Haberin Devamı
40 yıldır, hangi takım sezona nasıl hazırlanmıştır, hangi futbocuları almıştır, nasıl bir takım oluşturmuş, ne yapacak ne yapmayacaktır, üç aşağı beş yukarı bilirim...
Transferler insanı heyecanlandırır...
Hazırlık maçlarındaki performans insanı umutlandırır...
Savunmada neresi aksıyor, orta sahada kimler ön plana çıkıyor, ilerde hangisi sivriliyor, bunun geyiği yapılıp yeni sezona hazırlanılır...
Sadece takımlar hazırlanmaz yeni sezona...
Seyirciler de yeni sezona hazırlanır...
Haber bültenini bıraktıktan sonra futbol programları yaptım, yönettim...
Futbol takımı yöneticiliği, futbol yorumculuğu işlerimin bir parçası oldu son yıllarda...
Hayatımın hiçbir döneminde, futbolun kendisinden bu kadar uzak olmamıştım...
Evet...
Her gün yayınlanan telefon konuşmalarını okuyorum...
Kim şikeyle ilgili ne demiş, ne cevap vermiş, neler söylemiş takip ediyorum...
Fakat futboldan maalesef tamamen kopmuş durumdayım...
Söz gelimi yöneticiliğini yaptığım, 45 yıldır taraftarı olduğum Beşiktaş’ın. Bir hazırlık maçı yapıp yapmadığını, yaptıysa nasıl bir performans sergilediğini bile bilmiyorum...
Futbolun şikesi, yönetimi, ne olacağının tezviratı hayatıma egemen oldu, ancak futbolun kendisi hayatımdan çıktı gitti...
“Galatasaray Liverpool’la oynuyor” diyorlar, içimden gelip maça bile bakmıyorum...
Fenerbahçe hangi yabancı futbolcuları gönderdi, nasıl takım kuruyor, bu sezon ne yapacak hiç ilgilenmiyorum...
Beşiktaş’ın yeni hocasının cv’sini bile merak edip de okumadım...
Futbol böyle oynanmaz...
Ligler böyle başlamaz...
Bu haliyle ligler, seyircisiz maçlara döner...
Oysa futbol heyecandır...
Şovdur...
“Bu maçta ne olacak acaba” duygusunun yeşerttiği bir adrenalin salgısıdır...
Lig böyle başlamaz...
Lig böyle başlayacaksa hiç başlamasın...
Futbolu yönetenler, “heyecan” faktörünü futbola yerleştirmeliler...
Sahanın yeşil olması yetmez...
Tribünler yeşermeli...
Bu haliyle alabildiğine çoraklar çünkü...
OSMANLI AVRUPA’SI...
Ekonomiden iyi anlayan dostlarla konuşuyorum...
İflas eden Avrupa’ya karşı Türkiye’nin durumunu anlamaya çalışıyorum...
Şöyle diyorlar bana:
“Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki ‘One Minute’ çıkışı, inanılmaz derecede stratejik bir hareketti...
O çıkış muhtemelen planlıydı...
Çünkü arkasından müthiş bir Arap sermayesi Türkiye’ye girdi...
Arap sermayesi 11 Eylül’den sonra Amerika’ya gidemiyor, çünkü Amerika onları istemiyor...
Keza Amerika’nın Avrupa’daki en güçlü müttefiki İngiltere de Arap sermayesine karşı, artık daha mesafeli...
Nereye gidecek bu para?..
O çıkıştan sonra Türkiye’ye yöneldi...
Bütün veriler, zengin Arap sermayesinin, Türkiye’deki gayrimenkullere ve yatırımlara gittiğini söylüyor...
Arap ülkelerinde kahraman muamelesi gören Tayyip Erdoğan, bu hamleyle Arap sermayesini Türkiye’ye çekerek, Türkiye’nin krizlerden etkilenmeden geçmesini sağladı...”
Bunlar ekonomistlerin bana söyledikleri...
Oysa ben, çok yakınlarından Davos’taki o ünlü oturumun perde arkasını dinlemiştim...
En yakınları da dahil, kimse Başbakan’ın “One Minute” çıkışının hesaplanmış bir strateji olmadığını söylüyorlar...
“Tam tersine” diyorlar, “Orada Tayyip Erdğan’ı köşeye sıkıştıracak bir strateji yürürlüğe konmak istenmişti...
Moderatör önce Tayyip Erdoğan’ın sıkıştırılmasına olanak verdi...
Sonra da son sözü Şimon Perez’e vererek, karizmayı sarsacak bir şekilde toplantıyı sona erdirmeyi arzuluyordu...
Öyle bir havada yürüyordu ki toplantı, son anda bir şey yapılmazsa resmen ‘Türkiye’nin ve Başbakan’ın karizması çizildi’ imajı doğacaktı...
O çıkış, bu imajın doğmasını son anda engelledi...”
One minute çıkışı planlı mıydı, değil miydi, yoksa karşıdan gelen atak mı önceden planlıydı, bunlar zaman içinde daha iyi ortaya çıkacak...
Ancak bir şey çok belli...
One minute çıkışı, Türkiye’ye milyarlarca dolar sermaye girişine neden olup arka arkaya gelen global ekanomik krizlerden bu ülke zengin Arap sermaye girişiyle kurtulduysa, bu “şükredilecek” bir olay...
Le Figaro gazetesi dünkü sayısında “Türkiye’nin hasta Avrupa Birliği yerine Osmanlı Birliği’ni kurmaya doğru gittiğini” yazdı...
Bu yazı, Suriye olaylarından dolayı bizi biraz gazlamaya yönelik bir yazı gibi geldi bana...
Bugünlerde İngiliz ve Fransız basını, bizi Suriye’ye karşı sürekli gazlıyor, içimizdeki Osmanlı “dev”ini uyandırıp, yeni misyonlar yüklemeye kalkıyor...
Ekonomik gücü dünyaya parmak ısırtan ve krizlerden fazla yara almadan çıkan bir Türkiye modeli yeterli...
Üç kıtada savaştırmaya kalkmasın kimse bizi...
Hayvan terli...
Yemezler...
ÜMİT ZİLELİ VE MEHMET BARANSU ARKADAŞLAR VE KAVGA
Ümit’i (Zileli) sanıyorum 20 yıla yakın bir zamandır tanıyorum...
Mehmet Baransu ile uzun bir zaman olmadı tanışalı...
Ancak genç gazeteci kişiliğinin koordinatlarını az çok bildiğimi sanıyorum...
Yaptığı işi seviyor, önemli bir iş yaptığına inanıyor ve yaptığı işi savunuyor...
Ümit ise, kişisel hayatında hiç de kırıcı davranmayan, dost canlısı, insan ilişkilerinde sakin, sevecen bir arkadaş...
Dün onları tartışırken gördüğümde, kimse için değil, onlar için üzüldüm...
Tartışma programlarında kıran kırana tartışmayı, zaman zaman kavgayı, gergin polemikleri yıllarca yönettim...
Diyebilirim ki bu programların temel taşları benim programlarımda atıldı...
Fakat artık bunun polemikte sınır tanımayan tartışmacılara bir yarar getirdiğini sanmıyorum...
Evet tartışma esnasında gönderilen mailler, “ona gününü ne güzel de gösterdin” yollu teşvikler, tartışmacıları gaza getiriyor...
Benimsenmek, onaylanmak, alkışlanmak onları mutlu ediyor, yalnız olmadıklarını hissettiriyor...
Fakat ikisi de arkadaşım, emin olabilirler ki, bu tutumların onlara uzun vadede pek bir faydası yok...
Hayır para veya kariyer olarak pragmatik açıdan söylemiyorum bunu...
Söylediklerini insanlara benimsetme konusunda yarattıkları imajın, söyledikleri içeriğin önüne geçmesinden korkuyorum...
Bu konular çok ciddi konular ve zaman zaman bu tartışmacılar çok önemli şeyler söylüyorlar...
Ancak “ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemli” sözü burada ortaya çıkıyor...
O çok önemli şeyleri bir kavganın tarafı olarak söylediğinizde, olayın içeriğindeki “önem” kayboluyor ve kavga eden iki taraf algılaması her şeyin önüne geçiyor...
İki arkadaşıma da, onlar gibi olan diğer meslektaşlarıma da bir şey söylemeliyim...
Program yapımcıları sizi el altıdan teşvik edebilirler...
İnternet siteleri, “ağzının payını verdi” türünden teşvik yollu ifadelerle size arka çıkabilirler...
Mailler yağabilir telefonunuza, mail kutunuza, “yaşa varol” türü...
Siz yine de çok tecrübeli bir meslektaşınızın söylediklerine kulak kabartın...
Hiç gerek yok ikinizi de değersiz gösterecek ifadelerle, birbirinize saldırmanıza...
İkiniz de birbirinize ettiğiniz o ifadeleri haketmiyosunuz...

