Haberin Devamı
Hatırı sayılır bir süredir futbolun içindeyim...
Şike soruşturmasını adım adım izliyorum...
Hergün gazetelerde yeni telefon görüşmeleri yayınlanyor...
Tanıdığım insanların kendi aralarındaki telefon görüşmeleri tutanakları bunlar...
Aralarında gerçekten “suç şüphesi uyandıran konuşmalar” var...
Fakat bir sürü de “geyik” var...
Konu şu, eğer her konuşmayı “suç unsuru ihtimali” gibi yayınlarsak, insanların aralarında hiç konuşmamaları lazım...
Mesela Federasyon’dan iki yönetici aralarında konuşuyor...
Aziz Yıldırım’ın kendisini 5 kez aradığını söyleyerek, “Telefonu kapattım... Mahveder bizi...” diyor...
Neden?..
Çünkü maçın hakemi Fenerbahçe aleyhine gibi görünen bir yönetim göstermiş...
Bu konuşmalardaki suç unsuru ihtimalini anlayamadım...
Kulüp başkanları ve yöneticileri, Federasyon’u ararlar, yöneticilere kızarlar, tartışırlar, aralarında uzun zaman küsecekleri kavgalar yaşanır...
Bunlar futbol dünyasının doğasıdır, natürüdür...
Bir kulüp yöneticisi Futbol Federasyonu’ndaki tanıdıklarını aramayacak da, Atletizm Federasyonu’nu mu arayacak?..
Tanıdığı insanlara serzenişte bulunmayacak da, taraftar gibi tribünde tezahürat mı yapacak?..
Futbol Federasyonu’nda “etkili olmaya çalışması”, kendi kulübünden aday üye yapmaya çalışması, “suç” gibi algılanırsa, Türkiye’de kimse futbolu yönetemez...
Başka takım futbolcularına para verme, şike yapmaya teşvik etme gibi konuşmalar dışındaki konuşmaları yayınlayıp bunlardan suç yaratmaya çalışırsanız, “gerçek suçu bulamazsınız...”
Misal Aziz Yıldırım futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen’le konuşuyor...
Rıdvan Dilmen “Emenike oynasa bizi kesin yenerlerdi” diyor...
Bu konuşmada ne var?..
Eğer bu konuşmalar da yapılmayacaksa, suç kapsamına girecekse, bundan böyle futbol geyiği de yapılmasın olsun bitsin...
Geyiği olmayın futbol; futbol olur mu?..
Böyle olursa, futbol dünyasındaki her konuşma suç ihtimalini kapsar, durum tavsar...
“Tatavayı bırakalım...
Şike suçu var mı yok mu?..
Bahis ve iddia üzerinden maç sonuçları değiştirildi mi, değiştirilmedi mi?..” onlara bakalım...
Gerisi futbolu futbol yapan geyiktir...
‘Geyik’ten suç yaratırsanız, futbolu yok edersiniz...
KIZIMIN DOĞUM GÜNÜ...
Hayatımda başarı, şan, şöhret, para her şeyin var gözüktüğü günleri yaşıyordum...
Birkaç ay öncesi bir kırılma yaşamıştım...
O yaz Temmuz ayında, yaz tatili için gittiğim Atina’dan, doğum günüm için bir günlüğüne Paris’e gitmek istedim...
Temmuz’da Paris’te Japon ve Çinli turistlerden başka kimsecikler olmazdı...
Yollar boş, Fransızlar tatilde olurdu...
Hiç çekilmezdi Paris Temmuz’un 21’inde...
Gel gör ki, kişisel hesaplaşmalarını doğum günlerinde yapmaya alışmış benim gibi biri için, 11 yıl öncesinin “kişisel doğum günü hesaplaşması” önemliydi ve Atina’dan tek başıma uçağa binip, soluğu Paris’te aldım...
En sevdiğim otelin, en sevdiğim odalarından birine yerleştim...
Balkonuma çıktığımda Eyfel Kulesi’ni bütün haşmetiyle görebiliyordum...
Sıcak bir Paris öğleden sonrasıydı...
Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve oda servisinden kendime “şampanya” istedim...
Kendi kendime şampanya içerek doğum günümü kutlayacak, bu arada hayatımı düşünüp “nereden gelip nereye gittiğimin hesaplaşmasını” gerçekleştirecektim...
Bir yalnızlık vardı üstümde...
Bu tek başına yazın o sıcağında Atina’dan kalkıp Paris’e gitmemden belliydi...
Bütün başarı, şan, şöhret görüntülerinin altında bir kırıklık vardı ve ben o kırıklığı çok iyi biliyordum...
Bir çocuğumun olmasını ilk kez orada belli belirsiz düşündüm galiba...
Düşüncem belli belirsizdi belki, ancak ruhum çağırdı o çocuğu o gün orada...
Kırk yıl düşünsem akıl edemezdim elbette, ben o gün Paris’te bunları içimden geçirirken, mini minnacık bir bebek erken doğumla dünyaya geliyordu...
O sırada ne bebeğin benden haberi, ne de benim ondan haberim vardı...
Birbirimizi görmüyorduk, birbirimizi bilmiyorduk...
Birbirimizle karşılaşacağımızı da hiç düşünmemiştik...
Dokuz ay sonra hayat bizi karşı karşıya getirdi...
Annesiyle aşk yaşıyordum, o kız çocuğuyla karşılaştığımda...
Sezen “Nasıl bir kaderi var bu çocuğun” demişti...
“Annesi Nilüfer’di... Babası Reha Muhtar oldu...”
Önceki gün deniz kenarında sakin bir restoranda annesinin gönderdiği harikulade çiçekler, babasının aldığı bikinilerle, 11 yaşına girdi Ayşe Nazlı...
Yanında iki yaşındaki minik kardeşleri ve onların anneleri vardı kızımın...
Bir Paris günü yapayalnızken, çağırmıştım onu evrenden...
Çağrıma cevap vermiş kopup gelmişti bir meçhulden bana doğru minnacık yüreğiyle küçücük kızım...
Şimdi iki de küçük kardeşi olmuştu, onlar da onun yaş gününü kutluyorladı...
Bazen cennet önünüzde uzanır...
Görebilirseniz eğer...
Bazen cennet karşında durmaktadır...
Çağırabilirseniz eğer...
Bazen hayat size her şeyi verir...
Alabilirseniz eğer...

