Dikkatli okurlar hariç, herkes benim esas mesleğimi “televizyonculuk” olarak bilir...
Oysa ben meslekten, okuldan esasen gazeteciyim...
Hayatımda ilk televizyon yayını gerçekleştirdiğimde, altı yıllık gazeteciydim...
Milliyet gazetesinde Ankara’da İstanbul’da gazetecilik yapmış, Atina’ya gönderilmiştim...
Atina’da da Milliyet için gazetecilik yapmaya devam ediyordum...
Ta ki bir gün TRT “Bize de haber geçsene” diyene kadar...
Önce haber geçtim telefon kaydıyla...
O kaydı yayınlıyorlardı Akropol fotoğrafının üzerinde “Reha Muhtar Atina’dan bildiriyor” ibaresiyle...
Bir süre sonra “baba” diye hitap ettiğimiz kurt gazeteci-televizyoncu Cevat Taylan aradı beni...
- “Böyle telefonla işin heyecanı olmuyor... Senden canlı yayın yapmanı isteyeceğim... Yunan Radyo Televizyonu’ndan (ERT) yayın saati aldım...
Bu akşam 19.30’da orada ol...
Stüdyoya gir... Bana Atina’da olanları canlı yayında anlat...”
- “Baba ne diyorsun sen... Ben hayatımda canlı yayın yapmadım... Stüdyo nedir bilmem... TRT binasındaki stüdyolara girmişliğim yok... Nereden bulacağım ERT’in stüdyolarını akşamın o saatinde...”
Hiç dinlemezdi böyle saçma gerekçeleri Cevat Taylan...
- “Oğlum herkesin bir ilk milli oluşu!!! vardır... Bu da seninki... Atina’da milli olacağın varmış...”
Atina’da kar yağmaz...
O gün suluseptik kar yağıyor, hava felaket...
Gazetedeki işleri bitirdim, Aigas Paraskevi denilen bir semtte Yunan ERT binasını arıyorum...
Bir taraftan heyecanlıyım, elim ayağım tutmuyor...
Diğer yandan Atina’nın o taraflarını hiç bilmiyorum...
Karanlıkta yağmur kar karışımı yağışlı bir havada, Yunan televizyon binasını sora sora bir meçhule doğru gidiyorum...
19.30 oldu, 19.40...
19.40 oldu 19.50...
Yirmi dakika geçe yardımcım Sultana (Kıraç) ve Stelyo’yla (Yavaş) birlikte ERT binasından içeri girdik...
Bir beş-on dakika da stüdyo ve yayın merkezini aramamız sürdü...
Ankara’yla konuşmanın yapıldığı yere vardığımızda saat 20’ye geliyordu...
Mikrofona eğildim dediler ki Ankara karşınızda...
- “Baba biz geciktik... İptal edelim yayını...”
Karşıdan Cevat Taylan’ın sesini duyuyorum...
- “Ne iptali oğlum... Ben 15’er dakika arayla iki kez uzattım Eurovision’dan yayını... Sen gir stüdyoya başla anlatmaya...”
İnme ineceğini o an hissettim üzerime...
Cevat Taylan yarım saattir TRT’nin, Yunan Radyo Televizyonu’na hat parası ödediğini söylüyordu...
Ne için?..
Reha Muhtar denilen 26 yaşında çocuk Atina’da ne olduğunu anlatacak; onun için...
Peki bu Reha Muhtar; CNN’deki Bernard Shaw mudur da bu kadar önemlidir onun geçeceği haber ve yayın?..
Yarım saattir hat bekletiliyor hazret için?..
Ne gezer...
Çocuk daha hayatında canlı yayın yapmamış bir çömez...
İlk yayınını Yunan televizyonunda yapacak...
Büyüyünce !!! televizyoncu olacak abisi!..
Stüdyoyu hazırlamışlar ben oturup anlatayım diye...
Yunan reji görevlileri, spikerleri, gazetecileri bana bakıyorlar Türk gazeteci, Yunanistan’daki olayları anlatacak meraklanıyorlar...
Onlar da ne söyleyecek acaba diye, benim yardımcılara soruyorlar...
Ömrü hayatımda yayın yapmamışım...
Hayatımda televizyonculuk nedir bilmiyorum o güne kadar...
Bulunduğum yer kendi memleketim değil...
Yanımda Türkçe olarak “şunu şöyle yapacaksın” diyecek bir Allah’ın kulu yok...
Yunan televizyonunun ortasındayım...
Vereceğim haber tabiatıyla savaş ve kriz haberi...
Bütün Yunanlılar dönmüş ne yumurtlayacak bu adam diye bana bakıyorlar...
26 yaşındayım, televizyonculuğu bilmiyorum...
Herkesin beni izlediğinin farkındayım...
Ve ne yumurtlayacağımı bilemez haldeyim...
Başladım konuşmaya...
Başladıktan kısa bir süre sonra cümlenin başında ne söylediğimi unuttum...
Yanımda kimse yok, karşımda kimse yok...
Ruhsuz bir kamera vizörü ve rejide yumurtlamamı bekleyen Yunanlılar...
Haliyle “olmadı” demişim...
Allah’a içimden dua ediyorum...
“Yarabbim kurtar beni buradan... Sana da televizyonuna da Cevat Taylan...”
- “Olmadı unuttum” dedim...
Yunanlı kameraman, başparmağını kaldırdı, “Önemi yok... Ankara ‘devam etsin... Biz montajlarız...’ diyor” şeklinde moral veriyor bana...
Ben yeni baştan alıyorum...
Olmuyor yeniden...
Bir süre sonra helak olmuş bir şekilde yayını bitiriyorum...
Hemen rejiye koşuyorum...
- “Baba ne olur montajla benim söylediklerimi... Sürekli tekrar var...”
- “Sen merak etme” diyor bana Cevat Taylan...
Saat 20.30’a doğru ERT stüdyosundan çıkıyoruz...
Yaklaşık bir saattir Atina’dan Ankara’ya hat açık, Reha Muhtar isimli velet ne söyleyecek, onu bekliyor millet...
Sonraki günlerde ilk montaj deneyimimi de ERT’in odalarında yaşadım...
Gün geçtikçe ben televizyona, televizyon bana ısındı...
Ne ilginçtir...
Artık iyiden iyiye televizyoncu olduğumda daha henüz TRT stüdyolarından yayın yapmamıştım...
Oraları bilmiyordum...
Tek bildiğim yer Yunan Radyo Televizyon binası ERT ve stüdyolarıydı...
Şimdi Yunanistan iflas etti...
Dün baktım Yunan Hükümet Sözcüsü ERT 1’in tasarruf önlemleri çerçevesinde kapatılacağını söylemiş...
Bir ülke iflas ediyor...
Devlet televizyonunun birinci kanalı kapanıyor...
Agias Paraskevi kararıyor...
Elimin ayağımın titrediği yayından çıktığım 1986 Kasım’ının o akşamını hatırlıyorum şimdi...
Stüdyodaki titrek çocuk yayından çıktığında kendini bir anda ünlü bir televizyoncu zannetmişti...
- “Bara gidelim bir viski içelim” demişti...
Yunan televizyonunun barında plastik bardakta bir tek viski vermişlerdi ona..
Kendini televizyoncu zannetsin diye o çocuk!..
BODRUM’DA BİR EVLİLİK ÖYKÜSÜ..
Bazen bir insanı ilk gördüğünüzde “hayatınızda ne kadar önemli bir rol oynayacağını” hiç bilmezsiniz...
Cemal’i gördüğümde öyle oldu...
O Bodrum Türkbükü’nün en ünlü mekanı Ship A Hoy’un işletmecisiydi...
Ben de Bodrum’un Beyaz Türk mekanlarında yazın yaşananlardan yarı tatil yarı iş beslenerek, bir potburi hazırlamaya gelmiş bir gazeteci...
Saygılı, efendi, yol yordam, adap bilen bir gençti...
O yıllarda geçmişinin “siyaset ve gençlik rüzgarlarından derin bir şekilde etkilenmiş olduğunu” bilmiyordum...
Bir çocuğu vardı ve karısından ayrılmak üzereydi...
Bodrum’un en ünlü barını işletecektiniz ve hayatınız mazbut olacaktı...
Bu mümkün değildi...
Ancak Cemal, öyle her gece başka bir limana çapa atan adamlardan değildi...
Ciddi bir adamdı...
Duruşu ciddiydi...
Hayata bakışı ciddiydi...
İşine bakışı ciddiydi...
Küçücük bir dükkanı, her yıl biraz daha büyüte büyüte koskoca Türkbükü’nün neredeyse yarısını işletir hale geldi Cemal (Yarar)...
Dost adamdı...
Düzgün adamdı...
Arkadaşlarına ekibine yamuk yapmazdı...
Onu ilk gördüğüm günden bu yana altı yıl içinde, büyük yollar katetti...
Barının yanına, restoran koydu, restoranın yanına bir restoran daha...
Sonra bir otel...
Arkasından bar çıkışı gidecekler için bir işkembeci...
Hep mütevazi, hep çalışkan, hep disiplinli...
Geçen yıl Mayıs ayında, ilk otelinin açılışı için çağırmıştı beni...
Otelin Halka İlişkiler’ini yapan o güzel kızı (Şenay) ilk kez orada gördüm...
Konuşmasından, halinden, tavrından sanki birşeyler vardı ya da olacaktı aralarında...
- “Cemal oğlum aranızda bir şey var mı bu genç kızla?..” dedim...
Yemin etti, “yok abi” diye...
O sırada bir kız arkadaşı vardı Cemal’in, başkasıyla işi olmazdı...
Yazın ortasında kendi cehennem günlerimde yeniden geldim Bodrum’a...
Bana bir tekne buldu, sabahtan akşama o teknede yalnız başıma denizi dinledim...
Kendi derdime düştüğümden dönerken hiçbir şey sormadım Cemal’e...
Bu yıl geldiğimde, hayat değişmiş, dünya değişmiş Cemal değişmişti...
O genç kızla evlilik hazırlığı yapıyordu Cemal...
Bir yıl bile olmamıştı, fakat Cemal evlilik kararını çoktan vermişti...
Şimdi evlilik hazırlıkları yapıyorlar...
24 Eylül’de mutluluğu yakalamak için ikinci kez dünyaevine girecek her ikisi...
Bazen çok zorlarsınız, fakat istediğiniz olmaz...
Bazen hiçbir şey yapmazsınız...
Sadece karşınızdakine iyi gelirsiniz...
O zaman bütün istedikleriniz olur...
Şöyle dedi aramızda konuşurken bana Cemal:
“Bana çok iyi geliyor abi...”
Bir insana iyi geliyor musunuz?..
Mesele yok ki o zaman...

