka çaresi yok...***Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler...Şimdi bana seninle bir ömür vaat etseler... Şimdi bana yeniden ister misin deseler... Tek bir söz bile söylemeye hakkım yok...” İyi Pazarlar...

Devamını Oku