Şehit haberlerinin veriliş tarzı yanlıştır...

Haberin Devamı

“Bana Yavuz’umu getirmediniz mi?..” demiş babası...

Karşısında komutanı görünce...

Ya bir buçuk ay önce, Salihli’de banka kredisiyle ev alıp, çocuklarını oraya yerleştiren Turan Kurt...

Dokuz ay kalmıştı emekliliğine 42 yaşırdaki uzman çavuşun...

Salihli’yi çok sevmiş, orada ev almış çocuklarıyla birlikte mutlu mesut yaşasınlar diye...

Karısına mail atmış “hakkını helal et...” demiş, “Buralar çok karışık... Yirmi dört saattir postallarımı çıkartmadım...”

***


Samet Kılıç yirmi gün önce evlenmişti...

Yirmi gün sonra şehit oldu...

Nazir Elitok’un dokuz aylık bebeği vardı...

O da şehit oldu...

Yaşamların dramını görmezseniz, hayatı anlayamazsınız...

Şehit haberlerinin en kötü tarafı, içindeki dramı doğru düzgün yansıtmamalarıdır...

“Yine kahpe saldırı... Oniki şehit...” dediğiniz zaman, o şehitler sıradanlaşır...

Oysa her biri bir dramdır yaşananların...

“Bana Yavuz’umu getirmediniz mi?..”

Bir babanın hüngür hüngür çaresiz ağlamasının resmini, yüreğinizde yaşıyor musunuz?..

Hiç koydunuz mu kendinizi, Salihli’de dokuz ay sonra babalarıyla mutlu mesut ve mütevazı bir hayat yaşamayı düşünen 12 ve 16 yaşındaki iki çocuğun yerine...

***


Dokuz aylık bebeğiniz babasız kaldığında ne hissederdiniz?..

Nazir Eltiok’un eşine bir sorun isterseniz...

Şehit haberlerinin veriliş tarzı, ne kadar vahşetten, kalleş pusudan, kahpe saldırıdan bahsederse bahsetsin, “sıradan ve duygusuzdur...”

Eve gelen komutana hüngür hüngür ağlayarak sarılan, “Bana Yavuz’umu getirmediniz mi?..” diyen babanın dramını anlatmaz...

Öksüz kalan çocukların tarumar olacak hayatlarını yansıtmaz...

Vakur olmak, terör karşısında yenilmemek, dik durmak iyidir güzeldir...

Ne ki, hayatın dramını aksettirmez “asker selamıyla durulan cenaze namazları...”

***


Hayatın o insanlara verdiği dramı yaşayın...

“Bana Yavuz’umu getirmediniz mi” diyen babanın çığlıklarını yüreğinizde hissedin...

Dokuz aylıkken babasız kaldığınızı düşünün...

Annenizle bir başınıza geleceği yeniden kurmak zorunda bırakıldığınızı gözünüz önüne getirin...

Salihli’de banka borcuyla alınan evinizde yaşamayı düşlerken, babanızın ölüm haberinin eve geldiğini düşünün...

O zaman yaşananların gerçek resmini göreceksiniz...

Hayır bu bir, “ölüm misillemesi” yazısı değil...

“Bizden öldürüldü, şimdi herkes ölsün” yazısı değil...

Bu “ölüm”ü bütün çıplaklığıyla hissetme yazısı...

Bu ölümlerin filmleri yapılmadan, bu gerçek hikayeler kanımızı donduracak, tüylerimizi ürpertecek şekilde beyazperdeye aktarılmadan, bu trajedi bitmez...

“Kahpe saldırı... Oniki şehit var...” türü başlıklar, hayatı duyarsızlaştırır...

Dokuz aylık bebeği gözünüz önüne getirin...

Banka kredisiyle bir kasabada alınmış mütevazı bir evde bekleyen iki çocuğu...

“Bana oğlumu getirmediniz mi?..” diye hüngür hüngür ağlayan babayı...

O zaman anlayacaksınız dün ne oldu bu memlekette!..

*****


TÜRKİYE’DEKİ NEGATİF ENERJİ VE İNSAF!..

Bu topraklarda negatif enerji bitmek bilmiyor...

İnsan koçları, yaşam koçları, hayat koçları, Quantum düşünceleri, hayata pozitif bakma seansları, yaşamı barışçıl okuma egzersizleri, almış başını gidiyor...

Ancak bunların hiçbiri, bu topraklar üzerinde insanların birbirini boğazlayacak hale gelmelerini engelleyemiyor...

Açık söyleyelim...

Bu ülkenin negatif enerjisi acayip derecede yüksek...

***


Her şey bir kavga ve birbirini boğazlama konusu Türkiye’de...

Türkiye’nin en büyük futbol kulüplerinin başkanları, yöneticileri şike gerekçesiyle cezaevinde...

Ülkenin bir sürü generali, “darbe, hükümeti yıkma” iddialarıyla hapiste...

Her gün yeni bir olayla, yeni bir furyayla kalkıyoruz yataklarımızdan...

İnsanlar darbe yapsın, ya da şike serbest olsun, ya da üçkağıta yolsuzluğa ve suça takipsizlik verilsin demiyorum...

Sadece bu ülkede bir yaz mevsimi, bir Ramazan ayı bu kadar gergin, bu kadar, birbirinin boğazına sarılmış insanların “ölüm ölüm” diye bağırdığı biçimde geçmez diyorum...

Ölüm zaten hiç eksilmiyor ki bu ülkede...

Her gün insan ölüyor, asker şehit oluyor zaten bu memlekette...

***


Bütün bunları yaşarken, gerginlikten nefes alamaz halde, ölümler, tutuklamalar, suçlar arasında yaşamaya çalışırken, sıcakların kavurduğu ülkede, hala daha fazla “ceza”, daha fazla “infaz” diye bağıran gazetecileri gördükçe şaşırıyorum... İnsaf edin be!..

“Cellat bile sizler kadar bu mesleğe düşkün değildir!..”

*****


“KARŞIYIM” DİYEREK BİR ŞEYİ ÇÖZEMEZSİNİZ...

İki gündür Aykut Oğut’un kapağında ayna olan “Benim Kitabımın Adı” isimli yapıtını okuyorum...

Bu işlerle ilgilenenlerin iyi bildiği bir konuyu çok iyi anlatmış kitabında Aykut...

“Bir şeye karşıyım demekle, o meseleyi çözemezsiniz...” demiş...

Atatürk’ten örnek veriyor:

“Düşman tam gaz ülkeyi ele geçirmek için gelirken, silah arkadaşlarından biri Atatürk’e ‘Paşam geliyorlar’ der...

Hiçbir tarih kitabında Atatürk’ün ‘Gelmelerine son derece KARŞIYIM’ dediği yazmaz...

Ya ne yazar?..

‘Geldikleri gibi giderler’ dediği...

Atatürk ta o zaman çekim yasası olayını çözmüş...”

***


Aykut Oğut, bir şeyden olumlu ya da olumsuz bahsettiğinizde, onu düşündüğünüzde evren onu fotokopi makinesi gibi size gönderir diyor...

Yani ben buna karşıyım dediğinizde de karşı olduğunuz şey başınıza gelir...

Onun için diyor ki:

“Kanserle savaş dernekleri kanseri çağırır... Onu sağlıklı yaşam dernekleri haline dönüştürmedikçe...

Kadınları koruma evleri, kadınlara huzurlu yaşam evleri haline gelmedikçe...

Sokak hayvanlarına yapılan eziyete karşıyız grupları, sağlıklı mutlu sokak hayvanları için el ele grupları haline gelmedikçe...

Doğal afetlerle mücadele örgütleri, doğa ile barışık yaşama örgütleri haline gelmedikleri sürece...

Sigarayı bıraktırma teknikleri, sağlıklı nefes alma teknikleri haline gelmedikçe... Kilo sorunundan nasıl kurtulursunuz yöntemleri, ideal kilonuza nasıl ulaşırsınız yöntemleri haline gelmedikçe...

İşsizliğe hayır sloganları, bol iş yaratalım sloganına dönüşmediği müddetçe...

‘Susma sustukça sıra sana gelecek’ yazılı pankartlar ‘Odaklanma, odaklandıkça sıra sana gelecek’ pankartı haline gelmediği sürece...

Kimsesiz çocuklar ile ilgili kuruluşlar; Kendilerine harika aileler bulan çocuk kuruluşları olmadıkları müddetçe...

Bütün bu sorunlar GELMEYE devam edecek...

Ve Atatürk’ün öngördüğü gibi ‘geldikleri gibi de gitmeyecekler’...

Altın kural:

Vizyonunuzda ÇÖZÜM yerine SORUN varsa, sorunun bir parçasısınız hala...

Sorunun bir parçası olduğunuz sürece de ÇÖZÜMÜN BİR PARÇASI OLAMAZSINIZ...”

Bu konuya Metin Çınaroğlu’yla yaptığımız çalışmalardan derlediğim notlarla devam edeceğim...

DİĞER YENİ YAZILAR