Haberin Devamı
Kaddafi’nin televizyondaki görüntülerinden, gazetelerin manşetlerinden herkes “bir diktatörün yıkılışını” izliyor adım adım...
Üç oğlu yakalandı Kaddafi’nin...
İsyancılar başkent Trablus’a girdiler...
Bulunduğu s1arayı çevreleyen son tanklarla kaderini bekliyor Kaddafi...
“Ortadoğu’nun en uzun süreli diktatörünün son günleri” manşetlerini gördüğünde Sarayı’nda neler geçiyordur aklından acaba Kaddafi’nin?..
“Bu halk benim için ölür!.. Bu ülke benimdir...” diyen adam “Ne oldu da benim için öleceğini düşündüğüm insanlar, beni öldürmeye çalışıyorlar... Ne yaptım ki benim ülkem, benim dediğim ülkem, benim yarattığım ülkem, beni yok ediyor şimdi?..”
Bu soruların cevabını bildiğini sanmıyorum Muammer Kaddafi’nin...
Muhtemelen üç oğlunu siyasi muhaliflerinin eline kaptırmış bir diktatörün hazin sonunun “klişelerini” tekrarlıyor şimdi:
-”Kim sattı beni?.. Hangi sütü bozuk ihanet etti bana?..”
Oysa soru bu değildir...
Bu sorunun cevabının hiçbir önemi yok Kaddafi için...
Saray’ında kaderini beklemekte olan diktatörün sorması gereken esas soru şudur:
“Ben nerde yanlış yaptım?..”
Hayatta bir şeylere sahip olduğumuzu düşünürüz...
Oysa “hiçbir şeye sahip değilizdir hiçbirimiz...”
Sahip olduğumuz şeyler üzerinde kişisel egemenliklerimizi kurmaya çalışırız...
Eşimiz, yanıp tutuştuğumuz sevgilimiz, aşkımız, birtanemiz için “hayatını bizim isteklerimize göre belirleyecek otorite...”
Çocuklarımızı istediğimiz yöne kaydıracağını düşündüğümüz “kısıtlama...”
“Bizim olduğunu, sahibi olduğumuzu düşündüğünüz memleketi, bir hal ve nizam içine sokma...”
İnsanları, milleti “kendi doğru bildiğimiz şekilde eğitme, değiştirme, yönlendirme ve kafamızdaki doğru insana göre şekillendirme...”
İnsan, kendisinin dışındaki dünyalara sahip olduğunu sanıp, onları yönlendirebileceğini, değiştirebileceğini, ‘kendisinin olan şey’in üzerinde istediği tasarrufta bulunabileceğine inanır...
Oysa, hayatımızın “diktatöryen duraklar”ıdır bunlar, ve “ne acı tecrübelere kaynak olurlar” yaşamımızda...
Hayat bizim kontrolümüz altında değildir...
İnsanları da biz kontrol edemeyiz...
Hayatın akışı da, bize sorularak gerçekleştirilmez...
Yaşamın enerjisinin raconunu biz kesmiyoruz...
Kestiğini zannedenler, bir süre sonra “hiçbir şeyi kesmemiş olduklarını çok acı tecrübelerle görüyorlar ve yaşıyorlar...”
Kaddafi bir canavar mıydı?..
Kendi halkını inim inim inleten, zulümlerden beslenen, insan kanı emen bir vampir bozuntusu muydu?..
Bugün böyle söylemek, “moda”dır...
“Evet öyleydi” demek, demokratik ve duyarlı bir duruşun örneklemesidir...
Oysa, muhtemelen Kaddafi bunca hareketi, “Çöller üzerine kurulmuş” ülkesinin, çöllere mahkum Bedevi Arap’larını yepyeni bir dünyaya götürecek “modellemeyle” uğraşıyordu...
Bedevi’lerin makus talihini değiştireceğini düşündüğü bir modelleme...
Bu modelleme uğruna, düşman saydıklarını yok etti...
Hayatı kendi “doğru modeli”ni uygulatmak için insanlara kısıtladı, düşman gördüklerini öldürttü, yaşamı düşmanlarına zindan ederse, hayatı ülkesine cennet yapacağını vehm etti...
Oysa hayat, “insanları ve düşmanları yok ederek, kısıtlayarak, zorlayarak, büyük ‘hülyalar uğruna’ enerjilerini bloke ederek, ‘doğru insanı’ bulmak adına canlıların nefes almalarını zorlaştırarak, güzelleşecek bir şey değildi ki...
Egosunun insan, hayat ve dünya üzerindeki hakimiyetine inanan bütün insanların, düştüğü büyük hataya düştü Kaddafi...
Egosunun kendi çevresindekileri hakimiyeti altına alacağına inanan insanlar felaketi, kendi sınırlı çevrelerinde ve mütevazi ölçülerde yaşarlar...
Onu doğduğu ve yaşadığı toprakları “kendisinin zannederek”, o topraklarda yaşayan insanları kendi modelleme anlayışının ve hakimiyetinin bir parçası olarak görenler ise, felaketi daha tarihsel bir trajedinin perspektifinden yaşarlar...
Kaddafi’nin yaşadığı budur...
İLGİNÇ BİR DENEY YAŞIYORUM...
Üç gün önce başıma bir olay geldi...
İnsanın kişisel yaşamında meydana gelen “arızalar”dan biriydi...
Bu durumda, “insan elinin ayağının koptuğunu” düşünür...
Ne yapacağını bilemez...
Başından geçen şeye “bela okur...”
Bu şanssızlığın onun başına gelmesine hayıflanır...
Mutsuz olur, rahatsız olur...
İtiraf etmeliyim ki, ben de olay meydana geldiğinde bir miktar mutsuz oldum...
“Ne yapacağım şimdi ben?..” gibisinden umutsuz, karamsar tablolardan nasiplenmiş portreler çizdim kendime...
“Ne kadersizim” ben diyerek hayıflanmaya hazırlandığım bir sırada, aklıma yeni NLP çalışmalarım geldi...
“Bu durumdan nasıl yararlanırım?.. Evren başıma gelen bu olayla neyi görmemi istiyor benden acaba?..” deyip, tamamen farklı bir mecraya çektim kendimi...
Şimdi o farklı ve yeni deneyimi yaşıyorum iki gündür...
İnanılmaz cevaplar buluyorum bu istemediğim tesadüfün başıma gelmesinden sonra...
Bu deneyimin ne olduğunu, başıma ne geldiğini, bundan ne beklediğimi size söylemiyorum şimdi...
Sizi merakta bırakmak için değil...
Söylersem, deney sona erer...
Kimselere açık etmemem lazım ki, deneyin sonuçlarını görebileyim...
Fakat iki, üç ay içerisinde ne olduğunu, sonrasında ne yaşadığımı ve hayatımda ne değiştiğini sizinle paylaşacağım...
O güne kadar, bu inanılmaz deneyin, ızdırabını bıraktım, keyfini sürmekteyim...
KUTLUAY ÇİFTİNE BODRUM’DA 15 MİLYONLUK EV...
Bodrum Yalıkavak’ta Palmalife’da kalırken uzun bir süre, otel komşumuz İbrahim ve Demet Kutluay çiftiydi...
Onlar Çeşme’den gelmişlerdi bir haftalığına...
Bodrum Yalıkavak’ın denizi, güneşi bir de çocuklar için mükemmel ortamı gördükçe bir türlü dönemediler İstanbul’a...
Tıpkı benim gibi, bizim gibi...
Her hafta İstanbul’a dönüşümüzü erteledik...
Hafta başında konuşuyorduk aramızda;
“Ne zaman dönüyorsunuz?..” diye...
-”Bu hafta sonu...” cevabı veriyordu...
O da bana soruyordu...
Ben de cevap veriyordum...
“Önümüzdeki hafta Pazartesi Salı...”
Bütün bir Temmuz ayı ne o hafta sonu geldi ne de o Pazartesi Salı... Son zamanlarda işin cılkı çıkmıştı...
Sormadan söylüyorduk, “Bir hafta daha attık” diye...
Ağustos da öyle sürdü gitti bir süre...
Son günlerde İbrahim’le Demet ev bakmaya başladılar...
Çünkü ben de onlar da, Bodrum’da uzun süre geçirilecek bir evin fikrine sıcak bakmaya başlamıştık...
Koy koy dolaştılar birkaç ev görmek için...
Dün baktım magazinci arkadaşlar, emlakçıların ve ev satanların gazıyla “bomba”yı!!! patlatmışlar...
İbrahim Demet Kutluay çifti “15 milyona ev alıyorlar bilmemne koyunda...”
Hani bilmesem, her gün konuşmamış olsam, “Vay anasına” diyeceğim, “15 milyona ev alıyorlarmış ha...”
Oysa 15 milyon lira gibi ultra palavra bir durumun olmadığından adım gibi eminim...
İbahim’le Demet’i arayıp sormadım bile...
“Arkadaş 15 milyona ev alıyormuşsunuz ha?..” diye...
Biliyorum ki, uzun kaldıkları yaz tatillerini geçirecekleri, doğru düzgün, ancak mütevazi bir ev alalım mı diye düşünüyorlardı...
Baktıkları evlerin fiyatlarını söylesem, “haberi yazan magazinci arkadaşlara” ayıp olur...
İyisi mi, herkes kendi sanal dünyasında, ultra sanal haberlerin beyinlerinde yarattığı şizofrenik fantazyalarla yaşasın dursun...
Uçmasın kimse...
Böyle bir para yok İbrahim’le Demet’te...

